26 Aralık 2011 Pazartesi

Büyük Fenerbahçe Mitingi

günaydın,


aha havaya bak! aynı dün mitingde Hale Abla'nın söylediği gibi yine bir Fenerbahçe havası. Güneşli böyle, bulutsuz; gökyüzü masmavi. insan pazartesi olduğunu bile unutuyor, o denli. neyse ben manyak gibi yine karga bokunu yemeden kalktım. evet, siz tabi bu cümleyi mecazi olarak algıladınız ama benim gayem; bizim mahalledeki kargaların boklarını yememesi, sonuçta onlar da ''lan uyanalım da bir bok yiyelim..'' diyerek başlamıyorlar güne, yokluktan işte. gerçekten erken kalkıp onları doyurmak istiyorum belki!? tamam belki kargaların doyma hissi yok ama ne bileyim böyle aperitif şeyler önden çorba filan. tamam lan ne diyorum ben?! miting hakkında yazacağım. hazır olun.


genelde Fenerbahçe'yi yazan bloglar bellidir. bizler de okuyor, emeklerine saygılarımızı sunuyoruz. bende de nihat doğan gibi bi' çoğul konuşmalar filan hayırdır inşallah?! 3 temmuz sabahından sonra yaşananlar ve anti-Fenerbahçe medyasının satılmış, şerefsiz tetikçileri yazılı ve görsel basında, Fenerbahçe Spor Kulübü'nü her gün öldürmeye çalıştı. şaka değil; öldürüyordu da. Türkiye'nin 4te 3ü Fenerbahçe'ye ve Aziz Yıldırım'a kin kusmaya başladı. gün onların günüydü, sanki hep bugün için yaşamışlardı. Apo gitmiş yerine Aziz Yıldırım gelmişti sanki. hepimiz böyle bir nefretin varlığından haberdardık ama bu kadar vicdansızlık beklemiyorduk. çok geçmeden, sinyallerini önceden de veren ''safları sıklaştırma'' eyleminin gerektiğini de anladık. destek yoktu, topluca gelen saldırılara, sadece taş atarak karşılık verebiliyorduk. taraftar, güya ''Fenerbahçe'nin resmi taraftar sitesi'' tarafından resmen yalnız bırakılmıştı. hedef belki Aziz Yıldırım'ı yalnız bırakmaktı ama hiç yeri değildi. bir haykırışın bile değeri vardı, onlar ise ellerindeki potansiyele rağmen susmayı yeğlediler. o esnada 12numara.org çıkageldi. ilk başta ben de, bu oluşuma şüphe ile baktım. amaçları neydi ki? zira pek çoğumuz zaten paranoyak olmuştuk. her şey, daha yeni başlıyordu işte. ne bilelim, ali şen'den bile beklenti oluşmuştu belki. o denli çaresizdik. gerçi kendisi klasik her türlü tökezlemede davrandığı gibi; genelde bodrum'daki çiftliğinden, telefonla konuk oldu yayınlara, bir kere de yalandan Aziz Başkan'ı ziyaret etti. topa girmedi be, saklambaç oynadı desek yeri idi. zaten ali şen, Fenerbahçe'yi TK finalinde sahadan çekmesi ile benim için yok olmuştu.


dünkü miting, bir çoğumuzun ilk başlarda bu işin altından kalkmaları zor dediği, 12numara.org tarafından mükemmel bir şekilde gerçekleştirildi. konuşmaları dinlediğimde; bayrağı şimdiden devralacak insanlar vardı orada. özellikle de @aethewulf herkesi tek tek saymaya gerek yok, hepsi şahane idi elbette, hüzünlü sahneler de yaşandı. metris'ten gelen mesajlar, umutlarımızı tazeledi. bu arada, Bedri Baykam uykudan önce'yi rahat sunar lan, yalnız program sonunda çocuklarla birlikte ebeveynler de uyumuş olabilir. Fenerbahçe, karşı tarafın saldırılarını savuşturmuş, karşı taarruza bile geçmişti artık. mutluydum, yeni tanıştığım Fenerbahçe'li arkadaşlarımdan otlandığım sigaralardan içtim. normalde içmem de iki tane keyif sigarası. sonrasında da bana -yarım simit- uzattılar. birlik olmuştuk olum biz. korkma sıraları artık onlarda idi, hissediyordum. başkan'ın dediği ''biz, Fenerbahçe'den almaya değil, vermeye geldik..'' sözünü benimsemiş insanlardı, dün meydanda toplanan güruh. unutmadan; biz Rıdvan'ı zaten tanıyoruz, aziz yılmaz'ın bize Rıdvan'ı anlatmasına hiç ama hiç gerek yok! Rıdvan'ı -olduğu gibi- seviyoruz birader, ama seni hiç sevmiyoruz bunu bilesin.


bu esnada tek-tük artılarımızdan biri de twitter idi. bu paylaşım sitesinde organize olan kısım hiç de az değildi. sonuçta ''safları sıklaştırmış'' taraftarlar olarak bu mitingle, vira bismillah deyip, sahneye çıktık. dünkü mitingde ayağı kalkmış, gücünü taraftarlarından alan; öldürmeyen acılar müsebbibinde, daha da güçlü olan bir Fenerbahçe vardı. ''Fenerbahçe yara alsın ama ben menfaatlerime  bakar, susarım..'' diyenler beklendiği gibi orada yoktu. Aziz Başkan'ın yokluğunda, meydanı boş bulup, arkasından konuşanlar da yoktu. olamazlardı zaten. işte böyledir, hayat. insanlar, seçimlerini yaparlar ve seçimleri doğrultusunda yaşarlar. bazı zamanlar, verilen kararların -geri dönüşü- olmaz. şimdi, televizyonlardan seyrederek, içinizden -keşke- demenin bir faydası yok, inanın. sizler, artık büyük Fenerbahçe taraftarı tarafından anılmayacak, bir sonraki nesle anlatılmayacaksınız ya da hainler olarak anlatılacaksınız. dediğim gibi; bu seçimi sizler yaptınız. gözümüzde zerre kadar değeriniz yok. 


ve son olarak biz 2bin - 3bin kişiymişiz. sizlere sadece gülüyoruz. maksat kişi sayısı değil kaldı ki, çok çok fazlaydık. kaldı ki, polisin olası sert tutumundan çekinen ve gelmeyenler çoktu. malum ya; temmuz ayında plastik de olsa mermi kullanmak serbestti. şimdi, GS'li arkadaşlar, siz bizim kadar kulübünüze destek olun sonra konuşun. gökten zembille inen stadı derbiler hatta sadece Fenerbahçe maçı haricinde doldurun da öyle konuşun. emi yavrum? ve siz BJK'li arkadaşlar, sizinkiler böyle bir miting yapalım deseler; çıkan tartışmada, rant için biri topuğundan vurulur, diğeri kıçından. o yüzden, siz baştan geçin bu işleri. 


bu güzel miting için, en başta 12numara.org'a, 89 kadrosuna, sahici efsanelere, cesur yazarlara, sanatçılara, gerçekten gelemeyip de gönülleri bizimle olan Fenerbahçe'lilere, elbette ki mitingi -canlı veren- FB TV'ye ve büyük Fenerbahçe taraftarına çok teşekkürler.


işte ekinler şimdi yeşillendi..


görüşmek üzere.


Serhan

25 Aralık 2011 Pazar

uzun olunca; yazı oldu

küsüz diye yazıyorum sanma. benim taraftarlık şeysi, aslına abinin hesap gibi, Fener'i seyrederken unutuyorum bazı şeyleri. kimilerine -salakça- gelebiliyor ama o öyle olmuyor, bende. iyi geliyor, birazdan miting var hatta. sonrasında mezarlığa uğrarım.

tanrı ile araya tanıdık sokabilir miyiz acaba? lakin denemişsindir. ramazanda, tam iftar saati kapıları zorlayan zat-ı şahane, bunu zaten yapmıştır. bu arada; iftar saati her ilde-ülkede farklı be koç. atlamışsın, e normal umuda odaklanmışsın. koskoca islam aleminde o arada yemek yiyip, şalterleri indiren kaç kişi var ki? hatların dolu olması normal, anlayacağın senin gibi akıllıların önlemini almışlar! bozma moralini diyeceğim de..

biliyorsun; bu araya adam sokma işini, bir de ben deneyeyim demiştim. taş atıp kolum yorulmazdı ya! aslında kolum kopana kadar taş atardım sonra da, öbür koluma geçerdim. sorun değildi ki bu. bir saniye; belki de gerçekten taş atmam gerekiyordur. insan, çaresiz kalınca nelerden medet umuyor birader? ama olsun bunu bi' deneyeyim ben. en yakın taşlıklı mekan, eskihisar'da. küçükken taş atardım, balıkçıların önünden, oradan aklıma geldi. sen de bilirsin oraları bence. geçen gün de önünden arabalıya bindiydim. hem o taşlar oraya niye konulsun ki?

sonuçta bir kez daha şahit olduk ki orada bu işler öyle işlemiyor zaar. zaar da senin yüzünden dilime dolandı, maraşlılar söylermiş. sen maraşlı değilsin ki; bizim neslin vıcık vıcık ettiği kelimelerden değil, sevdim. bizim nesil derken, benim  nesil. amacım senin yaşını büyütmek değil. hem her yaşın ayrı bir güze... bizim ailede valizi olan çocuk da benim. bu aralar, kendisini tekrar toplayacağım gibi. toplamadan önce bir ara çıkıp, midye tava yer, bira filan içerim ben. malum midye tava, kokoreç vesaire bulunmuyor deplasmanlarda..

aslında okuduğunuz satırlar; bir yazıya yorumdu. sonrasında evrim geçirip, böyle uzun-duygusal bir şey olunca, ben de tuttum aha buraya koydum. aslında özü yorum. anladınız lan işte.

defalarca izledim o anı. acaba o'nun da izleyebileceğim, böyle bir kaydı olsa mıydı?
inan bilemedim.

siktriboktan bir dünyada yaşıyoruz; işte bunu biliyorum!
zaten hiç unutmadım ya, orası da ayrı zaar..

haydi eyvallah.

serhan.

23 Aralık 2011 Cuma

hasta ziyareti

günaydın,


hiç heveslenme la ''böyle hasta ziyareti gibi, bir ziyaret bu, sevgili bilog'' eheuhe acayip bir konuya temaz ettim lan. hani derler ya; ''ee hasta ziyareti kısa olur..'' hassiktir lan niyemiş? niye kısa oluyor? hayır, delikanlı gibi de ki; ''birader, benim işim, gücüm var. zati mikrop felan kaparım diye de çok pis kıllanıyorum, öyle ayıp olmasın hesabı bi' uğradım..'' ama nerdeee?! yavşaklık içimize işlemiş amına koyayım. ziyaret kısa olacakmışmış.. herif hasta la hasta.. sıkılmış, insan göreyim de iki çift laf edeyim diye kıvranıyor. tam almış gazı anlatıyor, o arada, ''eehh bana müsaade hasta ziyareti kısa olur..'' siktir git lan ibne, bi' daha da gelme, istemez. böyle uzaktan el sıkmalar ardından gelen samimiyetsiz hareketler silsilesine ise hiç gerek yok.. sen de hasta olacaksın olummm, ben de sana aynısını yapacağım zaar.. evet lan son cümle olayı çözüyor. bu olay, bir intikam meselesine dönüşmüş. aha da böyle gider.. 


olaya hasta gözünden baktım. bilog, sen şimdi bu durumda; hastasın, ben de ziyaretçi. çaktın mı köfteyi? hadi canım, hasta ziyareti kısa olur..


öpmiyim ben şimdi, babay..


fırt fırt.. aha amk, mikrop mu aldım acaba?


eyvallah.


serhan.

8 Aralık 2011 Perşembe

behzat ç.

selam,


az önce, okan'a pucca konuk oldu. içimdeki blog yazma isteğimi resmen gözden geçirdim. gerçi başka nereye, ne yazabilirim ki? koy götüne, deftere yazıp sınıfta okuma çağını da geçtiğime göre buraya yazmaktan başka çare yok. ayrıca yayına bağlanan lazanya ve söz ettikleri ''bilogır kardeşliği kulübünün'' bir azası değilim, ben. farkındayım; giriş paragrafı, bok atma paragrafına döndü. neyse; kıskanıyor muyum acaba harbiden elin kızcağızını? aslında ben de bir yerlerde yazmak isterdim, blog yazan, yazmayı seven herkes ister. cevabım; kişisel olarak o kızcağızı kıskanmıyorum, alakam yok, birçok kimsenin -entresan- yerlerde olmasını garipsiyorum. arada; ''imkanım olsa ben de yaparım!'' dediğim olmuyor değil.


konumuza gelelim; behzat ç. en önemlisi bu sezon, mekancılar süper. bu mesleğin zorluğunu -argo- adlı filmin çekimlerinde çalıştığım zaman görmüştüm. geceleri, gündüzleri yok lan resmen. ben mühendisim (çok önemli bi bok olduğu için söylemiyorum, mesleğim film sektörü ile ilgili değil...) sadece hobi amaçlı bir işti, argo. ayrıca o ara işsizdim, di'li geçmiş zamana takılmamakta fayda var, lakin hala işsizim. neyse çok konuştum. anlayacağınız; ben sadece çok fazla film izlemiş ama bir şekilde behzat ç adlı diziye sarmış bir adamım. mekan demiştim, gerçekten daha iyi. çekimler ve açılar da keza. detaya daha fazla önem verilmiş. hele misafir oyuncu seçimleri bir önceki sezona tur bindirir. bu arada kadın behzat'a hiç gerek yok. aman komiser suna (sanırım suna) karakterine biraz dikkat! son bölümdeki dans sahnesi özellikle iğrençti. savcı esra'ya rakibe yaratın eyvallah da; eşeğin bir tarafına su kaçırmadan yapın bunu.




sanki geçen sene memlekette, behzat ç. diye salaş bir meyhane açılmış, fısıltı gazetesi yoluyla yayılmış, tutulmuş. her akşam tıka basa dolmuş. ve yaz aylarında belki de talebi karşılamak için -mecburen- bir tadilata girmiş. kışın ise; yeni dekoru, artan fiyatları ve daha zengin meze çeşitleri ile tekrar açılmış. yalnız biz behzat ç. meyhanesini salaş diye seviyoruz, candan diye seviyoruz. zırt pırt garson masaya gelip, bizi rahatsız etmediği için, para çıkışmadığı zaman, bir dahaki sefere hesaplaşırız.. diyebildiğimiz için seviyoruz! unutmayınız. şimdi diziye odaklanalım, kaçıncı bölüm oldu lan bu? hala kesik parmak cinayeti, uzatmayın la! tekin'e ne oldu bu arada? memduh başkan, savcı esra, tehdit? ve buna benzer; birçok konu havada farkında mısınız? ya şule'nin geçmişi? lütfen behzat ç. 'nin o salaş havasını kaybetmeyin. hani dizi, meyhane ya! bu durumda konular da meyhanenin mezeleri, balıkları diye düşünelim. düşündük mü? heh buzdolabında beklemiş mezeler, tazeleri gibi olmaz, kimse de yemez. hadi yediler diyelim; ama bir dahakine yemezler. hele balıklar buzhane ise hiç tadı olmaz. bu yazdıklarım ise; olmazsa, olmaz..


bir an önce konuları toparlamanız dileği ile. hadi la, hadi!? bu arada larissa'ya pek gerek yoktu muhtemelen bu olay eda ile bağlanacak; geçen sezonun tam tersi bir durum ortaya çıkacak. son olarak gerçek hayatta meyhane dediğin, av mevsimi'nde gittikleri meyhanedir. salaş ve içten. neresi orası lan harbiden? lafı geçmişken; okan yalabık da fena oyuncu değil.


eyvallah gençlik.


senin üzülmeni sevmiyorum, demiş miydim?
dedim..


serhan.

5 Aralık 2011 Pazartesi

değer mi?

n'ber blog?

bana, hayatımda kimse onun gibi davranmadı. çok mu komik? yok değil, üstüme gelmeyin keza, oldukça sinirliyim :@ ben izin veriyorum bunun böyle olmasına ki eğer vermesem; aramızdaki her gün zayıflayan bağ da kopar. kopsun istemiyorum. ama yakında kopar. zaten onun davranış bozukluğu var. benim de. görseniz; saçma sapan da bir dünyası var, değer yargıları desen; senden, benden, çoğumuzdan hatta tanıdığım herkesten farklı. bazı olaylara değer vermeye üşeniyor da bahane yaratıyor gibi geliyor bazen. bazen de alakasız bir olaya ki bana göre alakasız, bu durumda benim de saçma sapan bir dünyam ve bakış açım da mevcut olabilir. bütün tepkisini koyuyor. garip. tepkisiz asla değil, bu iyi bir şey.

herkesin, her şeye kabiliyeti olmayacağı gibi de, herkesin aynı oranda aynı şeylerden hoşlanması beklenemez. bu döngü hayatta insan ilişkilerine yön verir. makul seviye iyidir eyvallah da tıpatıp aynısı da sıkıcı olur bence. aradaki -birbirine katlanma- duygusunu köreltir. onun ölüp bittiği olaya, ultra bir saygı beklemesinin yanında; senin yanıp tutuştuğun atraksiyonu bir kalemde silmesi ise sinir bozucudur. dünyaya pardon zaten onun gezegen, benim tanıdığım insanlarınkinden pek ayrı. şöyle ki; o gezegende gerçek dünyadan üç-beş obje var gerisi komple dekor. bunu anlayacağını sanmıyorum, en fazla -pek çok huyunun örtüştüğü insanlardan da sıkılınca- acaba bende mi hata var? diye duraklar. sonra önceden gözüne kestirdiği başka bir ortama doğru gider veya aynı ortamı tekrar bir yerlerden yakalamak isterse yakalar. ne zaman, ne ister; onu kendi bilir. ayrıca bu da iyi bir şey. haa ikisini de istemeye de bilir. çok deli gördüm, deli gibi davranan da gördüm. ikisinin farkını çok iyi anlarım. o; ikisi de değil!

bu arada bencillik illet bir özelliktir, bırakılamaz. böyle bir karakterle de birleşmesi şansızlık. hep ben! demenin nesi eğlenceli ki? denge önemli, tutarlılık ise dengenin kardeşi. çok dengeli olduğum sanılmasın ama o, ikisinden de yoksun. bakış açısı, muhakemesi inkar etse de sadece kendi kararları ışığında. süper empati yaparım dese de; seni alıp kendi dünyasına koyar, orada yargılar. buna da empati der. e sen de haliyle o dünyaya ait olmazsın. orada her şey parlak diyelim; ben şahsen mat kalırım. aslında parlak sevmez mat sever ya neyse örnek bunlar. nasılsa benim kurduğum cümleler karışık ve/veya anlamsız geliyor ona. parlak olan zatı muhterem de matlaşır zaten zamanla. insanları, arada parlatıp geri koysa da kaçınılmaz son bellidir. orada pek kimse yaşayamaz. o dünyanın asıl nüfusu da birdir aha böyle; 1. güçsüzün yanında olma iç güdüsü de bence onları kendi dünyasındaki dekorların aralarına serpiştirdiği için olabilir. ayrıca ''ben bencil değilim..'' demesini de sağlıyor olabilir. her aslan burcu gibi bencil işte. kural olm bu.

uzak dur benden demesi, uzak durmamı sağlar. benim için böyle çünkü bu şekilde bir karakterim mevcut. bu durum için ekstra bir çaba gerekmiyor değil, gerekiyor. daha sonra garip zamanlarda çıkıp, hasta ruhlu gibi neden benden uzak duruyorsun ki? diye sorduğunda veya ima ettiğinde, seni ovuşturup, parlatmıştır, kendi istediği için. o anda parlatılmış olmaktan memnun olanlar -oley be!- diyebilse de ben; ''boşveeerr'' demeliyim, anlıyor musun ulan bilog? matım ben, mat! bir öyle, bir böyle. psikopat eder la adamı. peki gelelim mühim soruya; bu kadar külfete değer mi?

değmez aslında ama; çok garip. -hiçbir şey- de değersiz bir kelime gibidir; ama atilla ilhan şiirinde kullandığında değerli olur. belki o, o olmasa bütün bu saçmalık için ''kifayeti müzakere''  denir ama;
o, o işte.

yapacak bir şey yok..
bok yok, var..


eyvallah.

serhan

25 Kasım 2011 Cuma

öyle işte IV

hello there,


ıyk bu başlık aklıma iğrenç düşünceler ve yüz ifadeleri getirdi. neyse siktir edelim bunu; çok fazla modernizm bana göre değil zaten. aslında buraya ne yazacağımı bilmiyorum. keyifsizim, sık sık başım da ağrıyor. lanet bir yaşlı gibiyim. fenerbahçe de berabere kaldı zaten, alın size; tuz-biber. bu arada ben bugün; arkadaşlarımın postlarından dolayı ki çoğu tanıdık mertebesinde artık (melaba melaba) -bebek, düğün, gezi albümü- haline gelmiş facebook'umu çaat diye kapattım. abi neydi o öyle be? herkesin başarı hikayeleri, gözümüz yok eyvallah da ultra-mutluluk pozları vesaire benim pesimist bünyeme her dakika daha da bi' yüklenir olmuştu, iyi oldu. haa merak etmiyorum mu olan-biteni? delisin, hem de ne biçim ediyorum. facebook'ta bazı gördüklerimden sonra; ense kökümden sıcaklar basmaya başlıyordu :S sinirli adamım vesselam; götü boklu facebook sağlığımdan daha değerli olamaz ya?! zaten sağlık tırt vaziyette; lafı geçmişken şimdiden söyleyeyim, ben çok yaşamam.


en sonunda da ona-buna laf sokmak için kullanır olmuştum, bu güzide sosyal ağ programını. evet, gerçi karşıdakilerin çok salladığını sanmıyorum ama yine de mesaj içerikli, antin-kuntin parçalar paylaşır olmuştum. neyse sildim gitti. bir de; x will miss you, y will miss me, z will give you a blow-job şeklinde yapılan duygu sömürüleri ayrıca hiç sikimde olmadı. eleştiri güzel bir şeydir ama ben hiç sevmem. başkasına yapmayı sevdiğim şeyin, bana yapılmasını sevmiyorum. aha da bu kadar açığım. zaten ben sırra kadem basayım, zamanı geldi, yeter. zamanında yapmadığım şey değildir, yaptım. sıkılırım ben böyle zaman zaman; yok olurum. kendi kendime bir nevi oyun, uzaklaşma işte. bu esnada garip hobiler edinip, zaten 5 bilinmeyenli denklem olan karakterime, bir bilinmeyen daha ekler geri gelirim. sırra-kademlerimin her biri, bir öncekinden daha uzun sürüyor aslında. dikkat eden var mıdır bilmiyorum ama öyle.  bir ''into the wild'' serüvenine doğru mu gidiyorum acaba? yok sanmam o kadar da değil, acıkırım ben.


günlerden cuma evde oturuyorum, niye? çünkü param bitmek üzere, çok masrafım var. her akşam ''vodka,rakı-balık, şarap'' derken battım :) ha geçici, -zırtapoz- işten de para alamadım, bunun için o aradı. benim sesimi duymak için mi aradı acaba? pehh sanmam. neyse; -oraya telefon etmelisin, istemelisin- diye kendinden emin ses tonu ile akıl verici nasihatlarda bulundu. seni unutmuşlardır dedi bana. yok dedim, ben aradım onları zaten; bu hafta için bana döneceklerdi.. diye cevap verdim. kimseyi sıkboğaz edemezdim çünkü ben de zamanında sıkboğaz edilmiştim. bu zatın, böyle bir durumdan anlamasını zaten beklemedim. aslında belki de beni düşünüyordu ama, ona bu aralar -sinir oluyordum- canım da ''ah canım beni düşünmüşsün'' şeklinde konuşmama bir şekilde engel oldu. canım öyledir benim, hayatıma engeller çıkartmayı sever.


bitiriyorum, çok pointless bir yazı oldu lan bu. ne bileyim içimi döktüm işte. belki çıkıp iki-üç bira atarım caddebostan'da. zaten evvelsi gün herifin birinin dişi alnıma girdi. babam; kaç yaşına geldin hala mı kavga, hala mı patırdı? diyerek. bir gün boyunca fırça-trip attı bana. tabi iş görüşmelerinden gelen ret cevaplarının, sinir katsayımın yüksek olmasında payı büyük. bu arada 93 yaşındaki dedemin gaddarılığına her gün, düzenli olarak şaşıyorum. sahi sıkıldım ben, söylemiş miydim?


haydi eyvallah.


serhan

19 Kasım 2011 Cumartesi

beyaz saçlar

n'ber bilog? iyilik demeni beklemiyorum koç, öylesine sordum. nasılsa benim blogumsun, ne bileyim şöyle twitter fenomeni bir lavuğun sıklıkla ziyaret edilen bir biloğu veya genç bir kızımızın içindeki bastırılmış seksüel dürtülerini yazdığı bilog da olabilirdin. ehueheu ama şansına edeyim ki benim blogum olmuşsun. bi' bok olmaz lan senden. -kişileştirmek- gördüğünüz üzre; yazılarımda çok kullandığım bir tarzdır. neden böyledir? sanırım derdini anlatamayana tercüman olmak gibi -gereksiz- bir misyon yüklemişim kendime. bu arada siz nasılsınız okuyan güruh? umarım herkesin keyifleri gıcırdır. haha ben mi? bok üstün bok. oğlum bir kere de -iyi ol be!- dediğinizi duyar gibiyim; değilim kardeşim, iyi miyi değilim.


dün yıkandım ve spor salonuna gittim. spor salonuna gitmeden önce yıkanılır mı? diye sormayın. ben yıkanırım, zati eve gelen ve sadece bana ait olan sıcak su kullanımı aha da 4 ton. dikkatinizi mıncıklarım; soğuk suyu da saymıyorum. deprezedeler orada inim inim inlerken benim keyfime hayvan gibi su kullanmam için ne deseniz haklısınız. sanırım ben bir önceki hayatımda su aygırı filandım. bir de psikolojik olarak rahatsız olduğum için suda hayat buluyorum. neyse bu kadar zırvalamak yeter; salona gittim işte, kafamda Bob'un hediyesi Fenerbahçe beremle. Bob da kim derseniz; bob, benim erkek arkadaşım sdfsdstsfds. cıvımayın lan şaka yaptık. geçen bayram süresince, TR'de çekilen bir hollywood filminde -ayakçıdan hallice- bir görevde çalışmıştım. heh orada tanıştığım, 50lili yaşlarda bir adam. ellilili de komik kelimeymiş.  


sporda, kardiyo hesabına bisiklete biniyorum, öncesinde xanax'ı çakmışım ve sakinleşmeyi bekliyorum. derken bereyi çıkardım, kitabımı (evet, kitap okurum.. mesajımı verdim..) okurken gözüm, parlayan beyaz saçlarıma takıldı. yeni yıkandığım için saçlarım parlıyordu ama beyazlar daha mı çok parlıyordu, yoksa dikkatimi mi çekti de bana mı öyle geliyordu; bakın bunu tam bilemedim. neyse baya beyaz varmış lan saçlarımda. sonra içimden ''daha iyi lan beyazlasın saçlarım, pesimist karakterimle pek bi' uyum sağlar hemi de'' dedim. sonuçta idmanı omuz ve bacak çalışıp, bitirdim. kafamda çözülmesi gereken bin tane poroplem ( © kuzey tekinoğlu :P) dün yaşandı bu durum, taze. o değil de; bazı olaylar çok fena içime oturmuş. içim -oturak- gibi oldu amk :S ee ben bunların intikamını -tekeerr tekeer- almaz mıyım birader?


hah zaten olay da bu. eskiden olsa alırım, anasını bile bellerim vesaire derdim. şimdi ise; -koy götüne rahvan- diyorum. beyaz saçların bir etkisi bu midir acaba?!


öperim.


unutmadan; akşama #fenerinmacivar.


serhan.

14 Kasım 2011 Pazartesi

kendini ifade edememek

hey,


şunu belirteyim; hiçbir şey umurumda değil. kendimi ifade edemiyormuşum. haa evet öyle. enteresan bir bağlantı sonucu alakasız bir işte on gündür -zaman geçsin- diye çalışıyorum. eğitimimle alakası olmayan, ama hobi kısmından kurtaran bu atraksiyonda, her gün 'o' nu görüyorum. -o da öyle olurdu- diye hep düşünüyorum, üzülüyorum. aralarında bir yaş fark var. onun bir kızı varmış. yaşasaydı ben de amca olacaktım iyi mi? haksızlık resmen, pek kimsem yok. var olanlar da yok gibi. problemler problemler problemler..


uzaktan bakıyorum; düzgün adam! diyorum. şimdi olsaydı, o da öyle olurdu kesin diyorum. aslında çok kibardı sevdiğine. bence o daha cesaretliydi. değişikti; katkısız, şeffaf bakıyordu. işte bilog, her gün böyle çocukça kıyaslamalar yapıyorum. o benim 'superman'im idi zaten, herkesi haklaması şaşırtıcı olmazdı. bu konuda objektif olmam mümkün değil. onu hatırlatan durumlarda; aradan geçen yıllara aldırmadan -benzer olayın yaşanmış olduğu- tarihte kalabiliyor, ya da o tarihlere çok kolay dönebiliyorum. hiç olmadı, onu bu yıllara getiriyor, günümüzden uygun roller biçiyorum. böyle bir yetim gelişmiştir benim.


bu seferki çok uygun ama. tam karşımda duruyor, elleri onun gibi. makivare tahtasında çalışmaktan kemikleri sertleşmiş. bugün, ağzımda duran yanmayan sigarayı tekmeyle, dikkatlice aldı. o da aynısını anneme yaptıydı. bugünkü an, tıpkı o günkü an gibiydi. herkes baktı, o olsaydı herkes ona da bakardı. sohbet arsında, ben sordum; onu tanıdığını söyledi. e kanım daha da ısındı tabi. insanların onu hatırlamasını seviyorum. bununla avunuyorum işte. sanki insanlar hatırlayınca bir şey olacak :@


hiçbir şey, ondan önemli değildi. gidince, ben geride kaldım. gidemedim peşinden. insanların acılara karşı dayanıklığı birbirinden farklıdır. insanları anlıyorum, onlar konuşmadan, dertlerini dillendirmeden bile anlıyorum. ama pek çok insan ben konuşmadan beni anlamıyor. bu meşakkatli bir iştir, kimseden beklenmez. zaten ben de pek konuşmuyorum. eskiden çok konuşurdum. bundan sonra daha da az konuşurum gibi. bu gayem değil tabi ama olacakları biliyorum. film sonlarının birbirinden farklılığı; onların -son- olduğu gerçeğini değiştirmez. bir olayın başlaması, bitmesi kadar normaldir. son bir şey, ben kendimi ifade ederken özet geçiyorum. bu kadar yapabiliyorum, tanımak isteyene külfet. hiç işte! hangi işim düzgün ki bu düzgün olsun?


dile çok yatkın olmasam da; bu yıl fransızca öğrenmeyi planlıyorum. başka hedeflerim de var. ama onlardan her an vazgeçebilirim.


eyvallah.


bu arada behzat ç. 2. sezonda -görüntü ve mekan- olarak 1. sezondan çok daha iyi.

26 Ekim 2011 Çarşamba

öylesine III

naber bilog?


seni de hep bu saatlerde rahatsız ediyorum, kusura bakma artık. çok iyi bir bilogsun sen, küsmüyorsun, kızmıyorsun da. seni çok seviyorum. hayır lan valllahi kafam iyi değil, hatta üflesem sıfır çıkar. gerçi bu sefer de çevirmezler ama üç duble rakı varsa hoop ''çek sağa arkaaşım'' derler. heriflerin işi bu olm, anlıyorlar. bir kaç kere ehliyet versem de; ben destekliyorum bu çevirme olaylarını. alkollü vasıta kullanmayın/kullandırmayın. garip gelebilir ama dalga geçmiyorum, ciddiyim.


ben ne diyecektim biliyor musun bilog? yaklaşık on sene geçirdim ya orada-burada, çok değişik insanlar gördüm lan. hakikaten, ruh hastası onlarca arkadaşım oldu ama bu ruh hastalığının da belirli çeşitleri var, bazıları hiç çekilmiyor. mesela benimki stabil bir ruh hastalığı, yapacaklarım ve yapmayacaklarım belli. ama bazılarınınkini hiç kestiremiyorsun. dün, kişi ile süpersin diyelim ertesi gün selamını alamıyorsun. bu yavşaklık genellikle ecnebilere özgüdür, ara sıra lokal insanlarda da görülür. heh mesela ben, bu bahsettiğim modellerden mümkün olduğu kadar uzak dururum. yok sabredemiyorum, ağız-burun dalasım geliyor. içip içip dağıtsın, kıçını toplayayım sorun değil. kavga çıkarsın yine sorun değil hatta yan masadaki hatuna asılsın anasını satayım ama denge mirim, denge! hakikaten mühim bir olay.


lan hava buz gibi hala etrafta sivri sinekler var. eskiden bu zamanlarda sivrilerden eser kalmazdı, onlar da gözle görülür bir şekilde soğuğa direnç gösteriyorlar artık. ben zaten soğuğu severim de sivri sineklere bozuk çalıyorum, pis sokuyor ibneler. bilog, sanırım bu sene hayatımın en uzun süre denize girmeme rekorunu kırdım. bayramoğlu'na günü birlik dahi gitmedim. bu iş çok kötü oldu esasen çünkü ben ve su iyi dostuzdur. hayır, bir şey değil, sinir yapıyor bok yiyen. istanbul'da emanet gibiyim be resmen. bu hafta yeni akranlarımla Fenerbahçe maçına gittim. berbat bir oyun oynadık, insanlar bence benden şüphelenmiş olabilir. latife yapıyorum da, şüphelenseler haklılar aslında. her şey iyi giderken Fener'in evinde puan kaybetmesi bu gizemli delikanlıya bağlanır mı? bizim taraftar zaten bu geçen süreçte iyice tozuttu ki bence basbayağı bağlanır. geçmişimi bilmiyorlar da ses etmediler. geldim, baskette iki cumbaba kupası bir de voleybolda aynısından yitirdik.


bu arada da; samsun rezalet bir takım, ama bizde özer denen bir zat-ı şahane var ki, sahada kendisine hiç gerek yok. 18de de gerek yok. geçen hafta 48 metreden gol atması Fener için çok kötü oldu demiştim ben. bir anı; lazaroni zamanı yenilmez Fener, benim gelişimle gençlerden üç yemişti, istanbul'da. sonra şampiyonluk da ilerleyen maçlarda uçtuydu. arkadaşlarım telefon açıyor, git sen bu ülkeden diyorlardı. gerçekten kötü anılardır bunlar.


bilog eyvallah, lafladık, dinledin. ben zaten o evde kalmayacaktım, teklif gelince olur mu lan acaba dedim, dede-free bir ev!? güzel olabilirdi ama zaten onun -tornistan- yapacağını biliyordum. manyak mıyım lan ben? tamam kısmen öyle olsam da; bu sorumluluğu alacak kadar da değil. 


eyvallah. sana da eyvallah monç. 
ah bak, seninle hiç işim olmaz..


serhan.

23 Ekim 2011 Pazar

noktalama işaretleri ve ben

selam millet,


konumuz; noktalama işaretleri ve ben. sizler de bu yazdığım garip denemeden, ilham alıp aynı uygulamayı kendinize yapabilirsiniz hatta bence yapın. gerçi babamın az işittiği için sesini -dinine kadar- açtığı televizyon ve kaybettiğim onca bahis konsantrasyonumu bozsa da, bi' kere yazmaya karar verdim, artık geri dönüşü yok. bu arada simge fıstıkoğlu -soyadı ile müsemma- fıstık gibi kızmış. akrobasi uçağına bindi, gayet de sakindi. maceracı insanları özellikle de kadınları severim. neyse, ben şimdi memlekete geldim ya, hep bildiğim bir şey vardır, o da; hiçbir şeyin bıraktığın gibi kalmadığıdır. canlı/cansız hiçbir şey. neden? cevabı basit, geçen zamandan dolayı. insanlar değişmez denilse de, özellikle başka ülkelerde/çevrelerde yaşamış, sonra kürkçü dükkanına dönen güruh zamanla değişir, ben de bu toplululuğa dahil olduğumdan dolayı değişiyorum, sanırım. mesela, eskiden alındığım bazı olayları artık iplemez oldum veya tam tersi. öbür türlü, vatandaş sittin senedir aynı hayatı yaşıyorsa, değişmesi zaten garip olur. haa bak evlenmek de adamı değiştirir. kısacası; eskiyoruz, kafa yapımız, düşüncelerimiz değişiyor. 


oğluumm, bu herif ne kadar da salakmış! onca zaman nasıl tahammül etmişim? dediğim bir çok kişi varmış etrafımda. belki de aynı kişiler hatta ek olarak başka kişiler de benim için aynısını düşünüyorlardır, bilemem. ben 29 yaşıma kadar pek bi' bok olamadım. aslında bu durum çok da elimde değildi. elimde olduğu zamanlarda ise, bir çok fırsatı geri teptim, şımarıktım. işte yavaş yavaş toparlamaya çalışıyorum. bu arada zaman da hızlı hızlı ilerliyor :S insanların da benim gibi çevresi/yaşamı değişiyor, sorumluluklar artıyor, ee uzaklaşıyoruz normal olarak. elbette pesimist bakış açımla -noktalama işaretleri ve ben- konulu yazımı sizlere, genelde uzaklaşan çevremin gözünden anlatmaya çalışacağım. 


serhan! ben ve ünlem. haha evet bu etrafımdaki insanlar tarafından bana uygun görülmüş bir işarettir. dikkat anlamına gelir işte. serhan varsa, olay çıkma ihtimali de vardır. en azından normalden fazladır. çok haklı olduğum bir olay olsa da; o ünlem yıllardır oradadır. anlatabildim mi?


serhan? evet, soru işareti. insanların kafasında soru işareti bırakırım. bu adamdan koca/sevgili olur mu? iş hayatında bir halt olur mu? bu herif borcunu geri verir mi? aha bakın bu önemlidir, zamanında peder iflas ettiği zaman borç ödemekte zorlandım. daha hala ödeyeceklerim bile mevcut. bu sene hepsi biter her halde. yazılıdır hepsi. hatta geçenlerde, facebook'da artık pek konuşmadığım insanları da ayırmadan; -çocuk esirgeme kurumuna Fenerbahçe forması alınacak- temalı mesaj attım. sıfır kişi döndü oğlum. 48 kişiye yazmıştım  neyse sittir ettim. anlayacağınız ben bir soru işaretiyim. bu sebepten mütevellit yaptığım işler de soru işaretidir.


serhan, virgül ve ben. yok be benden pek virgül olmaz. malum virgülden sonra yarım nefes alırsınız şiir okurken. hakkımda konuşulanlar veya düşünceler malumdur, virgüle ihtiyaç duymayacak kadar da nettir. ama iyi, ama kötü..


serhan: eveet, iki nokta üst üste. bence; ''aslında serhan iyidir de fazla yaklaşmamak lazım..'' tarzı özet bir tanımlama zamanında bolca yapılmıştır.


serhan. nokta, net ve kesin. suçlu kimdir? serhan. bu olayın müsebbibi kim? serhan. kafana sakızı kim yapıştırdı kızım? serhan. kazayı kim yaptı? serhan. bu kediyi veterinere kim götürdü? serhan..


bu kadar yeter.


öperim seni. seni öpmem. sana kılım ne öpücem lan?!


eyvallah.


serhan.

24 Eylül 2011 Cumartesi

-mor elbiseli kadın- #1

günaydın okuyan güruh,


başlarken -böyle- olacaklarını; biri hiç bilmiyor, diğeri de sanmıyordu. ilk seferinde nefesleri, nefeslerini yadırgamadı, zaten bunu saklamadılar. sonrasında; erkeğin terlemesine, kadın içinden -bu kadar güzel terleyen erkek olur mu?!- diye düşündü ve adamı öptü ve tadına baktı ve ısırdı. sonra her defasında bunları tekrarlar oldu, sanki yeni bir şeymiş gibi? -temiz ve erkeksi, tuzlu ama güzel- gibi mi? yeniydi gerçekten. ikisinin de gözleri, gözlerine baktığında diğer objeler blur/flu olmaya başlıyordu. hep böyle mi oluyordu? erkek tutkulu, seksi. kadında belki daha da fazlası. akşamlar, günler ardı ardına geçmekteydi ve her ayrılışta biraz daha güçlenen -kadınla erkeğin arasındaki bağ veya artık her ne ise- pek de öyle basit bir durum değildi, zihinsel işgallere başlamıştı bile. 


kapıdan çıkan biri özlenir miydi? belki. ya kapıdan çıkan birinin, onu özlemesi peki normalde de -özlem- böylesine çabuk mu ortaya çıkardı? belki. bu soruların cevapları belki yerine, -evet- ise; işler gerçekten karışmıştır ki evet, karışmıştı. kadının önceleri adamı görmemek için yarattığı bahaneler, yerini adamı görmek için yapılan planlara bırakması, kadını korkutuyordu. ikisi de bu denli bir ten uyumu beklemiyordu belki, lakin burada -ten uyumu- kelimesi oldukça masumane kalmakta idi. kadın neden? demez olmuştu ki adam da; kadına zaten hiç neden?! dememişti. inanması güç, tasviri pek müstehcen sevişmelerin bitişindeki sevinç çığlıkları otuz senede hiç bu kadar yüksek olamamıştı. hiç kimse onun kadar muhteşem değil, diyordu adam. bitişindeki mi dedim? bitişinden hemen sonra yeniden yükselen şaşırtıcı! sevinç çığlıkları, kadının adama defalarca -seninim- demesine sebep oluyordu. ilk olduğunda; kadının yüzündeki şaşkınlık, hayranlık, utangaçlık, mutluluk karışımı ifade adamın gözünün önünden gitmiyordu. dirty-talk favorileriydi, kuralsızlığın dile vurumu işte. kısa bir aradan sonra, tekrar başa dönen döngü(ler) ancak acıkmaktan dolayı veya iş yüzünden zoraki durabiliyordu.


dirty talk, zaman zaman espriler, gülerek devam eden sevişme saniyesinde çok vahşice bir hale bürünebiliyordu. bu durumdan hoşnut olan gözler birbirlerine bakıyor ve daha da -hard core- bir duruma onay veriyorlardı. acıtmak ve acıtılmak hiç problem teşkil etmiyor, tam tersi müthiş haz veriyordu. kontrolü genelde! kaçıran kadın, erkeğin vücudunu öyle bir hale getiriyordu ki, normalde dur demesi olası erkekler gibi o adam; -dur- demiyor, tam tersi devam et diyordu. belki de bu yüzden -o adam- mertebesine adaydı, kim bilir? sonrasında ise aynada bakılan sanat eseri hoş vücutları ve - sen, benimsin- izleri. ayna mı? evet ayna olmalıydı, şarttı. onda da hemfikirdiler. kadının hoşuna gitmesine ek olarak; kadının hoşuna gitmesinden dolayı da kendi hazzını iki katına çıkartan adamın portresi de vardı, ana kadrajda. ve bu durumun tam tersi de kadının bakış açısından rahatlıkla söylenebilirdi. ne müthiş bir rastlantı tanrım? kadının keşfedilmeyi bekleyen yerlerini de keşfetmek süperdi. her defasında sonuçların inanılmaz olması ve sonrasındaki tebessümler ancak; ıslak! öpüşme aralarındaki -sen mükemmelsin, sen de- diye tekrarlanan cümleler için verilen aralarda görülebiliyordu.


ya şimdi ne vardı sırada? belki; renkli ampüller, iki aylık hamile mor elbiseli kadın ve etraftaki kozmopolit insanların şaşkın bakışları mı? derken ortadan kaybolan mor elbiseli kadının, adamın -hadi bir kere yapalım daha vakit var- fikrine, önce saçmalama demesi ama sonrasında masada saç-baş dağınık, -evet- demesi mi?!
http://www.youtube.com/watch?v=C5sWJ54Duug&feature=related


sevgiler gençler.
''vivid fantasy'' yaptım, belki de yapmadım.
bu bir yazı dizisidir.


serhan.



23 Eylül 2011 Cuma

ruhu hasta Fenerli

selam,

daha önce kaldığım evden bahsetmiştim size. bir önceki yazı işte. okursanız ne ala, okumazsanız da canınız sağ olsun. komşulardan biri -bilmeden- kesintisiz wi-fi hizmeti sağlıyor. heh, bu sayede güç-bela, cam kenarından da olsa internete bağlanıyorum. yalnız hava soğuk ve yatağa ki aslında o bir koltuk, geçtiğimde mealesef wi-fi kesiliyor. özetle; buraya geldiğimden beri planladığım hiçbir haltı yapamadım. ilgili orospu çocuklarından gelen mailler de sağolsun, eser miktarda kalan motivasyonumun içine ettiler.

ben ruh hastasıyım, saklamaya gerek yok. potansiyelli doğmuşum, önüme çıkan! fırsatları çok iyi değerlendirerek iyi bir ruh hastasına dönüşmüşüm. takıntılarım, yaptıklarım, aykırılığım, sevgim, nefretim hepsi bi' garip. belirsizlikler, benim hasta ruhuma pek iyi gelmiyor. işin olur veya olmaz; kesin sonuca eyvallah ama ha oldu, ha olacak o sırada başka sorun çıkacak, bunu gören diğer sorun, e ben de çıkayım ortaya diyecek! yok birader, ben 34 yıllık hayatımda '-ecek -acak'lı gelecek zamanlı fiilleri çok duydum, kaldı ki onlardan bi' sik olmaz. kaldığım evde; arkadaşım, arkadaşımın kız arkadaşı, onun kız kardeşi, erkek kardeşi ve obez kedisi de kalıyor. ev resmen over-capacity. haa bir de ben varım, çok gerekliymişim gibi salonu işgal ediyorum.

ruhsal bozukluk tanımımın tükçe meali; -travma sonrası bozukluklar ve dostları- şeklinde. inanır mısınız? geçen gün bu tanıların hepsi ziyaretime geldi. çok nadir hepsi birden gelir, senede bir, bilemedin iki. bu esnada; göremezsin, odaklanamazsın, başın döner, konuşamazsın, yürüyemezsin hatta ölemezsin bile. çaresizsindir.o sırada evdeki insanlar (kardeşler) benim bu halime maalesef ki şahit oldular, artık daha da mesafeliler benimle. alıştık oğlum biz mesafelere. insan üzülse de her boka alışır zaten. bu arada; gözden ırak olunca, gönülden de ırak olduğunu bilirsin ki ben çok gözden ırak pozisyonda bulunduğum için iyi bilirim. giriş, gelişme ve sonuç; her vakada aşağı yukarı aynıdır.

bu arada yukarıda anlattığım anksiyite durumunun içinden çıkabilmem, yaklaşık bir saat sürdü. sonrasında hediyesi olan, enseden şakaklara doğru ilerleyen baş ağrıları geldi, harbi lan bi' aspirin içeyim suda eriyen. ne o hesapta yaşıyoruz? ne o,  hayatta bir yerlere gelmek için savaşıyoruz!? olmuyor be böyle. benim ya kaybetmeyi öğrenmem lazım ya da bu oyunu hiç oynamamam lazım. beceremiyorum galiba.

bir de, hayatımın sarı-lacivert penceresinden bakalım, takribi 14 saat sonra #fenerinmacivar. Fenerbahçelilik; çocukluktan, gençliğe geçerken kimine göre ruh hastalığımın müsebbibi olan -ağabeyimin ölmesi- vukuatından sonra daha da sarıldığım, bağlandığım bir tutkudur. bundan dolayı çok eleştirildim, umurumda da değil. Fenerbahçe bana; o vakitlerde burada olamayan dayı oldu, ilgilenmeyen hala oldu, senede bir gördüğüm amca oldu, dede oldu, kardeş oldu. Fenerbahçe ile sevindim, Fenerbahçe ile güldüm ben. 90'larda 1500 kişiye oynayan, schumacher zamanında 48 gol yiyen, caddede BJK şampiyonluğunu kutlarken seyreden, GS avrupa kulüpleri ile oynarken bakan, köhne stattan sonra inönü'deki gece maçını seyrederken -vaay bee- diyen taraftarlardı bizim nesil. Aziz başkan olmasaydı, şu anki imkanların belki onda birine sahip olamayacaktık. elbette ki Aziz Yıldırım'ı savunacağız! size ne? siz gidin,  kendi takımınıza bakın. gerçi siz bizi asla anlayamazsınız, çünkü yakın geçmişte camialarınızda (Seba vardı ama onu da nasıl yolladığınızı biliyoruz.) Aziz Yıldırım gibi bir başkanınız olmadı. ve o, tam 83 gündür -savunması bile alınmadan- hapiste. unutmadan adaletinize sıçayım! diyorum.

len nasıl başladım, nasıl bitirdim hee..
ilaçlarımı alayım de yatayım..

eyvallah okuyan güruh.

serhan.

20 Eylül 2011 Salı

cinnet

selam gençler,

şu an kaldığım odada, bence 2-3 kişi (fazlası var, azı yok) geçmiş zamanlarda yaşlılıktan, yokluktan veya hastalıktan mütevellit son nefesini vermiştir hatta kesin eminim. bu kişilerin ölmeden önce tavana, duvarlara bakarak gördükleri son manzara, istemeyerek de olsa aynen muhafaza edilmiş. hani uyansan, hafızayı da kaybetmiş olsan ve tarihi sorsalar; -tahminen 1940'lardayız, 2. dünya savaşı zamanları olmalı- dersin. ben mi ne arıyorum burada? ebenin.. bitmemiş bir kaç işim var da onları halletmek için maalesef buradayım. tanrı değişiklik yapıp, şu devamlı görmezden geldiği kuluna yardım etse de işlerim olsa!? pek sanmıyorum, hele ki bu cümleden sonra sıfır şans. neyse, misafirim bu evde, bu odada. misafir umduğu değil, bulduğunu.. derler ya, anlayacağınız; benimki de o hesap işte.

mekanı tasvir edeyim bari de zaman geçsin. duvar kağıdı; sarı renk, yok sararmış. aslında uçuk sarı, evet tam olarak bu renk. üstünde, pembe renk çiçek motifleri bulunmakta etrafında ise uzaktan astigmat benim -solucanlara- benzettiğim bir başka -iç açıcı- motifler mevcut. köşede garip bir şömine var; oymalı filan ama el işçiliği olduğunu sanmıyorum, dökme alçıvari bir malzeme. şu an oturduğum sandalye ve kolumu dayadığım masa; Stalin zamanındaki -yokluğun- paylaşımına çokça şahitlik yapmış olmalı. buralarda evler genelde küçüktür, daha doğrusu küçültülmüştür. 1924'lerde dünyanın refah seviyesi en yüksek yerlerinden imiş, Riga. araları atlıyorum, SSCB zamanında Stalin, hoop yoldaşlar! bu kadar büyük evler sizlerin neyinize? çok büyük evler diyerekten, her birini kibrit kutusu kıvamına getirmiş. ehh burası da onlardan biri. -stalin project- deniyor, adı gerçekten böyle. odada eskinin kokusu baki. eski kokar, biliyor musunuz? böyle keskin, genzinizi yakan bir kokusu vardır, eskinin. kelimelerden, kasvet mi aklınıza geldi? haha inanın -kasvet- kelimesi fevkalade kifayetsiz kalır, burası için.

tıpkı, şu anki iç dünyam gibi. içim de kasvetli, çok mutsuzum. ve ek olarak; bu sandalyede oturmaktan kıçım ağrıdı. hava soğuk. gelen haberler hep negatif, sanki bütün kötü haber verecek puştlar sözleşmiş de aynı anda eyleme başlamışlar. ardı ardına lan şaka gibi!? bazıları; ''sinirlen Serhan! sonra ağzımıza sıç, ama biz de senin, hayatından, psikolojinden hatta sağlığından verdiğin iki seneyi geri alalım..'' diyorlar. ama ben, buna izin vermeyeceğim. yalnız göz ardı edemeyeceğim ufak bir nüans var, insanlar cinnet geçirebilirler. eğer insanlar cinnet geçirebiliyorsa, bu durumda benim cinnet geçirme olasılığım; diğer insanlara kıyasla kesinlikle -daha yüksek bir ihtimal- dahilindedir.

bunun olması halinde, buna sebebiyet verenleri -teker teker- sikerim. sonrasını da, artık daha sonra düşünürüm.

haydi eyvallah.

serhan.

13 Eylül 2011 Salı

elliki

selam,


elliiki. evet, sayı ile 52 deyince aklınıza ilk gelen düşünce nedir? kağıt oyunlarına aşına olanların aklına; 52lik deste gelir herhalde. çok iyi anlamam kağıt oyunlarından, oynarım da hikayeden. onun dışında da belki karadenizliler için ordu'nun plaka imi. benim aklıma gelen, o gün ikisi de değildi. aklımda olan; 52si için dua okutulan barbaros amca idi. 7si, 40ı, 52si gibi günler için -islam'da veya kitapta bildiğim kadarı ile dua okutunuz- diye bir kaide yok. bu kadar kaidesi bol olan dinim(n)iz bile ölünce unutuyor mu lan adamı? neyse, müslümanlarda (bazı diğer inanlarda da) vefat eden kişinin arkasından dua okutma/okuma geleneği var. ben aslen, fatiha bile bilmem. anlayacağınız itikat boşluğumun hacmi sağlam. ha bu benim seçimim, fatiha okunması gerektiğinde türkçe olarak, benzer dileklerde kesin bulunuyorumdur. siz benim gibi olun, süper, harikulade vb. şeyler demiyorum elbette, zaten haddime de değil. allah ile çok mesafeli bir ilişkimin olması, maalesef çocukken ağabeyimi kaybetmemden ve neden onu seçtin ki? tarzı sorularımdan kaynaklanıyor. bu saatten sonra da, hele ki dini kullanarak kendisine geri dönmek; biraz -yağcılık- gibi geliyor. tabi büyük konuşmamak lazım..

neyse konu ben, veya itikatim değilim. 7si, 40ı, 52si,79u, sene-i devriyesi, ışık hızıyla geçen günler en sonunda; bizlere -sevginin, sevmenin- kalıcı bir duygu ve eylem olduğunu kanıtlar. biliyorum çünkü öyle. ölüm aslında, sonsuzluğa kavuşmaktır gibi bir düşünceyi benimsemek biraz fazla iyimserlik, üstüne cennet, cehennem olmadığını da düşünün. hadi var diyelim; bir de -denk gelme- oranı var. boşverin bunları da sonuçta; sevdiğimiz kişi öldü diye onu sevmeyi bırakmayız, öyle değil mi? gidenlere, -geri gelin- n'olur, sadece iki dakika için deyince, gel(e)mediklerine göre de yapacak pek bir şey yok. mesela; insanlara üç dileğiniz gerçekleşecek deseler, dünyanın nüfüsu ikiye katlanırdı. heh, insanlar somuta bakar. birbirimizi uyutmaya gerek yok.

geçen gün, barbaros amca'mın 52si vardı. ondan önceki gün 51i idi ondan önce 50si. sanırım takribi 44ünde babam gelmişti seyahatten. barbaros amca, bizim aile dostumuzdur. eşi, annemin, çocukları benim, kendisi babamın, aynı zamanda annemin arkadaşı idi. bu arada birgan teyze ki eşi, benim teyzem, onun çocukları annemin yeğenleri, onların tanıdıkları bizim, bizim tanıdıklarımız onların tanıdıkları olmuştu. işte böyle kuvvetli -kan bağsız- bağlarla birbirimize taa bayramoğlu zamanlarında bağlanmıştık. genç nesil az biraz çözülse de, eski nesil sağlam durmuştu. tekrar konuya dönüyorum babam, mavi yolculukta ki halamlarla çıkmıştı ve -annemin tavsiyesi- ile seyir defteri tutmuştu. annem o kadar yol gidemez. pederin ağzından anlatıyorum; bozcaada dedi ve yutkundu. gittim, ama daha önce de git-miş-tik biz beraber dedi, durdu. tekrar başladı; oturdum barbi ile maç seyredip, yemek yediğimiz yere, ikimiz için de rakı söyledim, onları içtim, yıldızlara baktım, tekneye geri döndüm ve tekar barbi'yi düşündüm.. gözleri kızarmıştı. ne anılarımız vardı? dedi iç çekerek. barbaros amca'nın ölümünün 35.günü -babam tarafından, sevdiği bozcaada'da- rakı içilerek anılmıştı. babam görmese de eminim, barbaros amca da o masada, pedere sessizce eşlik ediyordu.

biraz duygusal yazdım evet, kusura bakmayın. 52si günü berbat bir şekilde panik bozukluğum nüksetti ardından ekstrasistoller sonrasında az biraz ateş, burun tıkanması, nefes alamamak. biliyor musunuz, belki fatiha bilmem ama bu durumda olmam, eve (dua evde oldu) gitmeme engel olmadı. kendimi bunu yaptım diye övmüyorum, orada olmamın sebebi belli idi, yakın hissetmek. ben, barbaros amca'yı severdim. çok yemeğini yemişimdir, 52sinde de gelenek bozulmadı yine yemeğini yedim. besum abla da çok güzel yemek yapar. onları da yedim, besum abla da can abi'nin karısı, melisa'nın annesi. şimdi fena mı oldu? hep birlikte(!), barbaros amca'yı anmış olduk. -52sinde veya 40ında, dua okutarak veya babamın yaptığı şekilde, 35inde şerefine rakı içerek- bu dünyadan gidenleri hatırlamalıyız.


tamam benim gibi, geçmişinizle yaşayıp, manyak olun demiyorum ama, tarih ve anma biçiminiz farklı olsa da gidenleri unutmayın. biz, onları göremeyip hala sevebiliyorsak, unutulduklarını düşündüklerinde, onlar da üzülebilir.


eyvallah barbaros amca, sayende yine doyduk..
toprağın bol olsun.


ben de artık, istanbul'da değilim. döndüm işte, var bir kaç pürüz.
bakalım.


görüşmek üzere.


serhan.



6 Eylül 2011 Salı

öylesine II

merhaba,


yazdığım onlarca yazı ve bir tane kitabım var. kitabım var derken, -basılmamış ama yazılmış- bir kitap, o. 29 yaşında yazmaya başladığım ve 31 yaşında bitirdiğim bir kitap. doğum yılım, 1977. semiramis pekkan - bana yalan söylediler - adlı şarkı da 1977 yılına ait bir hikaye üstüne yazılmış. ıssız adam sayesinde, herkesin sahiplendiği bir şarkıyı, sahiplenme hakkına ben de sahibim. karışmayın bana, henüz ikinci kadehteyim.


düşünüyorum; gerçekten bana da ''kaderden'' bahsetmemişler. niye böyle yaptınız ki? alacağınız olsun. okudum, mühendis oldum sonra daha da okudum ve daha çok mühendis oldum. ben, aktör veya tiyatrocu olmak istermişim aslında. sonradan anladım, kendime pek zaman ayıramamışım demek ki. ebeveynlerimi suçlamıyorum, onlar ben hangi mesleği seçsem, beni desteklerlerdi bence. insanların yaratıcı ol(a)maması ne kadar kötü? çok mu zengin olmak, yoksa yaratıcılık mı? deseler; ben -salak- gibi yaratıcılığı seçerim. beni seçen hatunun da, seçiminin karşılığının; yaratıcılık olduğunu fark etsin isterim. eğer fark ederek (aksini de ben istemem) bu seçimi yaptıysa; maddiyat baskını dünyada, bu kişi de otomatik olarak salak olmaktadır. neden salak? çünkü çoğunluk, mevzu bahis seçimi, dünyadaki yegane yargı kriteri olan maddiyat mertebesinde -salaklık- olarak kabul eder. uzun cümle oldu. demokrasilerde çoğunluğa uyma şartı var mıdır? vardır. o zaman? demokrasi de öyle anlatıldığı kadar iyi bir şey olmasa gerek. en azından her şartta!?


birilerinden bir şey istemek, istemeyi geçtim; -ummak- ne kadar da doğrudur? hiç doğru değildir. gün olur, bu davranışınızdan pişman olursunuz ve öyle ki; bu tarz hareket(ler) bağımlılık yapabilir. birilerinden bir şey isteme/bekleme bağımlılığı. gerçi ben böyle yapmasaydım mühendis olamazdım. orası da ayrı terane. ''geri-iade'' zamanı ne olursa olsun şarttır. böyle bir ruhsal-hastalık vardır, olmalı. bakınız, bezgin bekir. bu düzensizlik bende mevcut ama vallahi kurtulmaya çalışıyorum. annem, eskiden beri arkamı topladığından, zamanında peder; 'evlat, al cebimden ne kadar istiyorsun?'larla büyüdüğümden, ne yazık ki bu isteme/bekleme bağımlığından mustaribim. siz öyle olmayın, poponuzu duvara yaslamak kaydıyla hareket edin. ha bu cümleden, benim popo kısmetten çıktı manasını çıkarmayın, çünkü öyle düşünürseniz ben size küfür ederim. sonra aramızda kırgınlıklar olur. boks biliyorum. sonuç itibarı ile popo sağlam. aynı olay, arkadaşlarımla da gerçekleşmiştir hatta kız arkadaşlarımla dahi gerçekleşmiştir. artık, şirin miyim, sempatik miyim? ne haltsam, istediğimi yaptırırım. ama şimdi şöyle yazabilirim; yaptırırdım. buradaki -di'li geçmiş zamanın önemi büyük.


bu yazıyı uykum gelsin diye yazdım. tv'de burcu esmersoy var, size bir şey diyeyim mi? güzel kadın ama bence çok akıllı değil gibi. siktirin lan, o kadar akıl, ona yeter dediğinizi duyar gibiyim. hatta az önce ben de kendime aynı şeyi söyledim. aslında burcu'ya yeter de, aynı akıl atıyorum fatma'ya yetmeyebilir. ama konumuz burcu, fatma değil. demek istediğimi anladığınızı biliyorum.


artık bazı olayları sevmiyorum ben. artık bazı kişileri de sevmiyorum. bazı kişileri ise seviyorum artık. bu yazdıklarım, istanbul'da içinde bulunduğum duygu durumumun özetidir.


hoşçakal istanbul, 
daha iyi vaziyette görüşmek üzere.


iyi geceler


serhan.



1 Eylül 2011 Perşembe

ayna adam

onun, buraya gelirken planları vardı. planlarının var olması demek, elbette ki bu planlarının hepsinin yürürlüğe girmesi demek değildi. zaten plan dediğimiz nedir ki? ufak bir etkiyle bile değişebilen, ertelenen hatta unutulan düşünce kümeleri, başka bir bok değil. geldiğinde, hiç vakit kaybetmeden ilk sıradaki planını devreye soktu. zaten bu hamle için önceki zamanlarda yeterli çalışmalarda bulunmuştu. o iyi bir aktördü. zekası yüksek, bazı konulardaki yaşanmışlar; kendisine yaşının üstünde bir olgunluk veriyordu. bu tecrübe ona asla tek bir plana bağlı kalmayacağını öğretmişti. o da aynen öyle yaptı, birinci planının yanında, ikinciyi, üçüncüyü, dördüncüyü ve hatta hiç hesapta olmayanları bile beraberinde yürüttü. hepsini aynı anda, sabırla. sonra eledi. kimini tamam, kimini natamam şekilde bıraktı. 


pek çok konuda haklı, haksız kafi miktarda -eleştiri, tenkit- işitmişti. insanın her konuda -çok iyi- olamayacağı gerçeğini öğrenmişti. kabullendi de, evet; hayat haklıydı. insan, her konuda aynı beceriye sahip olamazdı. ne kadar agresif olsa da; yıllar boyunca takım oyunu oynadığından, bu oyunu oynarken agresifliğini deve dışı bırakabiliyordu. en azından sabrını en üst seviyede tuttuğuna kimse itiraz edemezdi. takım oyununda bireysel yıldızlar da vardır. kimisi gerçekten yıldızdır, kimisi ise oynadığı takımdakilerin -yıldızı- olmuştur. bu ikisi birbirinden çok farklıdır. ikinci gruptakiler, kendilerini geliştirmek için ekstra çalışma yapmazlar, nasılsa gösterdiği performans hep yeterlidir. 


onlar, bütün takımın kendilerine uymalarını beklerler. gerekli olan takım şablonu hatta taktik değişikliklerinde; en çok etkilenenler yine onlardır. bu tür oyuncular; istediği ortamı bulamayınca ''mutsuz'' olurlar ve sonunda, başka bir takıma -ilk 11de oynama garantisi- ile transferlerini gerçekleştirirler. tabiri caiz ise topa sert girmeye korkarlar, sakatlanmaktan da çekinirler. maçlardan sonra, her zaman hasar tespitleri vardır. bir-iki gün sadece düz koşu yaparlar. zorlanmadan oynayabilecekleri yeni bir takıma -onların yıldızı- mertebesinde gitmeleri onlar için en iyisidir. -ben, bir yıldız değilim- düşüncesi akıllarında bir yerde kalsa da; her golde ona sarılan takım arkadaşları ona bu düşüncesini unutturabilirler. bu insanların geri tepkimeleri ise; çok çeşitli olur. genelde geri tepkimenin yansımaları bu hissin müsebbibine olur. o zaman, müsebbip; ayna adam kostümünü giyer ve karşınızda; ayna adam! çıkan faturaları, hasar raporlarını, serzenişleri, kimi zaman suçlamaları kısacası; yansımaları, giydiği aynadan kostümle havaya yansıtır işte. ayna adam duyar, kaydeder ama yoluna da devam eder.


kapıdan çıkar, ayna adam kostümünü çıkarır. bu arada; kostümlerini hep yanında taşır. ve aktör kostümünü giyer, mercury'nin dediği gibi; o kesinlikle bir 'great pretender'dır. çoğu zaman durum muhakemesini etraftakilerden daha hızlı yapabilir. iyi aktör olduğundan, -kötü aktörüm ben rolünü- de sorunsuz oynar. karşındakinin aşağı yukarı ne yapacağı bellidir. onun, herkesin üstünde amacı başka olabilir, bazen hiçbir amacı bile olmayabilir. ve o hisseder eğer; sekiz derse ve cevap sekiz ise o vakit, bu cevabın sahibi de oyuna dahildir. asıl ilgilendiği ise açık ara akıldır. alçak gönüllük yaparak insanları analiz etmek çok kolaydır. bunu devamlı yapar. en çok sevdiği; tek atışta hedefi vurmaktır, hem de en zor görüneni. bunun için bir çok iç ve dış etken bir araya gelmelidir. sabır ve şans dahil. doğru zman ve bam! peki ya hedef vurulursa? o zaman kişileştirme gerekecektir. sonuç bazen ayna adam için de şaşırtıcı olabilir. bazen derken dediğine göre, bu hiç olmamış.


ya olduysa? ayna adam tekrar ayna adam kostümünü giyer. yansımalar, tekrardan kostümünden yansır. yalnız bu son seferde; ayna adam'ın sol göğüs hizasında gelen yansımalar, yansımaz olmuştur. bunun farkına varması ise sol yanındaki, giderek artan sızı ile başlar. orada bir sorun söz konusudur. aksi gibi bütün yansımaların hedefi bellidir. ayna adam, sendelemeye başlasa da düşmemelidir. asla böyle olmamalıdır. bu saatte uyanık olmasının sebebi yoktur, sadece uyuyamıyordur. yansımaların sahibi ve içeriği yansımanın şiddetini belirleyen faktördür. ne olursa olsun, yansımanın aynı yeri ki burada sol göğüs, yansımaların sahibinin bilerek aynı yere hedef alma ihtimalinin yüksek olduğunu gösterir. ya aynı şeyleri hayatında, o da yapmaktadır, ya da kendisi de ayna adamla aynı durumdadır. yine de her zaman, her ortamdaki savunma kuralı; en kötüyü düşünmektir.


ve ayna adam; iki elini sol göğsüne bastırır. anlaşılacağı gibi amacı; yansımaların, tekrar yansıması sağlamak, içeri girmesini önlemektir. bunu yaparken; oradan acilen uzaklaşması gerektiği ise aklının bir köşesindedir. belli ki; ayna adam ve aktör adam bu sefer şaşırmıştır. şu anda daha önce de şaşırdım dese de -hiç bu kadar şaşırmadığını- o da bilmektedir. şimdi iki kostümü de askıdadır. o garip bir adamdır. bazı planları size anlattığı gibi olmayabilir belki de tam anlattığı gibidir. bunu bilmek zordur.


iyi sabahlar.


serhan.


01/09/11

19 Ağustos 2011 Cuma

aysal ile röportaj

selam,


öncelikle, galatasaray camiasının ''zamanlama özürlü'' yönetim kurulu sayesinde -(bizi) iyi günler- beklemekte. siz, değerli GSlilerin anladığı türden iyi günler. nasıl mı? şimdi sizin, en favori bakış açınızla; iyi gününüz, bizim kötü günümüzle endeksli. herhalde bu duruma da; -hayıır! biz sadece kendimize bakarız- şeklinde bir pişkinlik silsilesi göstermeyeceksiniz. aslında şu anda bu bakış açısı; bana da pek uygun geliyor, siz nasıl isterseniz öyle olsun. başkanınız tarihinizin en büyük! başkanı olacak, ee tabi yine sizin bakış açınızın zihniyeti ile bizim gözümüzdeki en büyük GS başkanı. hazır olun ki bunun farkında olan GSliler de mevcuttur. adam reyes, forlan ve ujfalusi bizde, diye açıklama yaptı. sonra bunlardan en acayip olanını fahiş fiyata aldı. aldığı takım ise geldi, -GS ruhunuzun simgesi, yeni sponsorunuzun yüzü, genç kaptan arda'nızı- aldı ve gitti. siz de ağzınızı poyraza açtınız. derken süper bir hamle yaparak; kaptanınızın yerine, terim'in isteği ile engin baytar isimli, vatandaşı kaptınız. hayırlı, uğurlu olsun. onu bunu boşverelim de, son uzun, gereksiz hatta -pointless- yazılı açıklamanızda bahsettiklerinize gelelim. 


şimdi; sayın temiz futbol temsilcileri ve  ak kaşık spor kulübü yönetim kurulu başkanı ile röportaj yaptığımızı düşünelim. e biraz da abartalım. ama birazcık, çok değil. inanın!


X: efendim sizce şike var mı?
A: şike, teşvik, hakemlere para yedirme, küfür, maç ayarlama, her şey var.
X: fakat henüz bir karar çıkmadı, sizin delilleriniz var mı? hakemlerden de bir şey yok.
A: deliller ortada, konuşmalar ortada. her şey ortada. hakemler korktu.
X: her şey derken; 19 maç içinde şike var denildi, son 5 maçın sonucu biliniyordu, şimdi ben öyle demedim ki deniyor. ama onca dosyada bir şey bul..
A: ramazan erzağı mı onca klasör? var şike. küme düşsün fener.
X: TFF başkanı yeterli, somut kanıt yok demiş. savunma istemiş.
A: savunma istenecek takım var, FB var. FB'den savunma niye istensin? hem de aziz yıldırım başkanken, 18 maçın 17sini kazanmışken.
X: ama savunma hukukun en temel hakkı, savunma olmadan nasıl suçlu diyebilirsiniz ki insanlara?
A: aziz yılmaz da dedi, hep şike yapıyormuş işte. sadece biz değil HBK de dedi. suçlular işte, yoksa bu ateş üfleye.. yok ateş olmayan yerden duman çıkmaz
X: FB muhalefeti demek istediniz. onların amaçları farklı mı acaba?
A. ayrıca baransu bey, sayın seten, sayın toroğlu ve yine sayın çakar da aynı şeyleri savunuyor. gazeteler bas bas bağırıyor. mesela taraf, takvim, milliyet, taka, karadeniz ekspres. aziz yıldırım'a karşı olan herkes bizle yan yanadır. HBK çok harika biri. muzları da leziz.
X: efendim onlar hukukçu değil ama. karar alamazlar ya. savcı berk de; ben 19 maç için şike var demedim dedi en son. 
A: bir kere aziz yıldırım çok küfür etmiş. etki altında kalmış federasyon başkanı, kümeye düşmeli fener hatta iki küme birden düşsün.
X: ama küfür iki kişiyi ilgilendiren bir durum ayrıca maç sonu yapılan bir konuşma sanırım. bunun bir çok örnekleri var.
A: neyse ne. etmeseymiş küfür. cezasını çeksin. bir sürü olay var. emenike niye satıldı?
X: adam dört gün gözaltında tutulup, üç dakika sorgulanıp oradan da yabancı şubeye gidince psikolojisi bozulmuş. öyle olmuş, mecburen satmış FB.
A: geçin bunları, ayarlandı o iş. o para sayma videosu da imha edildi. biliyoruz biz. baransu'nun kankası karabük'lü biri söylemiş.
X: ümit karan'ın da saat aldığı, para almadığı, hiç kimseye de para vermediği ortaya çıkmış.
A: ümit GS'da oynarken de FB'ye bilerek gol atmamış demek ki. şimdi her şey aydınlanıyor işte. 1800 dolar büyük para hem. fena mı kısa günün karı?
X: sizce liglerde hep şaibe mi vardı?
A: öncelikle bu ateş püfleyerek sönmez ve sakla samanı gelir zamanı. FB'nin şampiyon olduğu yıllarda vardı şaibe. ayrıca FB'nın yendiği her maça ayrıca bakmak lazım. başkanlarımıza, yöneticilerimiz çok teşekkürler, ergun gürsoy'u ayrıca öperim. şahin almışmış. iyilik yapmıştır o. çok yufka yüreklidir. futbolcuları düşünmüş. hemen oraya buraya çekmeyin olayları.
X: anlıyorum sayın başkan. sizce kesin, FB düşmeli ya diğerleri?
A: FB düşsün onlar da işin ciddiyetini anlasınlar. bu ders olur herkese. başka kimsenin düşmesine gerek yok. eksi puanla başlasınlar. bize yaklaşınca duruma göre puanları düşsün diye yazılı açıklama da yaparız. türkiye futbolu önemli.
X: İBBli iskender, FB maçında oynamamış. akın da para aldığını kabul etmiyor.
A: iskender soyunma odasında bir şeyler karıştırmıştır. bu ateş hohlayarak sönmez ayrıca akın da para almasa neden aldım desin? FB 3. lige düşmeli aslında. bu ateş evet. hem sanem hanım engin bilgisi ile şike var demiş mi? demiş.
X: korcan'ın ablasına araba alınmış dendi, bu iddia da çürüdü, peki bu konudaki düşünceniz?
A: abla derken öz abla diyor mu orada? denmiyor. öncelikle necati ateş üfleyerek sönmez. o iyi bir futbolcu.
X: keita'yı 350bin avro'ya senelik kiralıyormuşsunuz. bu olayı pek gerçekçi bulmayanlar var.
A: evet, 8 milyona sattık o fiyata kiralayacağız. devre-mülk modelini futbola yansıtıyoruz.
X: sizin hakkınızda da malatya maçından sonra futbolcular para aldık demiş, ankaragücü maçı hep konuşulur. bir de son, bir milyon avro açık varmış, düşünceleriniz?
A: şimdi yasa ne zaman devreye girdi? nisan. bundan önce olanlar önemli değil. o bi' milyon avro kur farkından dolayı yandı-bitti-kül oldu. delil var mı elinizde? küpürleri verdik. koskoca fransız gazeteleri yalan mı söyleyecek? mersi.
X: size gelince delil diyorsunuz, FB hakkında savunma alınmadan düşürülsün diyorsunuz. sizce bu sene kim şampiyon olur.
A: ligde kalırsa FB çünkü şike yaparlar onlar. bizim maçtan önce de sahaları kapanmalı onların. ama kapatmazlar. TFF zaten fenerli. eğer FB kümede kalmazsa, kupa ve şampiyonluğu aramızda paylaşırız gibi bir düşünce aklınıza gelmesin. geldiğimden beri herhalde duruşumu tüm Türkiye'ye gösterdim.
X: evet öyle, vallahi gösterdiniz. teşekkürler başkan.
A: fener küme düşsün amin. drogba bize gelsin amin. adebayor da gelebilir yine amin. aziz yıldırım yatsın. -amin hatta amen (sağlam olsun)-


evet, gayet tabi birileri, hatta bir çokları istedi diye FB düşmez. ellerinde kalan tek delilden saydıkları; i.akın'ın sonradan itiraz ettiği ifadesi. bülent, korcan ve ümit ilk mahkemede serbest kalır gibi. sonrasını göreceğiz. bu arada bizim yönetim kuruluna acilen, lube, ebru, dilek gibi kadın savaşçılar dahil edilmeli. bu zor süreçte, FB'li kadınlar ve gerçek efsanler hep bizlerleydi. hayal kırıklıkları da çoktu. bu kişiler; son zamanlarda tornistan yapmış bile olsa, bizler bu tornistanı unutmayacağız. 


son bir söz;


-eğer, koskoca FB olarak, i.akın bize gol atmasın diye adama para veriyorsak; neyse cezamız onu da ayrıca çekelim.- sadece savunma hakkı olmadan adam asmayalım, yöneticilik konusundaki beceriksizliğinizi Fenerbahçe'yi malzeme ederek ört pas etmeyelim. YÜKLEN FNERBAHÇELİ, HAKKINI ARA..




dar ağacında olsak bile, son sözümüz FENERBAHÇE.


saygılar.


serhan.


not: video, youtube'a Gökçen tarafından yüklenmiştir.

8 Ağustos 2011 Pazartesi

noha için ölüm vakti.

hey,
http://fizy.org/#s/1deuau


dikkatli ol, tamam mı? bundan sonra, kısa bir zaman içinde bir kere daha karşılaşacağız. onun dışında, uzun zaman hiç karşılaşmayacağız. ileride, yapacağım subjektif muhakemenin sonucunda, muhtemelen bir önceki cümlede bahsi geçen, 'uzun zaman', 'hiçbir zaman' şekline de girebilir. 


bu asla bir tehdit değil. sanırım, taşan limitimin üzerine tanıdığım ekstra limitim de taştı. sonrasında davranış biçimin, benim de istem dışı davranışlarıma sebep olabilir. stabil bir psikolojiye sahip olmamama rağmen, zaten yeterince (hatta ben bile şaşırmaktayım; isteyince olabiliyormuş.) sakin kaldığımı belirtmek isterim. bunun belirli sebepleri olduğunu biliyoruz. şu anda aklımdan geçenleri, yapmadığım için kime teşekkür etsen diye düşünmekteyim? aklımda bir kaç isim var.


iki-üç adet beyaz-önlük, benim için ''çift kişilikli'' deseler de; ben, böyle olduğuma hiç inanmadım, ısrarla öyle dediler. bir bildikleri vardır belki de demedim. bence alakası yok. asıl onlar çift-kişilikli. çoğu, kendilerinden çaresizce medet ummaya gelenleri, tasvirleriyle birlikte karılarına/kocalarına anlatırlar. bilemem ki, belki seviştikten sonra bile anlatırlar. insanlar, seviştikten sonra rahatlarlar ya, sonunda da konu; 'geçmiş güne' gelir. 


-günün nasıl geçti hayatım?


peki bu soruya psikiyatristler ne yanıt verecektir? çiçek, kuş, böcek vesaire değil herhalde. ee cevap belli. hep en uçları yazarım ben :/ doktorunuzun after-fuck konusu bile olabilirsiniz. mesela; ne düşünüyorsun? tehlikeli mi sence? diye sorabilir, tasvirini dinlemiş kadın, tanımadığı 'senin' hakkında. ne kadar rahatsız edici değil mi? diğer psikolojik sorunlarımın yanında, bazı zamanlar sinir krizleri geçirdiğim oluyor. sonra geçiyor, etraftaki canlı-cansız hasarı, kimi zaman ellerimi, kollarımı, vücudumu vb..  saymazsak çok büyük bir olay değil. bittiğinde; çok yorgun hissediyorsun kendini. bazen 2-3 gün, bazen bir hafta kadar sürüyor toparlanmak. bütün bunları düşündüğümde; haddinden fazla cesur olduğunu belirtmek isterim. ama daha fazlasını inan tavsiye etmem. tadında bırakalım. aslında tadı çoktan kaçtı. neden ayaktayım ki hala ben? üstelik giyinik vaziyette, kurguya açık beynim, kurguyu kesince yatacağım.


karakterler, kendi istekleri bile olsa; bir diziden ayrılırken genelde ölürler. sanırım noha karakterinin de ölmesi gerekmekte. nasıl bir son? kaza, cinayet, intihar? hmm bence ortadaki, gözlerine bakarak kesilen bir boğaz. derken gözlere zum, güzeldir. bir çok rengi barındırır.


bundan sonraki projelerinde başarılar dilerim.


hoşçakal.


serhan.

6 Ağustos 2011 Cumartesi

yazdım işte.

iyi sabahlar,

sanırım yazı yazmak için yorgunum ama canım yazmak da istiyor. yazarken; kendimi bu şarkı çalarken arabayla gazlayan ''ben'' gibi hissetmesem de, o halimin yüzde biri kadar iyi hissediyorum. ne garip bir cümle? aslında değil. evet bugün, benim ikilem günüm. bu iyi, çünkü daha önce üçlem, dörtlem hatta beşlem günlerim de olmuştu. (bundan tweet olur.)

burada yazdığım bir yazıya verdiğim emeğe üzüldüm mü hiç? sanırım evet, bir kaç tanesine üzüldüm. hak etmiyorlardı, ithafen yazdığım zatı muhteremler. aslında kimseye filan kızmadım, öylesine çemkiriyorum. zaten bir sürü taslak halinde bekleyen yazım var. istesem kitap bile bastırırım nasılsa kökü bende. ne kadar atraksiyon, o kadar çok konu. e benim hayatım hep atraksiyon, tahminimce bu şekilde gittiği yere kadar gider, sonrasını bilemem. norepinefrin, no compensation ve private investigation. biliyor musunuz, bir keresinde meydan larousse'un dokuzuncu cildine kadar okumuştum. deli gibi. gibi?!

ya onlar ne yapıyor? şike bahçe diyorlar, beş yüz sayfalık tutanak var orada. her sayfasını teker teker okudum. azize diyorlar başkana, hiç bir halt okumadan. sahi dün, tabloya baktım bu monet dedim. zaten altta yazıyormuş ama ben görmeden demiştim. nereden mi biliyorum monet'yi? okuduğum ansiklopedi sayfalarından tanıyordum. tıpkı klimt'i tanıdığım gibi. o, para için zenginlerin tablolarını yaparmış. ne yapsın adam? ya siz? kısa yoldan FB'yi direkt suçlamak varken kim okur onca sayfayı öyle değil mi? size ne? yıllarca sizi attığı gollerle taşıyan ümit karan'ın; sadece saat aldım, karım içindi. çok önceden konuşulmuş binsekizyüz dolarlık bir saatti o, para filan almadım.. demesinin doğru olması. ü.karan 1800 dolar için şike yaptı da diyebilirsiniz. şaşırmam. büyük para sonuçta. karan neden içeride? çünkü saatin markasını şoför yanlış söylemiş, frank miller demiş. adam şoför lan saatçi mi? frank miller, bence iyi bile demiş. sizi ilgilendirmez tabi bunlar, çünkü önemli olan FB'nin suçlu çıkması! zamanında fener'e attığı gollerle sizi sevindiren, bizi kızdıran karan, boşa yatsın. 

ya korcan? araba alacakmış çocuk. yandaş medya, konuşma tarihlerini ileri almış azıcık, 1 ay kadar ki sivas-FB maçına denk gelsin konuşmalar. zam işini konuşmuş menejeri ile. normal değil tabi. mahalle bekçisi mehmet efendi ile konuşmalıydı bu konuyu. araba almış fener, olmayan kız kardeşe. mini cooper. ama yalanmış, yokmuş. araba da yok, kız kardeş de yok. ama siz okumayın bunları. beyaz kapaklı mecmua basın. gencecik oğlan, içeride yatsın. ama size ne değil mi? okumayın, şikeci kova korcan,deyin oğlana. rıza'nın, korcan öyle şey yapmaz demesi umurunuzda olmasın. yeter ki, FB suçlu olsun. bursa maçında iki tane acayip gol yiyen, bunca yıl ekmeğini yediği takım şampiyon olmasın diye kıçını yırtan, onu bunu arayan kalecinin bağrına basın siz. klasik; FB suçlu çıksın. yeter ki şike bahçe diyebilin bize. duruştan bahsetmeyin bize. eskidendi o, onursal başkana; siktir ol git.. diye tempo tuttuğunuzda o duruşunuz zaten bittiydi.

önce insanlık, sonra taraftarlık..

biraz da basın; dönüş hamlelerinde olduğu alenen belli olan basın, gizlilik olayını sallamadan, dedikoducu mahalle kişisi (karısı demiyorum, erkeği de vardır bunun..) gibi, her duyduğunu üstüne koyarak, size/bize servis etti. emenike para saydı, bülent uygun, aziz başkan'dan yenilginin taktiğini aldı, diye yazdılar. belgelerdeki konuşmalarda onlar da belli, atıp tutmayın, gerçekten komik. FB yıkılacak diye ağzınızdan salyalar damlıyor. 

ha siz olsanız belki yıkılırdınız, 

ama biz değil. biz, bize yeteriz..

bu sene de kısmetse hepinizi şükrü saraçoğlu'na bekliyoruz. basın, yargısız infazıyla; olacaklardan maddi-manevi nasibini alacaktır. yayın havuzu da öyle, biz olmazsak orası da kum havuzundan hallice olur.

yaklaşık bir aydan fazla oldu, FB'lilerin psikolojisi gerçekten bozuldu. bambaşka bir yazı yazayım dedim, nereye geldim? 

bu yapılanlar hiçbirinizin yanına kalmayacaktır.

saygılar.

serhan