28 Mayıs 2012 Pazartesi

sütçü

sevgili bilog çok doluyum olum, öyle böyle değil. öncelikle dindar nesil yaratacağız dediniz ya. aha da o kokuşmuş sütleri içirip, zehirlediğiniz, -güya- geleceğin dindar neslini temsil edecek olan çocuklar; bu eziyeti hayatta unutmaz. oy moy çıkmaz size onlardan. çocuk lan bunlar. o çocuklardan kaç tanesi tekrar süt içebilecek? insan psikolojisinden bihaber olan devlet büyüklerinden en büyüğü, tee slovenya'dan ''o sütler bitecek..'' diye demeç verirken, eğitim bakanı dinçer şahsiyet ve arınç beyefendi ise bu toplu zehirlenmeye, bir doktor edasıyla  ''psikolojik alerji'' tanımını koyuverdi. peki, nereden geldi bu içilmesi -farz- olan sütler? muamma, çok istiyorsanız buyurun kendiniz için. 


bu baskıcı zihniyetiniz sizi bitirecek, yoksa muhalefet; halohop tereyağlı-ballı ekmek..


saygılar,


serhan.

durup dururkenlerimiz

selam,

öncelikle bu bir yazı dizisi olacak. diğerlerinden farklı olsun diye böyle bi bok yemeğe karar verdim. geçen hafta benim için iyi bir hafta değildi. zaten geçen haftanın iyi bir hafta olmayacağının sinyalini bir önceki hafta vermişti. Letonya'da kaldığım zamanlar, kafayı bulup, kavga ettiğim geceler olurdu. baya olurdu hatta:) orada, buradaki gibi, silah-bıçak vb. gibi aksesuarlar pek kullanılmazdı. dövüşürdün işte, belki ağız burun dağılmış şekilde vodka içmeye durumuna bağlı olarak devam bile edebilirdin. ya sabah suu diye uyandıp, içtiğim suyun dudağımın bir kenarından aynen aktığını farkettiğimde, ulan serhan yine mi?! dediğim, sabahlar? dudak şiş, kalkarım ve aynaya bakarım. sol göz, biraz vücutta çizikler. o da ne? en sevdiğim tişörtüm, giyilmez durumda. eğer vaziyeti çok kötü değilse, spor için ayır onu. sporda eski şeyler giyerim ben. sonra duşa gir, kafanı şampuanlarken birkaç yerde acı. e buz koy. bir keresinde bir ay kadar doğru düzgün ağzımı açamamıştım, dışarıdan belli olmuyordu ama, yemek yerken, sorundu. çatlamıştı kafam.

bu yukarıda anlattıklarımın hepsi, fiziksel acılar, darbeler. bir çok kişi acıdan çekinir. acı yani bu, mazoşist olmadığın sürece durup dururken insanların oranı/buranı acıtmaları elbette ki hoş değil.  bu arada, senin -durup dururkenin- ile benimki bir olmayabilir. durup dururken aslında elastiktir. fazla çekiştirmeye gelmez, kopuverir. yalnız, bir kere koptu mu, kopmasına müsebbip eyvallahların hep karşına çıkar. derken bir bakmışsın, bu duruma alışmışsın. yastığa başını koyarken; aman hayatımda kız arkadaşım var, nişanlım var, annem var, babam var (ki liste uzar.) eyvallah demekle en iyi kararı verdim, diyerek uyumaya da alışırsın. peki ya karakterin?! kaç senelik karakterinin psikolojisi, bu yeni oluşuma ne der? ummadık bir anda; n'apıyorsun birader sen? diyebilir. gerçekten yeni oluşum, içine sinmediyse; cevap veremezsin, öyle kalırsın. psikoloji, adamla pis oynar. zorda kaldığında, zayıflıklarını hemen önüne koyar. herkesi kandırabilirsin ama, psikolojini (kendini) kandıramazsın. haa dediğim gibi, iyi günlerde ses etmez, o kadar.

ben, yastığa başımı anında koyup, uyuyamasam da; bunun sebebi miras kalan karakterime ihanet etmem değildir. pesimist bir adamımdır lakin, kendime bu konuda -ben bile-. bir şey diyemem. fiziksel bir acıyı, psikolojik olana ki buna suçluluk duygusu da denilebilir tercih ederim. acıyıp, geçmesi... sonra karşıma bööö diye... çıkmasından daha iyidir. bir sonraki yazı, kapanan kapılar..

devam edecek..

serhan.

5 Mayıs 2012 Cumartesi

çocuk gibi..

günaydın,

memleketi iç ettiniz, her gün mutsuz kalkıp, mutlu olmak için sebep aramaktan bıktım. her gün, şehit haberi okumaktan da bıktım. O ne isterse, ''hayt huyt zihniyeti'' ile olmasından ise çok sıkıldım. salak yerine konulmaktan bıktım. psikolojik alerji yapan sütlerin miniklere zorla içilmesine bakakaldım. o'nun yardımcısının ki bu modellerin alayı ulema olur; konu hakkında ve genelde her konu hakkında bildiğini, aslında bilmediğini! bizlere yutturmaya çalışmasından da bıktım. televizyondaki O ses, kabusum oldu. alnından, boynundan fırlayan damarlara karşı, türlü düşünceler dolaşmakta, beynimde. 

suratlarına bakılmazların, bakan olduğu, her demeç verdiklerinde şok olduğum insanlar, ayrıca arka karede pişmiş kelle gibi sırıtan yancılar; sizleri zerre kadar sevmiyorum. sadece işinize geleni yazıp, işinize geleni gösteren medyaya, yazarlara her gün ana-avrat küfür ediyorum. bunun adı mı demokrasi imiş? monarşik bir rejimi, demokrasi diye anlatmayın bize. kurduk ulan monarşiyi salaklığınıza yanın, din devletiyiz, polislerimizle ananızı belleriz deyin.. imalarınızdan da bıktık, direkt söyleyeceğiniz günler de yakın di mi? yetmez ama evet deyip, ailecek destek veren sanatçı serçeleri, ''güya'' yardım niyetine bizim paralarımızla -yandaş sanatçı kontenjanından- seyahatlere gidenleri, sesini kesip hiç tepki vermeyenleri, hainleri, çocuklar dağlarda ölürken teröristle masaya oturanları, silah arkadaşlarını satanları ve benzerlerinizi.. sizleri asla ama asla affetmeyeceğim. 

''en sevdiğim arkadaşlarım'' sıralamasının her hafta değiştiği bir çocuk gibiyim. çünkü en sevdiğim arkadaşımın ömrü, evinin önüne yanaşan, kırmızı bir kamyona yüklenen eşyaları görene dek sürüyor. herkes gider oldu mahalleden. boşalan daireye, bizlere hiç benzemeyen bir ailenin, bizlere hiç benzemeyen çocuklarının yerleşmesini uzaktan izlemek gibi bu değişim.  sadece çocuk ben; mahalle sanıyorum, ülkeyi. ''türküm, doğruyum''u bu sene ben okurum, son sınıfım derken, andımız artık okunmaz olmuş, ey büyük Atatürk..! diye bağırmak yasaklanmış. zaten  ben de artık son sınıf değilmişim, o da değişmiş. mahallemiz, kesinlikle yaşanması eğlenceli bir yer değil artık! diye ağlayan bir çocuk gibiyim.

Fenerbahçe başkanı Aziz Yıldırım'a yapılan hukuksuzluğa, sırf mevzu bahis Fenerbahçe olduğu için sevinenleri gördükçe içim acıyor. ulan allah belanızı versin be. 60 yaşında adamın hapishanede yatmasına sevinen hazır kindar bir nesil verdiniz, O'nun eline. yetiştireceğiz dediydi, ''meğer elimde hazırı varmış..'' diye avuçlarını ovuşturuyordur şimdi. geç olmadan, kendinize gelin. keşke Aziz Yıldırım kadar inatçı ve dirençli olsaydınız da memleketi bunların ellerine bırakmasaydınız. acı ama gerçek sizler, bir FENERBAHÇE kadar olamadınız. bu baskıcı rejime dayanma sebebim; Fenerbahçe'nin hala ayakta olmasıdır. allah başkan'a kuvvet ve sağlık versin. dayanınız, az kaldı.

son cümle; Başkan'ım bu böyle gitmeyecek; parti kurun, oy verelim..

görüşürüz.

serhan.

2 Mayıs 2012 Çarşamba

çocuk olmak

selam gençler,


film izlemek çok güzeldir, ben severim. her şeyin aşırısı zarar demişler ya, film izleme olayının da aşırısı zarar galiba. filmlerin sonlarını aşağı yukarı tahmin eder oldum. aynı haltı ister istemez hayatıma da uyguluyorum, açıkçası -önceden olacakları biliyorum- diyebilirim. genelde de yanılmıyorum.


çok garip yerlerde bulundum sayılır. öyle pek sıcak kanlı insan olmasam da, belirli bir seviyedeki davetkar topluluğa da hayır demem. insanlara çok bayılmam ama şans vermemezlik yapmam. bunun asıl sebebi; aslında bizzat kendimdir. zor bir adamım, ağzım pis laf yapar, istediğim bir şey varsa genelde alırım. alamazsam da beklerim, sabırlıyımdır falan filan. millete dert olmak istemem, kendi kendimi de oyalayabildiğimden; taşları yerinden oynatmaya gerek yok diye düşünürüm. taşlar oynamak isterse e, sonuçta taşlar tek başına yerinden oynamaz, illa duramamış; bi' dürtmüşsümdür ben onları. çok eski bir arkadaşım vardı(r), adı ahu. bana hep samimiyetsiz der. mesafeli durduğum için böyle diyormuş. ben de her defasında tebessüm ederim ama hiç neden böyle davrandığımı kendisine açıklamadım. kısmet bu güne imiş, anlatıyorum. biz 10 kişilik bir arkadaş grubuyduk. (90lı yıllar) aynı yazlık sitede kalır, günlerimizi beraber geçirirdik. aramızda zaman zaman tartışmalar, beklenmeyen durumlardan mütevellit bazı bölünmeler de olurdu. çocuktuk, gerçi insan her yaşta çocuk olabilir hatta olmalı da. daha mühimi -nerede çocuk olunmayacağını- bilmek bence. 


konuya dönelim, tartışmalar kimi zaman benimle ilgili, bazen rahmetli evren'le, bazen dinç, burak veya mert ile ilgili olurdu. kerem'i de unutmamak lazımdı. ikili oynardı. ben, konuyu uzatmaktan yana olmazdım, birbirimizle dalga geçerdik belki ama o orada kalırdı. bazılarımız, diğerlerine daha az cevap verebilirdi.ama onlar da diğerlerinden daha iyi başka bir aksiyon yaparlardı. ahu ise tartışmayı uzatabildiği kadar uzatır, yanına toplayabildiği kadar da mürit toplardı. hele ki azıcık haklıysa, hemen küser bildiği -ne var, ne yok- varsa ortaya dökerdi. onun erkek versiyonu da dinç'ti. bu arada asla mürit olmadım. ve bir gün geldi; o koyduğum mesafeyi asla aşamadım. sonra samimiyetsiz adını aldım.

çok geceler yalnız kaldım. hiç tanımadığım bir düzine insanla aynı odayı da paylaştım. arada bakardım; tedirgin uyuyanları görürdüm. hostellerde kalanlar bilir, açılması kolay kasalara özel eşyalarınızı vs koyarsınız ve kilitlersiniz. o kasaları hiç kilitlemedim, pek de bir bokum yoktu zaten. biri bir şey alacaksa, kasmaya gerek yok; onu o dandik kasadan her halükarda alır, diye düşünürdüm. 


düşüncemin yanına da emanettim..


eyvallah.


Serhan.


not: hayatta bir bok öğrendiysem, o da; nerede ve ne zaman gideceğimi bilmemdir.