17 Aralık 2012 Pazartesi

budapeşte turu

selam,

layn entel'in blogunu ne zaman okusam, içimdeki yazma hissi, bana; hatun süper yazıyor, sen yazma bence, sadece oku... diyor üstüne de pis pis sırıtıyor. içimdeki yazma hissiyle bu kadın yüzünden mütemadiyen kavga ediyorum. bu harici bedhaha rağmen yazıyorum. neden? çünkü yazmak istiyorum. olduğu kadar artık :-/

acentada, delikanlı bana budapeşte'yi anlatıyor. öyle bir anlatıyor ki kitaptan okumuş, bölüm bölüm. araya ilgilenmediğim detayları da katıyor. susuyorum çünkü  ben de herkes gibi sadece ilgilendiğim detayları severim. evet okumuş, hatta budapeşte'ye yakınlarda giden birisinden, ilgimi pek çekmeyen detayları dinlemiş. işini sağlama almış. sonuçta, magazinsel bilgi ve duyumlardan ortaya çıkanları önüme sunuyor. ısıtılmış yemek gibi taze değil, belli. her şey, nasıl anlatsam, fazla düzgün, düşünülmüş. cümleden sonra gelen cümleyi tahmin etmek zor değil.  bana kalırsa; budapeşte turunu ısrarla bana satmaya çalışan genç adam budapeşte'ye hiç gitmemiş. yalnız aleni bir durum var ki; budapeşte turunu bana satarsa, iyi para kazanacak. belki bu parayla bir amsterdam seyahati yapacak, neden olmasın? sağ el baş parmağı ile ince alyansını çeviriyor. gözüm takılıyor. işi başarmayı öyle çok istiyor ki, bence planlar bile yapılmış, muhtemelen nişanlısına şöyle söylemiş; ''sevgilim, her şey hazır. merak etme! ben bütün tatili ayrladım. amsterdam'dayız! güven bana...'' bu telaşı çok iyi biliyorum. benimkiler pek mutlu sonla bitememişti gerçi, hatta her seferinde hüsrandı. e bari bu mutlu sonla bitsin diyerek turu satın alıyorum. delikanlı beni kapıya kadar geçiriyor. ona nasihat vermek içimden gelmiyor. ama buradan yazayım; o turu almayan, yüzüne budapeşte'ye gitmediğini söyleyen de çıkabilirdi. bir şey tam olmadan; kimseye oldu deme...

hah bu arada, ben budapeşte'yi bilirim. gittim, üç kere hem de. kamp bile yaptım. şehre yakın bir yerde kamp alanı var. tavsiye ederim, ama bu mevsim çok soğuk olur. 

adios.

Serhan. 

9 Aralık 2012 Pazar

pazar pazar

günaydın! ,

pazar pazar öyle bir kahvaltı yaptım ki akıllara zarar. yok böyle bir kahvaltı. yalnız gerçekten böyle bir kahvaltı yok, hiç var olmadı bahsi geçen kahvaltı. demek istediğim, ben kahvaltı etmedim. anladık! dediğinizi duyar gibiyim, size de salak muamelesi yaptım, pardon. akıllara zarar kısmı ise, bu olmayan kahvaltı üstüne düşünmeyin diye söylenmiş bir söz. evet, pazar pazar ne kadar saçmalayabilirim acaba? denemesi yapıyorum. gayet başarılı bir şekilde saçmalayabiliyormuşum deyip yazıyı kesebilirim ama yapmıyorum. değerinizi bilin. aslında sizle alakası yok sıkılıyorum, bu yazıyı da -taslak- halinde bırakabilirim, belli olmaz. taslak halinde kalmış bir sürü yazım var. onlardan ayrı bir blog çıkar. ama ben yarım bıraktığım yazıya bir daha dönmem. ısırılıp, bırakılmış gibi ıyk. yazıyı yazarken aynı ruh halini yakalamak zor, işte öyle olunca da yazı; başkasının ısırılıp, bırakılmışı gibi oluyor. evet tam olarak, yarım kalmış yazıya dönmeme sebebimdeki hissim budur. 

kötü şeyleri iyi yapabilme yetim vardır. sanırım amcamdan belki de dayılarımdan, dedelerimden de olabilir, oraya kadar gitmeye gerek yok peder var yakınımda, halam mı yoksa; ailecek tırtız da biz. işte bu yetim bana aile bireylerinden bir veya birkaçından gelen bir özellik olsa gerek. bir şey daha var, yazının başında günaydın dedim ama ben daha uyumadım. dün gece var ya fenaydı, partiden geldim, çekmişim rakıyı, deliler gibi de eğlenmişim demek isterdim... ama onlar geldiler, ben evdeydim. karşı apartmandaki gençler, gece 4-5 civarı geldiler, iyi gürültü yaptılar ki duydum. perdenin arkasından yönetici edasıyla baktım, yalnız esmer olan hatun hiç içki kaldıramıyor. her seferinde daha bi dağılmış geliyor. başka bir şey mi içiyor acaba? haha bu da vardır, yok yok gözünden belli içki böyle yapmaz adamı, kesin başka bir şey içiyor... olayı.  

haa ben mi? bahis, dizi, kitap öyle takıldım işte. ne kadar da düzenli bir yaşantım var? şimdi köpeğimi de çişi, kakası için gezdirmeye de çıkarmayacağım çünkü tahmin ettiğiniz gibi benim bir köpeğim yok. olsaydı çıkarırdım ama. gözümü kapatıp, açınca uçuşan siyah zımbırtılar görüyorum. o zımbırtıları son derece rahatsız edici buluyorum. bundan dört, beş sene önce arka balkonda mangal yakıyordum ben. mangalın izdüşümü milletin yatak odasının camına denk geliyordu. e malum, mangalın saati olmaz. son cümleden durumun vahimiyetini hesaplayın. belki bir ara yazarım.

babam kahvaltı hazırlamış, beni çağırıyor. tırt aile kısmından pederi siliyorum. bence baba dedemden geliyor, bizim malum yeti...

bana afiyet olsun.
adios

serhan.

26 Kasım 2012 Pazartesi

fuck in hell

bazen çok sinirleniyorum hele bazı olaylar kafamda birikmiş ise, çok fena. yolda, önümde yürüyen adama çelme takmak istiyorum. sinir oluyorum çünkü. düşünüyorum; adam önümde yere tükürse de, ense köküne elimin tersiyle bir tane yapıştırsam sonra boynundan tutup yeri yalatsam. bak, kulağına da vurabilirim avuç içimle. bankta oturuyorum ama canımın sıkkın olduğu süper belli. ACAB geliyor. içimden gelme işte rahat bırak beni diyorum. geliyor, kimlik soruyor. birader diyorum, başım ağrıyor. bak kimliğe, var mı sorun? o sırada aklımda olanları, uygulasam fena. böyle ağzını yaya yaya konuşurken kalkıp öyle bir kafa vuracaksın ki diyorum burnunu tutarken topuğunla da dizini içten dışa çıkartacaksın. 

vapurdayım, hava soğuk olsa da dışarıdayım. adam bakıyor. kafamı eğiyorum daha da bakıyor. kafamı halbuki ben onun için eğiyorum. bir daha bakıyorum ne olur, bakmasın diyerek. bakıyor. arkadaşım neden bakıyorsun bana? ben bakmadıkça hala neden bakıyorsun? öyle bir kalkar gibi oluyor ama gözleri bok yedim galiba diyor. yedin ya. kollarının tam bükülme yerinden tutuyorum. saçından tutup kafasını demire vuruyorum ama yetmiyor çünkü o gıcık bakış hala aklımda oluyor. onun hakkı dirsek. çünkü dirsek hem kırar, hem açar.

taksiye biniyorum. arkadaş sakin değil. sanki üste para alıyorum, taksiye binmek için. içimden,  o zaman yapma bu işi diyorum. hala böyle garip garip hareketler. düşüncelerim tehlikeli boyutlara geliyor. taksici bilmese de zorluyor. en son kırmızı ışıkta duruyor,söyleniyor. sana da kullandığın arabaya da, yaptığın işe de. sağ kapıdan bindiğim taksiden, sol kapıdan iniyorum. yere bakarak yürüyorum.

fuck.

serhan.

neredeyse beygirin altında kalan çocuk

iyi sabahlar,

dedem alzheimer hastası zaman zaman demans durumları vs. her gün aklı biraz daha geriye gidiyor, hafızası biraz daha karışıyor. her gün daha az normal oluyor. anneanne vefat edince, biz dedemin eve transfer olduk. 11 sene önce cereyan eden bu olayda, pederin mali durumunun da payı vardı. ben, bir yıldır memleketteyim. memleketten gittiğim vakit dedem böyle değildi. ne yalan söyleyeyim pek akrabalarla aram yoktur. genel bir şey. dedem de buna dahildi. dahildi diyorum çünkü o artık başka biri, çocuk gibi. 95 yaşında ama maşallah fiziksel olarak çok sağlam. bizim dedeyle münasebetimiz, çamlıca'ya, oradaki çiftlik yıllarına dayanır. 


anne ve babam ipraş'ta çalıştığından, ben ilkokul çağına kadar çiftlikte büyüdüm. daha sonra da belli yaşa kadar haftasonları. o zamanlar, çamlıca acayip bir yerdi, şehir dışında gibi. kar yağdığında araba falan giremezdi. atlar, inekler, eşekler, tavuklar, köpekler, kediler, hatta gelincikler arasında gezen yılanlar. hayvan sevgim, yılan sevmem buradan gelmiş herhalde. dedem o eski zamanları iyi hatırlıyor hatta az önce eğer ben duymasaydım, kapıyı açmış muhtemelen çamlıca'ya gidiyordu. hayalinde, bazen ineklere yem gelmiş oluyor, bazen karısına gidiyor, bazen oğulları arabayla gelmiş oluyor ama en çok annesine gidiyor. çok düşkün oğullarına. benim biriyle sıfır, diğeriyle mesafeli diyebileceğimiz seviyede muhabettim var. bütün çocukları bakıyor diyeyim ben, o topa girmeyeyim. ama en çok tabi ki annem. zaman zaman kafası bundan 30-40 sene evvele gidiyor. alzheimer pis bir şey. ben meraklı adamımdır. bir kısım kitaplar okudum, yardım edebileyim diye. dedemin, diğer hastalara göre bazı dezavantajları var. gözü görmüyor, okuyamıyor. kulağı duymuyor, bu da kısıtlı kavrama kabiliyetinin önüne engel oluyor. ben, bir kere atın altında kalmışım. at, beni noyan'dan (abimden) kıskanmış ve ön ayakları ile altına almış. santimetre ile kurtulmuşum. e tabi öyle olmasaydı siz de bu satırları büyük ihtimal okuyor olmazdınız

velhasıl kelam, benim adım artık serhan değil. beygirin altında neredeyse ezilen/kalan çocuk. serhan derseniz, bakış; soru işareti ama kızılderili adı kılıklı beygirli tamlamayı söyleyince hemen hatırlıyor. mantık şu; hala yanındaysa, eski zamanı bilen bu insan ne kadar kötü olabilir ki, bana ne zarar verebilir? arada dedeme hobi yaratıyorum daha doğrusu yaratmaya çalışıyoruz. dedem eski kaleci. günde 10-15 dk top oynuyoruz. topu köşelere (o yatakta duruyor) atıyorum baya baya çıkarıyor. hatta geçen ''nasıl plonjon attım?'' cümlesini şaşkın bakışlar arasında kuruverdi. ufacık bir şeyi başarmak ona ümit veriyor. sonra barbunya ayıklıyor. devamlı barbunya alıyoruz. e haliyle içimiz dışımız barbunya oldu. cama ''itinayla barbunya ayıklanır'' tabelası yapıştırsam mı? geceleri çok zorlanıyor. zaten gece mi, gündüz mü karıştırıyor. bazen bavul elinde ben hazırım diyor. açıklama yaparsan bitersin. köşeli olursan yine bitersin hep yuvarlayacaksın, gittiği yere kadar. mesela o zaman; dede, ben çok yorgunum yarın gidelim diyorum. süt, bisküvi yapıyoruz. 


masajı çok seviyor. kafada kan deveran etmeli imiş. katılıyorum, etmeli. masaj yapıyorum. bana, beni anlatıyor bilmeden, bir oğlan var; eli ağır pzvengin ama iyi ovuyor kafayı diyor. bir şekilde enerjisi bitmeli ki uyusun. yoksa, sabaha kadar nöbetteyiz. ben de bir kaç kere aklımı kaçırır gibi oldum, garip bir şeydir. anlıyorum onu. nerede olduğunu bilememek, çaresiz, savunmasız kalmak. bu seferlik böyle.

eyvallah.

yandaki, 'neredeyse beygirin altında kalan çocuk'tur. üstteki ise dedem, ömer rıdvan.


16 Kasım 2012 Cuma

ben kimdim, ben kimim?

selam,

bu yazı, geçen sefer yazdığıma yorum yapan arkadaşıma gelsin diyeceğim de boş verin, genel işte. ben kimim? şimdi size açık olabildiğim kadar açık olacağım. 

geçmiş zamanda,
ben; abimin kardeşiydim, iyi futbol oynardım, zengindim, okulda çalışkandım, anne ve babama çok düşkündüm, akrabalarımı severdim, sıklıkla abartırdım, çok yalan söylerdim, hiç hırsızlık yapmadım, insanlarla dalga geçerdim, hakkım olanı alırdım, elim genelde oramdaydı, borç verir ama geri almazdım, cebimdeki bütün parayı harcardım, yemekle aram çok iyi değildi, alkoliklik yolunda ilerliyordum, panik atağım yoktu, agorafobim de yoktu, sinirliydim, sakinleştirici almazdım, kısa marlboro içerdim, hayvanseverdim, bazı insanların sevgilerini suistimal ettim, kullanılmaya meyilli insanları kullanırdım, yalnız değildim ve çok sırrım yoktu, homofobiktim, yazmazdım, zamanımı boşa harcardım, gururluydum, en kötüsü ise geleceği göremedim, kavgacıydım... daha çok vardır da bunlar aklıma geldi.

şimdiki zamanda,
ben; artık kardeş değilim, futbol oynamıyorum, fakirim, iş hayatında başarısızım, anneme ve babama hala düşkünüm, sanırım artık abartmıyorum, zorunda kalmadığım sürece yalan söylemem, akrabalarımın çoğunu sevmem, hiç hırsızlık yapmadım, insanlarla dalga geçerim, çenem durmaz, aklım hala oradadır, hakkım olandan feragat edebilirim, borç alırım ama zor geri öderim, iyi yemek yapar ve yerim, alkolik hiç değilim e olunca içerim, panik atağım da, agorafobim de var, sakinleştirici alıyorum, daha az sinirliyim, sigara pek içmem, hayvanseverim, insanların sevgisini suistimal etmemeye çalışırım, kullanılmaya meyilli insanlara, kullanılmaya meyillisin... derim, yalnızım, sırlarım var, homofobik değilim, yazarım,  hala gururlu muyum acaba? diye ben de kendime soruyorum, geleceği görüyorum ve sanırım bana ''mucize'' lazım, fena dövüşmem. daha çok vardır da bunlar aklıma geldi.

gelecek zamanda,
ben; ?

iyi günler,

Serhan.

6 Kasım 2012 Salı

oytun

n'aber bilog?

seni de boşladık bu aralar ama biliyorsun, roman kılıklı psikopat bir şey yazıyorum. kitap olarak yayınlamaktan ziyade aklımda daha değişik projeler var, kardeş. kapatırız arayı, üzülme sen. sana da selam, sayın okur.

gençken iyi futbolcuydum. şu ana kadar sahaya çıktığım, benden iyi diyebileceğim az kişi olmuştu. konu, benim topçuluğum değil. konu, oynadığımız adamlar. ben, sert top oynardım ama kimseye gerekmedikçe kasti faul yapmazdım. oytun vardı, onunla karşılıklı oynamayı sevmezdim. maalesef mecbur kalıyordum, aynı ortamdaydık. insan olarak seviyordum ama sahadaki oyun başka idi. daha sonra futbolda, o oytun'un yalnız olmadığını daha bir sürü oytunlar olduğunu gördüm. bahsettiğim oytun, yazlıktaki değil. o da çok ağlardı ama yetenekliydi. bu bahsettiğim oytun, bir şekilde iyi top oynadığına inanmıştı. topu kaptırdığında, ya faul diye itiraz eder ya da başkalarını suçlardı, böyle alışmıştı. rakip veya aynı takım arkadaşı olsanız da, o faturayı başkasına kesmeye alışmıştı işte. yapacak bir şey yoktu. ben, bu arkadaşla karşılıklı kaldığımda, topu ondan alırdım, her defasında. çünkü ben daha iyi, daha güçlü, futbol konusunda daha kabiliyetliydim, bu kadar basit. o da benden belki başka bir konuda daha iyi idi ama biz genelde sahada ve top oynarken karşılaşıyorduk. bana bir şey diyemezdi, temiz oynardım. ne zaman faul dese; oytuuun, omuz omuza! devam... derdim. gerçek de buydu.

oytun zamanla başkalarıyla top oynamaya başladı. onlar, oytun faul var! deyince her halde duruyorlardı. oytun öyle tepkiler veriyordu ki, sanki içindeki sesin, ''faul yok, sen düştün abi... '' dediğini duymak istemiyordu. derken, okulda turnuva vardı ve türk takımında oynamam istendi ki ben aslında ISB diye bir takımda oynuyordum. sonunda ne olduğunu boşverin ama hazırlanan formalarda 10 numarayı o giyiyordu. velhasıl kelam, arkadaştık. aradan zaman geçti tekrar maç yapmaya başladık, ama ben oytun'un toplarına bir daha pek girmedim.

bu şekilde;

o sağ, ben selametti...

serhan.

ha bu arada; '6 Kasım 6S'ı Anma, Gençlilk ve Skor Bayramı'mız kutlu olsun.

7 Eylül 2012 Cuma

aptal sümsük aşık

selam,

bu iğrenç günde kocatepe'deki patlamayı yazacaktım ama inanın dünden beri daha bi' bol sakinleştirici destekli yaşıyorum. bu haleti ruhiyem ile yazacaklarım çok çok ağır olur dedim, erteledim. bu arada orman bakanı gerçekten numunelik bir şahsiyet. hindistan ve pakistan örneği IQ eksikliğinin vahimiyeti konusunda bize bilgi verdi; 70 civarı maksimum, derim. okula göndermeye çalıştıkları 66 aylık çocuklar bile bu adamdan daha mantıklı açıklamalar yapar. kaldı ki, bu açıklamaları neden orman bakanı yapar? savunma bakanı neden yapmaz? çok soru var. giden gitti. ateş düştüğü yeri yaktı. umalım ki, sorular yine havada kalmasın.

topuklu krampon twitter'a şöyle yazdı; ''erkeğin sümsüğü de pek bi' aptal aşık oluyor'' bu tweet, bana da bloguma eylül ayının ilk yazısını yazmam için ilham verdi. ben de karalamaya başladım işte. gerçi sonra, beni unfollow etmiş ki normalde takılmam böyle şeylere ama bu sefer ben de aynısını yaptım. öncelikle tespit çok doğrudur. bendeniz, 5 kasım'da otuz beş yaşında olacağım. e normal olarak akranlarımın bir çoğu evlendi, çoluğa çocuğa karıştı. bazıları boşandı bir daha evlendi. akranlarımdan bir kısmı evlendikten sonra ortadan yok oldu. aslen bu bir döngü, kızmak doğru değil. ama sırra kadem basmak da iyi fikir değil. çekirdek aile, her aileye, arkadaşlığa baskın çıkar. daha doğrusu çıkarmış. tweetle alakalı olarak; sümsük ve normal arkadaşların ortadan kaybolması arasındaki tek ortaklık, ikisinin de ortadan kaybolmuş olmalarıdır. diğer bir deyişle, evlendikten sonra her kaybolan arkadaş sümsük değildir. sümsük olan, evlenmeden önce de sümsüktür. ayrıca sümsük kime denir? bu model aslında ikiye ayrılır, hatunun en ufak bir hareketinde yelkenleri suya indirip, ''ben aşığım leenn'' diyenler ve içinde fırtınalar kopsa da ağzını bile açmayanlar. 

birincisinden hiç zarar gelmez, zamanla değişip, eşinin de etkisi ile gayet mantıklı bir adama bile dönüşebilir. kendi ile barışıktır, kimseden saklayacağı bir şey yoktur. ikincisinin ise er ya da geç kendisine ait bir dünyası olacaktır. hayatı gizem dolu, kurduğu hayaller bile sadece  kendinde saklı olan kişidir. bu durumdaki şahıs ilk makul-mantıklı karşılıklı aşkı bulduğunda zaten otomatik olarak aşık olacaktır. en önemlisi ise bu modeller aptal değillerdir. sümsük aşık, geçmişine sünger çekmeye karar verir, hakkıdır da. geçmişi kendisine hatırlatan her şeyden, daha da kötü senaryo, aşık olduğuna sümsüklüğünü çıtlatabilme ihtimali olanları da yeni hayatından tahliye eder. işin komik yanı, böyle insanlarla ilişki yaşayanlar bu planları fark eder ama ses etmezler. sonuçta; alan memnun, satan memnun. mesela, ben, bekar bir adamım ve güya aptal! aşığımızın aşkı hanım kızımız, hakkımda anlatılanlardan yola çıkarak benim için; ''acaba, erkekimi ayartır mı?'' diye düşünüp, ilk olarak ben ve benim gibi kişileri eler. anlatılanlar esasen plan dahilinde, ben eleneyim diye anlatılmıştır. lakin korkacak bir şey yoktur, bunu en iyi kadının kendisi bilir. zira erkeği, birkaç varlığı meçhul ilişkilerini saymazsak, ilk aşkı kendisinde tatmıştır. onu kaybetmeyi göze alıp, çapkınlık yapması imkansızdır. kadın böyle davranarak, çömleğe şekil vermeye başlamıştır. çömlek ise bu durumdan memnundur.

velhasıl kelam aptal görünümlü! aşığımız, belirli bir zaman aşamasında ve plan dahilinde kademeli olarak ortadan kaybolur, kızımızın istek listesine göre arkadaşları ile ilişkisini kesmeye başlar. birkaç kere arayıp; ''olum, haydi çıkalım, erkek erkeğe kafa çekelim vs'' deseniz de önceleri uydurulan bahaneler, ertelemeler.. ve en sonunda; ''biz ciddi düşünüyoruz'' baklası ağızdan çıkar. yalandan tanışmalar vesaire derken, en başta kızımız sizleri çok sever. hatta ben ve türevlerim dahil! lakin bu sevme eylemi pek kısa sürer. arkadaşınız ve kız arkadaşı arasında mıç mıç geçirilen haftalar, aylar, yıllar. ve sonunda kapınıza ''eski'' arkadaşınızdan arda ardına (her sene biri makbuldür) gelen nişan, düğün, ''çocuğum doğdu'' davetiyeleri. ama bir kere bile gelmeyen, yemek daveti! çömlek istenilen şekli çoktan almıştır. 

yıllar sonra karşılaşıldığında, aklınıza bir sürü soru gelir ama sorabileceğin sorular genelde şöyle olur.. nasılsın? oğlan kocaman olmuş, (çocuk annesinin arkasına saklanır..) kaç yaşında oldu? gibi rutin sorulardır. sonra,

biraz da havadan sudan muhabbet ve;
eyvallah der ve gidersin..

Serhan.

Not: roller değişebilir, sümsük olan kadın da olabilir. ama süreç bu şekilde ilerler.

27 Ağustos 2012 Pazartesi

Ona ait bir bilinçaltı


selam,

vay anasını sayın seyirciler. bazılarımız, bazılarımız gibi yaşadıklarını hemen unutup, yaşamına kaldığı yerden devam edebiliyor. ters örnek, ben böyle bir insan olamadım, beceremedim. eskiden böyle olabilen adamları, ''oha lan herife bak ekstra large amk..'' deyip ayıplardım. meğer onlar da arkamdan vaaahh vahh, Serhan da iyice kafayı yedi diyorlarmış.

çoğu arkadaşımın yakınlarının mezarlarına onlardan fazla gitmişimdir. Noyan'a gelmişken buna da uğrayayım, e buna da gideyim, aha şurada şu vardı derken.. bütün karacaahmet'i çok defa tavaf ettim :S evet, ben geçmişime saplandım kaldım. olum bak; anı yaşa gibi öğütlere de kulak asmadım. asmak ister gibi oldum mizacım müsaade etmedi. gece uyku tutmadı. alt kişiliklerim devreye girdi. mesela ben, hiç Noyan'ı anmadan mantı yemedim, profiterol yemedim, hatta kızarmış piliç de yemedim. maşallah pek yemek severdi abim, bu yüzden bazen hüzünlü yemek yerim. bazen de, yediğim ona gidiyormuş gibi iştahla ve zevkle yemek yerim. o, sadece aftereight marka çikolata severdi. bir gün; camın kenarında, 10. katta otururken, birini yedim, birini pencereden attım. öyle hepsini birlikte yedik.




hiç abisi ölen adam, olmadı mı bu dünyada? oldu. daha daha fenası geldi insanları başına. 99 depreminde bir çok kişinin ailesi kalmadı be! üstüne sakat kalanlar oldu. oradan bakınca öyle de, buradan bakınca öyle değil. geçen gittim anlattım kafama takılan her şeyi. ''seriş, salak mısın? ben, bok yedim öldüm, gittim. eyvallah devamlı geliyorsun, şimdi sana görüşürüz desem, nerede diye üsteleyeceksin, sen inanmıyorsun ama cidden bir gün görüşüceğiz.'' dedi, Noyan iç sesim. hani gerçekten görüşeceğimizi bilsem, gerçi annem-babam var lan bir bok yapamam. bir de kızar, hem o öyle kaybetmek olur. bana omuzdan ve koldan dar gelir.   

biliyorum, benim bilinçaltımın bunları dedirttiğini. o kadar sıyırmadık daha. hahah aslında sıyırmış da olabilirim. öncelikle hazır mısınız? onu hep aklınızda tutmak istiyorsanız ve seçiminizi yaptıysanız anlatayım. bunlar zor işlerdir, adamı yorar. siz büyüdükçe ona ait olan sizden ayrı bir bilinçaltınızı da büyütmek zorundasınız. bu bilinç altı sadece ona soru sorduğunuzda veya onun gibi düşündüğünüzde devreye girmeli. normal hayatınıza karışırsa; çift kişilikli olursunuz. çift kişilikli olmak demek, daha fazla psikolojik problem demektir. belki de bu deneyi psikolojide ilk ben yapıyorum. kendinizden olabildiğince bağımsız ona ait bir bilinç altı. ölü, ona sorulan bugüne ait sorulara bile hafif sapmalarla ''updated subconscious/güncellenmiş bir bilinç altı'' ile cevap verebilir. bunun için günde belirli bir zaman çalışmanız gerekmektedir ve bahsi kişiyi gerçekten iyi tanımanız lazımdır. iyi bir gözlemci değilseniz zaten bu işe hiç bulaşmayın. demin bir mesaj geldi de, aslında siz bu işlere hiç bulaşmayın. siktir edin, takılın. benim gibi sorunlu insanlardan da uzak durun. 

canım denize girmek istedi.. biz, beraber denize çok girdik..

eyvallah.

Serhan.



24 Ağustos 2012 Cuma

ben ve dayım

selam,

sevgili okuyucularım, aslında bu kadar zamandır yazmadım değil, yazdım ama yayınlamadım. yayın kutusu 'taslak' doldu. belki bir ara geri dönüp, onları revize eder de yayınlarım. dolayısıyla, yazmak yerine konuşmak fiilini koyarsak bir önceki cümlenin karşılığı; 'düşündüm ama söylemedim'e denk gelir. insanlara düşündüğünü söylemek iyi bir şey mi? bunun iyi bir şey olduğunu düşünüyorum ama bir yan etkisi var, yalnızlık. millet çok kızıyor, bilginize :-/

bilim, her ne kadar pozitifin, negatife baskın olduğunu ısrarla söylese de, insan psikolojisine etkisinin tersi olduğunu düşünenlerdenim. bir tanıdığınızın size söylediği iyi sözler, iltifatlar, poh pohlamalar artık ne derseniz deyin, bunları mı hemen hatırlarsınız yoksa sizi eleştirdiği, size göre hatalı davranışını mı hemen hatırlarsınız? çok başıma gelmiştir. çenem durmaz, konuşurum lakin belki doğrusu susmaktır. şimdi burada size desem ki, gerçekten karşı tarafın iyiliği için düşündüklerimi söyledim.. siz bile inanmazsınız ama öyle. hele ki gençler, geliştirin olum kendinizi. mal gelip, mal gitmeyin. insanlara koz vermeyin. biliyorum çünkü, yarın öbür gün insanlar arkanızdan, eksiklerinizi konuşucaktır.

bazı zamanlarda ise tamamen karşı tarafın yanlış anlaması sonucu, kendisinin de bu olayı/sözü içine atması ile yıllarca -bahsi kişiye kötü davranan kötü adam- olarak anılmışımdır. kimseyle, ona -bilerek kötü davranacak kadar- uzun arkadaşlık yapamam ki ben. bir halt yemişsem, vardır bir sebebi. topu karşı tarafa atmak en kolayıdır. sorun, konuşun, direkt ne düşünüyorsanız onu söyleyin. hem zamandan kazanırsınız hem de boşu boşuna arkadaş olabilecek birinden vazgeçmemiş olursunuz veya tersi, yol yakınken dönersiniz. kimse arkadaşlık yapmaktan hoşlanmadığı birileri ile münasebete girmek istemez. hele ki, benim hiç işim olmaz, sanki benim olur mu diyorsunuz? hatır, akraba, eskiden tanıyorum, ayıp olur gibi sebeplerden günde kaç kişiye tahammül ediyorsunuz? bazı kişiler ise hep iyiyi duymak ister. ben de maalesef hep iyiyi söyleyebilecek insan modeli değilim, böyle gelişmemişim. varsın yalnız kalayım, mühim değil. bu yüzden; yalnızken kendimi oyalayabilme yetim pek gelişmiştir. bir arkadaşım, sen ilerde ukalalık yapmak için kitap okuyorsun olum.. demişti. hahah çok sevmiştim bu söylemi, çünkü gerçekti. aslında okumak sonradan bir alışkanlık oldu. memnunum.

hayatım boyunca, akrabalarım ve arkadaşlarım tarafından eleştirildiğimden dolayı, hedef sözleri ve davranışları sizler kadar -görünürde- kafama takmam. benim tepkilerim genelde, uzun vadede birikmiş davranışlara, sözlere karşıdır. tepkilerim, icraat bazlı, zaman ayarlıdır. zamanı dolmuşsa, üzgünüm. mesela dayım ve benim ilişkim. dayımın bana iyiliği dokunmuş mudur? evet. eyvallah, muhteşem bir dayı değildir, e bu durumda ben de muhteşem bir yeğen değilimdir. bunları kabul ediyorum. ama şöyle de bir şey var, ben, kesinlikle ondan çok çok daha iyi bir dayı olabilirdim. o zaman, yeğenim de benden çok çok daha iyi olabilirdi. düz mantık. belki de ona bu yüzden içten içe kızgınım. ben doğmuşum, o otomatik olarak dayım olmuş, seçmemiş. ben ise konum itibari ile amca olabilecekken, abim artık hayatta olmadığından amca olamamışım. evet dayı, gördüğün gibi; kendini dayı/amca konumunda hayal edip de olamayanlar var. yeğenini maça götüren, ona araba kullanmayı öğreten, istediğinde arabasını veren belki de ilk aşk acısında onu içmeye götüren, yeğenini canından çok sevecek bir amca olurdum ben. abimin çocuğu be. pehh, düşünmesi bile beni gülümsetti. seninle kıyaslanmam bile komik olur. 

düşündüm de dayı; sana bu sıfat, hakikaten çok fazla. dayı anlamı, ben var olduğum sürece geçerli. ee yeğen yoksa, dayı da yok. bundan sonraki yaşamımda sana bir daha dayı demeyerek, seni -sana yük olan bu sıfattan- kurtarmaya karar verdim. mutluluğunu, nispeten genç dedem suratında görür gibi oldum. hayırlısı olsun, dayı.

adios,

serhan.

24 Temmuz 2012 Salı

vazife

selam,

''vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkan ve şeraitini düşünmeyeceksin..'' evet, ben Ata'mın bu cümlesini sanırım çok içten algılamışım, her vazifeye atılıyorum. üzerime vazife olmayanlara da atılıyorum. nasıl oluyorsa, bir şekilde kendimi vazifeli buluyorum. sakin olmalıyım. sonra üzerime vazife olmadığı hissettirildiğinde veya öyle hissettiğimde; bu sefer kızıyorum. manyak mıyım ben? aslında değilmişim. ben bile kendimden bu denli az manyak bir performans beklemiyordum. belki de size, ''benim derdim aşar beni, sen bana kendini anlat..'' demek istiyorumdur. ama burası, demek istediğim türkiye bu işin yeri değil. riga'dayken tek başıma sokağa çıkmayı çok severdim, turistlerin gittiği mekanlara değil, lokal insanların gittiği yerlere giderdim. sarhoş eve döner, öylece sızardım. uyandığımda, vodkadan dolayı baş ağrısı, aklımda hiç tanımadığım insanların bölüm bölüm hikayeleri yer alırdı. bir şey daha var, kolum ağrıyorsa bu; geceleyin kabata denen bara uğramış, içkisine bilek güreşi yapmış olduğumun işaretiydi. ilk zamanlar kavga ettiğim çok olurdu. ben yüz metreden turisttim, turistlere ait olan yerlerde olmam gerekiyordu. zamanla birbirimizi tanıdık. ee tabii hasar aldım mı? aldım. ama çok da verdim. şiddet yerinde kullanıldığında, yakanızı sıyırmaya yarar.

her ne haltsa, türkiye'de ise herkesin problemi kendisine ait. sanırım insanlar onun problemi, ya benim de aklıma takılır? ya bir şekilde benim de problemim haline gelir diye korkuyor. aslında haklılar bir bakıma. insanlar orada egoistti, bilirdim. burada ise insanlar gizli egoist. devamlı herkes herkesle bir kıyas, yarış içinde. twitter'da bile adam RT edeceği tweeti ayan beyan çalıyor. kendi yaptıklarına aldırmadan, seni eleştirebiliyor. hani derler ya türk insanının yakınlığı falan, bi' geçiniz bu işleri. hangisi doğru? yaşam kurallarına göre; bizim insanların yaptığı doğru. çünkü bu coğrafyada nasıl hayatta kalınması gerektiğini onlar biliyor. burası, bana tam bir deplasman be olum. aksi gibi; top, kaleyi sevmedi mi hayatta da içeri girmez. hadi hep beraber doğruluk mu, cesaret mi? oynayalım. soracağımız soruları, vereceğimiz cevapları düşünelim. oynayalım mı? 

işaret parmağınızı, baş parmağınıza yaklaştırın, milimetre kala durun. içimdekilerin sadece bu kadarını yazabildim.

eyvallah.

Serhan.

17 Temmuz 2012 Salı

all out attack to panic attack

hello,

bu konu hakkında artık yazmak istemesem de, yazmam gerekiyor. göründüğüm gibi ukala biri değilimdir. yalnızca muhtemelen sizden daha meraklıyımdır, bu yüzden de sizden daha fazla gereksiz, bazen de gerekli şeyler okumuş/öğrenmiş olabilirim. pek çok konuda fikir sahibiyimdir. aslında bunun nedenlerinden biri; post travmatik disorder ve üstüne agorafobili panik ataklar yaşadığımdan maalesef hayatımın belirli dönemlerinde dışarıya pek çıkamayaşımdır. (sonra elden geldikçe bu durumu telafi etmeye çalıştım. mesela avrupa'nın garip yerlerini kamp yaparak, arabayla birkaç kez dolaştım.) dört duvar hapsi zamanlarımda ana britannica'nın hatırı sayılır bir kısmını okudum. normal hareketler değildi tabi bunlar. çoğunu unutsam da o kadar saçma sapan şeyler beynimde yer etmiş ki pehh. bu arada kirpi süper yüzer, zürafa yüzemez. van gogh o kadar çok absinthe içmiştir ki; gözleri sadece sarıyı görür olmuştur. bu yüzden de son dönem tabloları hep sarı tonlardadır. olacak o kadar pek çok açıdan burlesk örneği sayılabilir.

konuya geldim. bir arkadaşıma panik atak ve pa bozukluğu teşhisi konmuş, üzüldüm. izin verirse ona yardım ederim, daha yolun çok başında ki bozukluk demek için bile çok erken, henüz -kobay- olmamış. prozac'la başlamışlar ki tercih doğru. bu konuda maalesef benim diyen psikiyatrisi ve/veya psikoloğu garantili donumda sallarım. her halde okumadığım makale, kitap.. kullanmadığım ilaç.. yaşamadığım ilaç yan etkileri (prospektüsleri okuyun ama çok da dikkate almayın zira bu semptomların çoğu psikolojik olarak deneklerde görülmüştür.), biyolojik, fiziksel semptomlar.. panik esnasında yapılacaklar, sakinleşme egzersizleri, ıvır zıvır pek az kalmıştır. bu duruma, doktor ve kılıklıları hemen itiraz eder, e bu kadar okuduk derler. diyelim ki, on sene okudunuz. ben, bu mereti tam 1998 senesinden beri çekiyorum. panik atağı; dünyanın öbür ucundaki hostel odasında, tek başıma yaşadım. ayağımda yastık varmış hissi ile tekne güvertesinde kendime yabancılaşarak da yaşadım. hatta hiç tanımadığım bir ülkenin, hiç bilmediğim şehrindeki lokal barın tuvaletinde ''olum burada kalp krizinden ölürsem, insanlara bayağı bir külfet olur..'' deyip,175 nabızla tabiri caiz ise dehşete de kapıldım, çok korktum. yetmedi mi? 24/15 tansiyon ile acile gidip, doktor odasının kapısını da kırdım. hiperventilasyonu riga'da bir kavga sonucu düştüğüm hücrede de yaşadım..  ve son bir şey, aha sizlere bu satırları şu anda yazan da benim! bana bir halt olmadıysa, emin olun size de bir şey olmayacaktır. bunu aklınızdan çıkarmayın e mi?!

bu illette birinci kural, panik atak olmaktan korkmamaktır. önceleri zor gelse de, alışırsınız. atla deve değil. doktorlara saydırdım ama gerçekten sizi dinleyen bir doktorunuz olsun, ona geçen seanslarla ilgili arada soru sorun. böylece, sizinle ne kadar ilgili olduğunu anlarsınız. iş ticarete dökülmüşse, bir yerden mutlaka falso verir. hemen yüzüne söyleyin, kendisine çeki düzen verir. o size sen şöylesin/böylesin derken üste para bile alıyor. rahat olun. bu sizin hayatınız, hayatınızın bir bükülme oranı var. birkaç bükülmeden bir şey olmaz, daha yolun başında iseniz eski halinize geri dönersiniz. benim gibi geç kaldıysanız bir daha eski halinize dönmeniz biraz zordur. benim gibi geç kalmak derken; iki sene civarıdır. iki seneniz ağır bir şekilde bu illetle beraber geçtiyse, ve bu durum başınızdan geçmiş travmatik bir olaydan sonra ortaya çıkmış ise siz de eskisi gibi olamazsınız. zaten bir süre sonra; ''eski ben nasıldı ki?'' diye kendinize sorarsınız. mühendisçe; bir cetvel kırılmadan bükülür, sonra yine aynı yere gelir. ama cetveli hep bükmeye başlarsanız bazı bağlar kopar. bırakınca; azıcık itekleme ile cetvel eski yerine gelse de biraz garip olur. örneğin; düz çizgi çekerken bombe yapar. aynen bu hesap. tabi asıl sorun cetveli bu denli büken nedeni bulmaktır ki, nedenini bilirseniz; önlemini de alırsınız.

1998-2012 arasında çok pa yaşadım size bir ara top ten yapayım.. teslim olmayın, ona istediğini vermeyin, çemberi daraltmayın.. ve en önemlisi kaçınma davranışlarını kendinize kalkan olarak belirlemeyin. en iyi savunma hücumdur, bunun için iyi hücumcularınız olmalı.. her şeyin zamanı var. zamanı geldiğinde; all out attack :))

sakın haa.. benim gibi olmayın..
dileyin, inanın yardım ederim; hem de bez maksas (letonca bedava, demek;))

eyvallah.
Serhan.

15 Temmuz 2012 Pazar

yarısına gelmişim

selam blog, sana da üvey evlat muamelesi yapıyorum, kusura bakma. biliyor musun bazen tek bir cümle, insanı yazmaktan alıkoyuyor. söyleyenin çok da fazla umursamadığı bu cümle, kendine ''acaba ben kötü mü yazıyorum?'' sorusunu defalarca sormaya yetiyor. ben aslında biraz da bu sebepten dolayı yazmıyordum, biraz da üşengeçlikten belki. yazacak çok konu vardı, birikti. daha doğrusu birikmişti. yazıların, en azından benimkilerin bir ''son yazılım tarihi'' var. bu tarihe kadar yazmadıysam, yazının büyüsü kalmıyor, özelliğini yitirmiş gibi hissediyorum. çok kurcalanmış hikayeleri sevmiyorum, devrik cümlelerimin çokluğunun sebebi bu olabilir. 


telefonum çalmıyor. telefonumun çalmama sebebi, (artık) çok da aranılacak bir kişi olmadığımdan olsa gerek. bunun ''ne kötü! kimse beni istemiyor..'' şeklinde bir serzeniş olarak algılanmasını istemem. ben genelde, böyle konularda empati yaparım. ben olsam şöyle yapardım, böyle yapardım falan derim. gereksiz işler. bunu yapmamalıyım, hadi yaptım diyelim, asla dile getirmemeliyim. dün annem geldi. o yaşlandı, çok güçsüz, zayıf. geldiğinden beri yataktan çıkmadı diyebilirim. onun için endişeleniyorum, elimden de şu an bir şey gelmiyor. ailenin lanet erkekleri olarak onu bu hale biz soktuk. birbirinden aptal iki oğlu, iki tane bencil erkek kardeşi, bir tane ekstra large kocası, kendini peygamber sanan bir babası vesaire vesaire.. çok mutlu olmayı hak eden birini, özellikle de kadını mutlu edememek insana çok dokunuyor. hele o kişi annen ise. ve son umudu da bensem..


benden 15.07.12 tarihi itibari ile bir bok olmadı. kapıları zorlasam da, bazıları hiç açılmadı, bazıları ise hemen kapandı. çocukluğumda yaşadıklarımın beni bu yaşıma kadar zorlayacağını bilseydim, -ne yapıp eder- ölüm acısını bu denli içime kazımazdım. her gün, her saat, her dakika derken bir bakmışsınız ömrünüzün sonuna kadar anılarla yaşamışsınız. ben yarısına gelmişim bile..


eyvallah.
Serhan.



13 Haziran 2012 Çarşamba

Beklenti ve Realite

iyi sabahlar millet,


öncelikle; martıların bağrışması depremin habercisi filan değil. şimdi size kalkıp; olayın mitolojik yönünü anlatırsam, yazacağım yazının içine sıçmış olurum, biliyorum. ama buraya kadar gelmişsiniz, el mahkum özet geçeceğiz. eskiden bir deniz kızı ve balıkçı varmış, klasik aşık olmuşlar. yine klasik deniz tanrısı bu olaya taş koymuş, malum yüksek rütbelilerin işi hep taş koymaktır. ben, hiç şaşırmadım. ee işte bu deniz tanrısı, deniz kızını dalgalara hapis etmiş. bizdeki ÖYM hesabı, önce esaret altına alınmış deniz kızı, sonra kendisine uygun bir suç temin edilmiş. zavallı balıkçı da her yerde hatunu aramış, malumunuz bulamamış. gök tanrı, ''kızı bırak..'' demiş, deniz tanrısına. deniz tanrısı da bırakmış lakin, el çabukluğu marifet iki sevdalıyı da bu martı kuşlarına çevirmiş. açıkçası; bence işin içinde gök tanrı da var, ondan habersiz kuş uçmaz sonuçta, herif gökyüzünden sorumlu. yok; deniz tanrının tek başına yiyeceği halt değil bu olay. neyse, gök tanrı her birinden en az üç çocuk ;) istemiş böylece, martılar çoğalmışlar, kuş bakışı ne zaman bir sevgili görseler, çığlık atmaya başlamışlar. manyak olmuşlar tabi. genetik bir vuku. gerçi sabahın altısında onca sevgiliyi nereden de görüyorlar, bağırıyorlar orası muamma. belki de hissediyorlardır. 


çok enteresan bir adamım ben, siz merak etmişsinizdir diye ''martı niye sabahları kafamızı ziker?'' konusunu da şey ettim, üşenmedim. taam lan ben de merak ettim. ama istesem yazmazdım, kendim okurdum.. off aklımdan atamıyorum martıları. hala martılar hakkında yazmak istiyorum, problem yumağıyım olum. konumuza geliyorum, beklenti ve realite. bu yazı aslında inspired by beyza'dır. malum arkadaşlık, dostluk, akrabalık.. (sonuncusu bende yok ama, sizde var diye yazdım.) karşılıklı duygular barındırmalıdır. bir nevi, karşılıklı beklenti işte. önce bir bakın mevzu bahis kişiye; geçmişte size ne yapmış? kötü zamanınızda yanınızda olmuş mu? manevi destek sağlamış mı? maddi bir sıkıntınızda, elinden geleni yapmış mı? biri kafanızı kırmaya yeltendiğinde ne yapmış? heh kişilere göre sorularınızı şekillendirin ve beklentinizi cevaplarınıza göre oluşturun. şimdi de bu beklentinizi biraz düşürün, sağlam olsun. (mühendislik kuralıdır). 


''kimseden bir şey beklemem lan ben..'' kişisiyim, diyorsanız; hepten yalan bir psikolojidir o, geçiniz. çok denedim, biliyorum. herkes hatta herkez zamanı gelir, birinden ister-istemez bir şeyler bekler, duygudur bu. saklayamazsınız haa belli etmezsiniz, o ayrı. neyse bir de şu vardır; realite. atıp, tutmak, sallamak çok kolaydır. ciddi değilseniz, kız arkadaşınıza boş vaatlerde bulunmayın, tutamayacağınız sözler vermeyin. veya hatunsanız; ''lan olum sen böyle sadece hedefe kilitleniyorsun ya, ön sevişme filan hak getire.. öyle olmuyor bu..'' deyin. bu işler sırayla, aslında önce ben! allah'ın odunu deyin, hala aynıysa; kaçın.  vee maddiyat; çocukken küçük dayım, yılbaşı çekilişi öncesi şu piyango çıksın, sana araba alacağım derdi. halbuki piyango çıksa; haberim bile olmayacağı gerçeğini, büyüyünce öğrenebildim. lan bir şey deme bari, ama bu işler böyledir. insanoğlu gaza gelir bir an. bol keseden atar. siz, o gaza geldiğinde geçmişe bir bakın, soruları cevaplayın, sonra hevesinizi yavaşça yere bırakın, kendinize gelin. realite iyidir. nam-ı kemal ne demiş? ''hayalle yaşayanın götüne koyayım..''  demiş..


elbette insanlardan beklentilerinizi düşünürken, çuvaldızı da kendinize batırmayı unutmayın. ben ne yaptım olum x kişisine ki ondan bunu bekliyorum amk? diye sorun kendinize. vee tarafsız olun, yaptığınızı üçle çarpıp, x kişisinin yaptığını üçe bölmeyin emi okurlarım?


öperim gıdınızdan.


serhan.


not: martı olayının alıntısı buradandır. birazcık cıvıklaştırdım elbette.

5 Haziran 2012 Salı

Fenerbahçe için; hak, adalet ve hukuk.


selam,






yazıyı yukarıdaki linke tıklayarak okuyunuz lütfen. bu aralar pek iyi gözükmüyorum. e zaten ''bu aralar pek iyi gözükmüyorsun, Serhan..'' cümlesini çok işitiyorum, sorun yok. 19, yazıyla on dokuz! evet tam on dokuz tane duruşma geçti, 11 ay içinde. savcı efendi son duruşmada, savunmayı da dinleyip, mütealasını hazırlar diye beklemiştik lakin 260 sayfalık müteala çoktan hazırmış. muhterem, zaten -imece usulü- hazırlanmış doküman ile mahkemeye teşrif etmiş. sanıklar, savcı da burada diyerek, savunma yapmışlar. sonra garip bir müteala özeti okunmuş mahkemeye. savcı bey, 8-10 temmuz arasında bir zaman boşluğunda kalmış sanki. hani öyle ki; geçen temmuz'daki taraf gazetesi'nden ve benzer paçavralardan Fenerbahçe haberleri toplasan, sanıkları hiç tanımasan, savunmaları da iplemesen, konuyu da bilmesen, topu da KARPUZ ile karıştırsan ancak böyle SAÇMA-SAPAN bir müteala ortaya çıkarırsın. haa pardon bir de süper taraflı olman lazım çünkü Trabzon hakkında olanları da es-geçmen gerekiyor. vicdanını baya bir kenarda bırakan savcı bey'i tebrik ediyor, kendisine gittiği yolda başarılar diliyorum. selametle.


gelelim, 3 temmuz'dan sonraki halime. ışıklardayım arabada bekliyorum, yeşil yanmış, ben gitmiyorum, kornalar vs. bekleyin diyorum, peki ben niye gitmiyorum? Çünkü yanımda bir mini cooper durmuş, aklımdan ''Abdullah Başak bu arabaya sığmaz, Korcan'ın olmayan kız kardeşine alınan arabanın aynısı bu.. ahh oynanan hayatlar, 2.5 milyon dolar, çantaya da sığmadı zaten.. tu allah belanızı versin..'' derken, yeşil yanmış oluyor da ondan. Biyoner'den bahis oynasak mı diyorlar? yaa diyorum biz bu bilyoneri 1.05 oranlı FB-Sivas maçı için kapatmıştık, bununla da suçlanmıştık, yine allah belanızı versin be diyorum. karşımdaki konuyu kapatıyor zaten. Poyraz çıktı, esiyor diyorlar, benim aklıma palavracı gizli tanık Poyraz efendi geliyor oradan Yadigar Boğa'ya geçiyorum. Savcı Yadigar'ı da şikeden suçlu buldu yalnız. bilin yani. Berk diyorlar, savcı berk mi diyorum?!


satranç çağrışım ROK; aklıma kaniş köpeği suratlı, o çığırtkan herif geliyor, baransu geliyor, uslu geliyor. Balık yerken hamsi yemiyorum, o aksanı duyunca midem bulanıyor. arıya zaten alerjim vardır, görünce ispiyoncu arıboğan'ın suratı gözümün önüne geliyor. koska helvacısını görünce, aklıma diğer ispiyoncu helvacı geliyor. Mehmetali deyince o mıymıntı konuşmasıyla kas kafalı MAA önümde duruyor sanki, çekil be adam.. diyorum. annem, yazlıktan bilmem kim botoks yaptırmış dediğinde, gökten zembille! inen Belçika vatandaşı GS başkanı ve 20 milyon AKP seçmeni aklıma geliyor. son maçta yerde yatıp kalkmadıkları, beraberlikle şampiyon olmaları geliyor. polisin kışkırtması geliyor. ankara'da bursa tarftarına çıt çıkaramdıkları geliyor. 


parkta koklaşan köpekleri görünce, canım Melo ve Eboue'ye hoşt demek istiyor, yara bandı görünce Terim ve mimikleri geliyor. beyaz sayfa görünce, aklanın da gelin, paklanın da gelin diyen ex-Papermoon kardeşi BJK geliyor. TS'un kupa sapı şampiyonluğunu, sitesinden kutlayan Çarşı karşımda manasızca bağırıyor sanki. kupamizu verun diyen Sadri'nin TS maçında Semih'e saldırması, sonra her şeyi inkar etmesi geliyor. çevik deyince, biber gazı, cop geliyor. Çağlayan deyince ise suçsuzluğumuzu ispat etmek için başkan ve yöneticilerimizin girdiği duruşmalar aklıma geliyor. başkanın, ''açıklama istediğiniz başka husus var mı?'' sorusu kulağımda çınlıyor. lakin polis devletimiz bize bu suçları uygun görmüş, AiHM'e gitmekten başka bir çaremiz kalmamış. ona da bulurlar bir şey, seksen yaşında bile olsalar paşalar içeride. nedir bu kin? memlekette, sahte cdlerle özgürlüğünün elinden alınması ile tehdit edilebiliyorsun. gık diyemiyorsun. hatırlayalım, Aziz Başkan ne dediydi, gazetecilere; ''ne şikesi? memleket elden gidiyor.. hala şike diyorsunuz..'' Fenerbahçe aleyhine konuş, aileni göremezsin diyorlar İbrahim'e, tehdit ediyorlar. bunu yapan soruşturmayı devr alan savcı?! başka adamı, sen o kadar para etmezsin diyip, Fenerbahçe'ye şikeden dolayı transfer oldun zaten diyerek karakolda üç gün tutuyor, oradan yabancı şubeye götürüyorsun. zübük medya şimdilerde Emenike'nin fiyatını, attığı golleri haber yapıyor. ulan sizlerin yüzünden gitti adam, bari haber vermeyin allahın belaları. ama yıkamayacaksınız bizi olum. bu ayki duruşmada ÇOK KALABALIK bir şekilde sizlerle görüşeceğiz.


Sarı-Lacivert deyince; akan sular duruyor işte.. aklıma mütemadiyen Aziz başkan geliyor, ardından Metris geliyor. 60 yaşında adam, nelere göğüs geriyor? helal olsun diye düşünüyorum. Aziz Başkan'ın bu durumda olmasının müsebbiplerine çok ağır küfürler, beddualar ediyorum ve ülkemde; ''adalet hak ve hukuk'' kelimelerinin hele ki mevzu bahis FENERBAHÇE olunca hiçbir şey ifade etmediğini artık çok iyi biliyorum.




Dayanınız Başkan'ım..
sizi çok özledik.


Serhan.

28 Mayıs 2012 Pazartesi

sütçü

sevgili bilog çok doluyum olum, öyle böyle değil. öncelikle dindar nesil yaratacağız dediniz ya. aha da o kokuşmuş sütleri içirip, zehirlediğiniz, -güya- geleceğin dindar neslini temsil edecek olan çocuklar; bu eziyeti hayatta unutmaz. oy moy çıkmaz size onlardan. çocuk lan bunlar. o çocuklardan kaç tanesi tekrar süt içebilecek? insan psikolojisinden bihaber olan devlet büyüklerinden en büyüğü, tee slovenya'dan ''o sütler bitecek..'' diye demeç verirken, eğitim bakanı dinçer şahsiyet ve arınç beyefendi ise bu toplu zehirlenmeye, bir doktor edasıyla  ''psikolojik alerji'' tanımını koyuverdi. peki, nereden geldi bu içilmesi -farz- olan sütler? muamma, çok istiyorsanız buyurun kendiniz için. 


bu baskıcı zihniyetiniz sizi bitirecek, yoksa muhalefet; halohop tereyağlı-ballı ekmek..


saygılar,


serhan.

durup dururkenlerimiz

selam,

öncelikle bu bir yazı dizisi olacak. diğerlerinden farklı olsun diye böyle bi bok yemeğe karar verdim. geçen hafta benim için iyi bir hafta değildi. zaten geçen haftanın iyi bir hafta olmayacağının sinyalini bir önceki hafta vermişti. Letonya'da kaldığım zamanlar, kafayı bulup, kavga ettiğim geceler olurdu. baya olurdu hatta:) orada, buradaki gibi, silah-bıçak vb. gibi aksesuarlar pek kullanılmazdı. dövüşürdün işte, belki ağız burun dağılmış şekilde vodka içmeye durumuna bağlı olarak devam bile edebilirdin. ya sabah suu diye uyandıp, içtiğim suyun dudağımın bir kenarından aynen aktığını farkettiğimde, ulan serhan yine mi?! dediğim, sabahlar? dudak şiş, kalkarım ve aynaya bakarım. sol göz, biraz vücutta çizikler. o da ne? en sevdiğim tişörtüm, giyilmez durumda. eğer vaziyeti çok kötü değilse, spor için ayır onu. sporda eski şeyler giyerim ben. sonra duşa gir, kafanı şampuanlarken birkaç yerde acı. e buz koy. bir keresinde bir ay kadar doğru düzgün ağzımı açamamıştım, dışarıdan belli olmuyordu ama, yemek yerken, sorundu. çatlamıştı kafam.

bu yukarıda anlattıklarımın hepsi, fiziksel acılar, darbeler. bir çok kişi acıdan çekinir. acı yani bu, mazoşist olmadığın sürece durup dururken insanların oranı/buranı acıtmaları elbette ki hoş değil.  bu arada, senin -durup dururkenin- ile benimki bir olmayabilir. durup dururken aslında elastiktir. fazla çekiştirmeye gelmez, kopuverir. yalnız, bir kere koptu mu, kopmasına müsebbip eyvallahların hep karşına çıkar. derken bir bakmışsın, bu duruma alışmışsın. yastığa başını koyarken; aman hayatımda kız arkadaşım var, nişanlım var, annem var, babam var (ki liste uzar.) eyvallah demekle en iyi kararı verdim, diyerek uyumaya da alışırsın. peki ya karakterin?! kaç senelik karakterinin psikolojisi, bu yeni oluşuma ne der? ummadık bir anda; n'apıyorsun birader sen? diyebilir. gerçekten yeni oluşum, içine sinmediyse; cevap veremezsin, öyle kalırsın. psikoloji, adamla pis oynar. zorda kaldığında, zayıflıklarını hemen önüne koyar. herkesi kandırabilirsin ama, psikolojini (kendini) kandıramazsın. haa dediğim gibi, iyi günlerde ses etmez, o kadar.

ben, yastığa başımı anında koyup, uyuyamasam da; bunun sebebi miras kalan karakterime ihanet etmem değildir. pesimist bir adamımdır lakin, kendime bu konuda -ben bile-. bir şey diyemem. fiziksel bir acıyı, psikolojik olana ki buna suçluluk duygusu da denilebilir tercih ederim. acıyıp, geçmesi... sonra karşıma bööö diye... çıkmasından daha iyidir. bir sonraki yazı, kapanan kapılar..

devam edecek..

serhan.

5 Mayıs 2012 Cumartesi

çocuk gibi..

günaydın,

memleketi iç ettiniz, her gün mutsuz kalkıp, mutlu olmak için sebep aramaktan bıktım. her gün, şehit haberi okumaktan da bıktım. O ne isterse, ''hayt huyt zihniyeti'' ile olmasından ise çok sıkıldım. salak yerine konulmaktan bıktım. psikolojik alerji yapan sütlerin miniklere zorla içilmesine bakakaldım. o'nun yardımcısının ki bu modellerin alayı ulema olur; konu hakkında ve genelde her konu hakkında bildiğini, aslında bilmediğini! bizlere yutturmaya çalışmasından da bıktım. televizyondaki O ses, kabusum oldu. alnından, boynundan fırlayan damarlara karşı, türlü düşünceler dolaşmakta, beynimde. 

suratlarına bakılmazların, bakan olduğu, her demeç verdiklerinde şok olduğum insanlar, ayrıca arka karede pişmiş kelle gibi sırıtan yancılar; sizleri zerre kadar sevmiyorum. sadece işinize geleni yazıp, işinize geleni gösteren medyaya, yazarlara her gün ana-avrat küfür ediyorum. bunun adı mı demokrasi imiş? monarşik bir rejimi, demokrasi diye anlatmayın bize. kurduk ulan monarşiyi salaklığınıza yanın, din devletiyiz, polislerimizle ananızı belleriz deyin.. imalarınızdan da bıktık, direkt söyleyeceğiniz günler de yakın di mi? yetmez ama evet deyip, ailecek destek veren sanatçı serçeleri, ''güya'' yardım niyetine bizim paralarımızla -yandaş sanatçı kontenjanından- seyahatlere gidenleri, sesini kesip hiç tepki vermeyenleri, hainleri, çocuklar dağlarda ölürken teröristle masaya oturanları, silah arkadaşlarını satanları ve benzerlerinizi.. sizleri asla ama asla affetmeyeceğim. 

''en sevdiğim arkadaşlarım'' sıralamasının her hafta değiştiği bir çocuk gibiyim. çünkü en sevdiğim arkadaşımın ömrü, evinin önüne yanaşan, kırmızı bir kamyona yüklenen eşyaları görene dek sürüyor. herkes gider oldu mahalleden. boşalan daireye, bizlere hiç benzemeyen bir ailenin, bizlere hiç benzemeyen çocuklarının yerleşmesini uzaktan izlemek gibi bu değişim.  sadece çocuk ben; mahalle sanıyorum, ülkeyi. ''türküm, doğruyum''u bu sene ben okurum, son sınıfım derken, andımız artık okunmaz olmuş, ey büyük Atatürk..! diye bağırmak yasaklanmış. zaten  ben de artık son sınıf değilmişim, o da değişmiş. mahallemiz, kesinlikle yaşanması eğlenceli bir yer değil artık! diye ağlayan bir çocuk gibiyim.

Fenerbahçe başkanı Aziz Yıldırım'a yapılan hukuksuzluğa, sırf mevzu bahis Fenerbahçe olduğu için sevinenleri gördükçe içim acıyor. ulan allah belanızı versin be. 60 yaşında adamın hapishanede yatmasına sevinen hazır kindar bir nesil verdiniz, O'nun eline. yetiştireceğiz dediydi, ''meğer elimde hazırı varmış..'' diye avuçlarını ovuşturuyordur şimdi. geç olmadan, kendinize gelin. keşke Aziz Yıldırım kadar inatçı ve dirençli olsaydınız da memleketi bunların ellerine bırakmasaydınız. acı ama gerçek sizler, bir FENERBAHÇE kadar olamadınız. bu baskıcı rejime dayanma sebebim; Fenerbahçe'nin hala ayakta olmasıdır. allah başkan'a kuvvet ve sağlık versin. dayanınız, az kaldı.

son cümle; Başkan'ım bu böyle gitmeyecek; parti kurun, oy verelim..

görüşürüz.

serhan.

2 Mayıs 2012 Çarşamba

çocuk olmak

selam gençler,


film izlemek çok güzeldir, ben severim. her şeyin aşırısı zarar demişler ya, film izleme olayının da aşırısı zarar galiba. filmlerin sonlarını aşağı yukarı tahmin eder oldum. aynı haltı ister istemez hayatıma da uyguluyorum, açıkçası -önceden olacakları biliyorum- diyebilirim. genelde de yanılmıyorum.


çok garip yerlerde bulundum sayılır. öyle pek sıcak kanlı insan olmasam da, belirli bir seviyedeki davetkar topluluğa da hayır demem. insanlara çok bayılmam ama şans vermemezlik yapmam. bunun asıl sebebi; aslında bizzat kendimdir. zor bir adamım, ağzım pis laf yapar, istediğim bir şey varsa genelde alırım. alamazsam da beklerim, sabırlıyımdır falan filan. millete dert olmak istemem, kendi kendimi de oyalayabildiğimden; taşları yerinden oynatmaya gerek yok diye düşünürüm. taşlar oynamak isterse e, sonuçta taşlar tek başına yerinden oynamaz, illa duramamış; bi' dürtmüşsümdür ben onları. çok eski bir arkadaşım vardı(r), adı ahu. bana hep samimiyetsiz der. mesafeli durduğum için böyle diyormuş. ben de her defasında tebessüm ederim ama hiç neden böyle davrandığımı kendisine açıklamadım. kısmet bu güne imiş, anlatıyorum. biz 10 kişilik bir arkadaş grubuyduk. (90lı yıllar) aynı yazlık sitede kalır, günlerimizi beraber geçirirdik. aramızda zaman zaman tartışmalar, beklenmeyen durumlardan mütevellit bazı bölünmeler de olurdu. çocuktuk, gerçi insan her yaşta çocuk olabilir hatta olmalı da. daha mühimi -nerede çocuk olunmayacağını- bilmek bence. 


konuya dönelim, tartışmalar kimi zaman benimle ilgili, bazen rahmetli evren'le, bazen dinç, burak veya mert ile ilgili olurdu. kerem'i de unutmamak lazımdı. ikili oynardı. ben, konuyu uzatmaktan yana olmazdım, birbirimizle dalga geçerdik belki ama o orada kalırdı. bazılarımız, diğerlerine daha az cevap verebilirdi.ama onlar da diğerlerinden daha iyi başka bir aksiyon yaparlardı. ahu ise tartışmayı uzatabildiği kadar uzatır, yanına toplayabildiği kadar da mürit toplardı. hele ki azıcık haklıysa, hemen küser bildiği -ne var, ne yok- varsa ortaya dökerdi. onun erkek versiyonu da dinç'ti. bu arada asla mürit olmadım. ve bir gün geldi; o koyduğum mesafeyi asla aşamadım. sonra samimiyetsiz adını aldım.

çok geceler yalnız kaldım. hiç tanımadığım bir düzine insanla aynı odayı da paylaştım. arada bakardım; tedirgin uyuyanları görürdüm. hostellerde kalanlar bilir, açılması kolay kasalara özel eşyalarınızı vs koyarsınız ve kilitlersiniz. o kasaları hiç kilitlemedim, pek de bir bokum yoktu zaten. biri bir şey alacaksa, kasmaya gerek yok; onu o dandik kasadan her halükarda alır, diye düşünürdüm. 


düşüncemin yanına da emanettim..


eyvallah.


Serhan.


not: hayatta bir bok öğrendiysem, o da; nerede ve ne zaman gideceğimi bilmemdir. 

28 Nisan 2012 Cumartesi

ne olursan ol..

selamlar, 


geçen malumunuz konya'ya gittim, gittik. süper ötesi günler geçirdik ama şimdi buradan anlatsam; anlamazsınız alaca-bulacalar. kızmayın ama öyle yaşamak farklı. şimdi size fritözü kızdırmak için ona bol bol küfür ettik, kulak gibi çıkıntısı var onu çektik, aşşağıladık filan desem.. gülmezsiniz ama orada olsaydınız gülmekten etli ekmek kusardınız. neyse; konya'ya gitmişken mevlana türbesini ziyaret etmemek pekala olurdu ama işte çoğunluğa uymak lazımdı. atılgan'a atlayıp, otogar mevkiinden, türbeye doğru gittik. 23 nisan'dı iğne atsan yere düşmez değildi de kalabalık vardı. 


mevlana, ne olursan ol gel.. demiş miydi? bu söz aslında onun sözü değilmiş. bence de değil açıkçası. türbeyi hızlıca bir dolaştım, sakal-ı şerifi koklayıp ağlayan insanlara vardı, onlara baktım lan manyak mısınız diye sorasım geldi. inanıyorlar abi, bizim siyasilere inananlar bunlara haydi haydi inanır diyerek ses etmeden dışarı çıktım. sigara yaktık orada sigara içilmezmiş?! aramızdan şehzade lakablı hazır cevap zat, hani mevlana hoşgörülüydü, nerede bu hoşgörü yahu? dedi. ehehue güldük ama uzatmadık. bu arada rahmetlide iyi boy varmış, giysisini gördüm, bana omuzdan olur da kollar ve boydan hayli uzun gelir. ne olursan ol, gel.. haa?! yok işte öyle değil o muhabbet. mutfağın kapısında bir yazı vardı, oradan okudum. 


girişte solda bir seccade var orada mesnevi olmak için önce üç gün (sanırım) aç bi' ilaç zamanını geçiriyorsun. uzak doğu dinlerindeki gibi maksat nefisini köreltmek. heh üç gün basit de mi? sonra eğer bu üç günü geçirip, usta ben bu işe baş koydum, yaparım.. diyorsan bu sefer bozulmamış 1001 gün seni bekliyor. kim bilir nice imtihanlardan geçiyorsun, nelere göğüs geriyorsun? 1001 gün be usta, anlayacağınız; ne olursan ol gel.. kısmı doğru olsa bile, hesap şu, herkese sınava giriş serbest ama ODTÜ makineyi kaç kişi tutturuyor? önemli olan bu. zira bu 1001 gün içinde seni, üstlerin, artık nasıl denirse; usta mevleviler, hocalar takip ediyor ve sonunda kararlarını veriyorlar. aha sabah bir bakmışsın pabuçların sokağa bakıyor. bu hadise, ''geldin ama, anladık ki senden mevlevi olmaz. zaman; buradan ayrılma zamanı delikanlı..'' anlamına geliyor ve tarikatı tez elden terk etmen isteniyor.


işte dostlarım, uzaktan davulun sesi hoş geliyor lafı ne kadar da doğru?!  ne olursan ol gel.. ama o olabilme ışığı yoksa içinde, git.. tıpkı hayat gibi. hayata da geliyorsun, kimi başarı hikayesi, kimisi ise başarısızlık abidesi..


o değil de, kuzu çevirme de yeseydik tam süper olurdu.


eyvallah.


Serhan.

9 Nisan 2012 Pazartesi

amatör küme topçusu

selam,


bu gece ve çok geceler uzatmaları oynadığımı düşünürüm. bunu ne zaman sesli söylesem, ne uzatması be pesimist herif? daha ilk yarıyı oynuyorsun.. derler. onlar,10. dakikada sakatlanıp, kariyeri biten futbolcu görmemişler, bilmiyorlar. ayrıca ya maç 90 dk değilse? belki maç 45 dakikalık, kim bilir? diyelim ki maç 90 dk; 11 kişilik futbol takımında bile 8-9 kişi bu sürenin sonuna kadar oyunda kalıyor. fizik gücün düşerse; bu sefer seni, hoca oyundan alıyor, duygusallığa yer yok. takımda senden iyi durumda olanlar var ve zaman ilerliyor. kısacası kendini göstermen için gerekli olanları, belirli bir zaman aralığında öğrenmek gerekiyor. geç öğrendiğinde ise, sadece öğrenmiş oluyorsun. işte az önce okuduğunuz cümle adamıyım ben; belki daha yolun başındakilere, geç öğrendiklerimi anlatarak yardım edebilirim. ama söz vermiyorum. söz vermeyi de sevmiyorum zaten, çünkü kendime itimadımı sarsan ruh hallerim mevcut.


diyelim ki, zamanında öğrenmen gerekenleri öğrenemedin; 1.lig sana fazla, ikinci lige gitmeni tavsiye ederler. ve derken üçüncü lig. çok kolay gol yapacağın pozisyonları harcarsın çünkü artık en kötüsü olmuş durumda, kendine güvenini kaybetmişsindir. bundan sonrası çok güç. her ne haltsa işte! konuya benim açımdan bakarsak, bu hayata başlarken; hayalim birinci ligdi. hatta birinci ligde tanınmaktı. şimdi ise, amatör kümede yedek soyunuyorum. sanırım önümüzdeki senelerde -ibret-i alem- için, meyhanelerde iki kadeh içtikten sonra 20 metreden attığı golü, 30 metre yapan, bakınca görülmeyen, dikkatlice bakıldığında flu, dibime gelindiğinde alkol kokan, pek konuşmayan, mutsuz bir zat olacağım. bu halde birinin hayat tecrübelerini dinleyecek pek de fazla kişi çıkmaz nasılsa. gidişatım bence bu yönde, kapılar kapanıyor, üstümde bir şey yok, rüzgar her geçen gün daha sert esiyor.


yazının futbol kısmı, Albert Camus'nunki gibi bir yaklaşım oldu, intihal yok asla! ben intihal yapmam. hiçbir şey çalamam, çocukken herkes bir şeyler çalmıştır eyvallah, ben de denedim yalan yok. lakin, çala çala çokoprens çaldım. namusuz şey ben yürüdükçe hışırdadı, e sonunda da enselendim :) Arsen Lupen kariyerim de başlamadan bitti. bundan sonra ne olur bilemiyorum. yoruldum, resmen; güneye gidip, pansiyon alıp işletme yaşında hissediyorum kendimi, emekli gibi. ama emekli değilim. zaman mefhumu olmadığında, insanlar zamanı tarif edermiş. entel'in o yazısı beni etkilemişti. iyi bir blogger o, hatta en iyisi. lafı geçmişken, onunla bir bira bile içemedim. hatta öyle bir şansım da vardı, kullanamadım.


ben, hiçbir zaman çok bir bok başaramadım. sadece iyi bir aktörüm sanırım, işte o kadar. insanlar da beni başarılı zannediyor, iyi mi? yok lan gerçek bu.. deyince de, alçak gönüllülük yaptığımı sanıyorlar. yapmıyorum. belki de insanlar da anlıyordur hatta kötü de bir aktörümdür, ses etmiyorlardır. her şey mümkündür.


haydi kalın sağlıcakla.


ser.

15 Mart 2012 Perşembe

ortaya karışık yazarım

Hello,

Gözüme bir şey kaçtı, üstü üste yıkadım ama çıkmadı bok yiyen ve evet, sonunda kaşıdım. Tahriş oldu gözüm, gözüm. İkinci gözümü size dedim, -ciğerim- gibi sevgi sözcüğü olarak. Zaten bu aralar kendimi; ‘ayakkabı kutusundaki bozuk et gibi hissediyorum..’ o ne lan, demeyin zira ben de bilmiyorum. Aslında bu cümleyi çaldım ben, arakladım, intihal yaptım. Tamam kafanız karışmadan bu paragrafta olmadı önümüzdeki paragrafta herşeyi toparlayacağım, sakin. Geçenlerde Mecidiyeköy’deydim, korsan 3-5 tane kitap aldım. Paranın üstü kalmasın diye, tarzım olmadığını bile bile ‘S*ktir et’ adlı kitabı da aldım. Ulan hep bu bakkalların yüzünden; çocukluktan beri, bize para üstü yerine çiklet, çikolata, gofreti dayadılar, sonuçta -küsurat gördüm müydü, yuvarlayan bir nesil- olarak yetiştik. 

Evet, mevzu bahis cümle, o salak kitaptan işte. Ayrıca, kendimi en son hissedeceğim şey, -ayakkabı kutusundaki bozuk ettir- herhalde. hem bizde bozuk et pek olmaz. Ekmeksiz yersin ama yine de o eti yersin. Yemezsen, beş kardeş gelir, sokağa çıkma yasağı konur, Atari bile kaldırılır, hiç olmadı joystick saklanır. bu yaşananlar tecrübeyle sabittir. Kısaca o eti yemek herkesin hayrınadır. Et kemiklerinden de çorba yapılır, atılmaz. Kimyasal bulyonlara on basar. Olmadı onlar makarna, sebze ile haşlanır, evdeki kalmış ekmekler de tencereye konur, mahalledeki köpeklere verilir. Belki kafamızı çok secdeye komadık ama aha da böyle yetiştik. Ee zaten yetişkinsen, harikulade bir ekonomiye sahip ülkemizde kilosunun 40 TL olduğu bir yiyeceği ya alamazsın ya da alır, mangala atar, afiyetle yersin.

Gördüğünüz gibi; S*ktir et adlı kitabı almayın, siktir edin bence eheuheu. Ya da alın amk bana ne?! Çevirmen de zıçmış olabilir tabi burada, belki de öyle bir deyim var. Orjinaline bakmak lazım da, ben heç bakmayacağım. Konuyu değiştiriyorum. ilaçları çarpı iki yaptım, mevsim değişiyor ya malum panik ataklar arttı. Hatta, bi’ yarım xanax daha çakayım, resmen çalışmıyor olum ilaçlar. Siz siz olun bu ilaçtan uzak durun. pis bağımlılık yapar, külfet. Kaldı ki yan etkileri daha ileride çıkacak. O da ilerisi olursa:S Oldu diyelim, amca oldum; ''Şu amcaya soralım, amca saat kaç? Saat kaçtı ehueu..  Şii, çocuklar şişe desenize.. git duvara işe heuehe.. Amca salyan akıyor ıyk, esprilerin de bok gibi.. Öyle deme lan! adam kafayı yemiş işte, yazık..'' Limitsiz smile kullanıyorum film indirirken, istisnasız kesiliyor, dünyanın parasını bayılıyoruz yine de olmuyor. Aradım hatlarımız eskiymiş, halbuki değişti buranın hatları. Tavuk mu zkiyonuz lan siz? Aklıma gelmişken, Lenovoların klavyeleri çok boktan. Ucuz mal tabi, G550. Yazarken atlıyor, atladığı gibi bazen de dünyanın cümlesini siliyor. Şirketteki de böyleydi. Almayın bu markayı. Adam gibi para biriktirin yoksa bekleyin biraz daha.  Burayı da tüketicinin erkan abi’si koşesine çevirdim yalnız.

Bazı insanlar vardır. Sana ihtiyaçları olduğunda basbas bağırırlar, feci davetkar olurlar ama keyifleri gıcır ise ortada görünmezler, görünseler de davetkar olmazlar. Ek olarak, onların davetine sokayım. Bu olayı şeye benzetiyorum, asansörde kalmış feryat figan bağıran ama normalde zorla selam veren, seni görmesine rağmen sokak kapısını tutmayan yavşak komşulara. Bırakın, o ibneler de kalsın asansörde. ekistra bir gıcıklığınız varsa, duyacakları şekilde -inşallah halatlar sağlamdır- da diyebilirsiniz. Güzel olur.

Eyvallah.
Serhan.

7 Mart 2012 Çarşamba

ilişki

şu anda okuduğunuz her kelimeyi, ben de şu an düşünüyorum, taze. oyun çıktı ilk bölümü geçtim. fena değil. ne oyunu? diye soran olursa, geçen bahsettiğim oyun. iyi oldu. eskiden olsa bu kadar sevinmezdim, zaten şimdi de sevinmiyorum, kafam çok dolu olduğundan ne bok yediğimi bilmiyorum. bu davranışın başka bir ismi var aslında ama genel olarak -sevinmek- diyelim biz. teaaa liseden funda mesaj atmış, bloguma denk gelmiş. vakit ayırıp cevap yazamadım ama yazacağım. evlenmiş, çocuğu olmuş. hayrını gör... yok lan başka bir şeydi. allah bağışlasın evet. hayrını gör ne be:))?!


hani beğendiğiniz kızı bir yere davet edersiniz de gelmez ya; gelmez gelmez eyvallah ama mesela çok yakın bir yere davet edersiniz, o yine gelmez. ama gelemem, inan çok özür dilerim... ilayda'nın bana çok ihtiyacı var, annem, babam hatta yengem vs diye sittin tane bahane uydurur. çünkü bir gün gelecektir. o bir günü korumak içindir, hep bu uyduruk bahaneler. allah belanı versin dersiniz içinizden. hak eder bence. daha sonra bakarsınız ki, birkaç tane zibidi ve cool görünümlü gerizekalı tiplerle ki bunlar; -yedi kere sekiz eksi sekiz sorusuna- anında cevap veremeyecek derecede IQsu düşük orospu çocuklarıdır. işte ne haltsa onlarla anasının damına gitmiştir, yeni gelmiştir. zira yine olsa, hemen yine gidebilir. dök benzini, ver çakmağı. böyle hatunları siktir edin olum. tersi de geçerlidir herhalde, bilmiyorum. kadında, erkeği manyak etsin diye yaratılmış olan -aslan burcu- bu boku hep yer. elinizi kana bulamaya inanın gerek yok. 


evet, yukarıda aslan burcu kadınının harikuladeliğinden bahsettim size. neyse önemli değil. geçti zaten. ayrıca kuzenim beni hiç tanımıyor lan. ne garip. ona da aynı şeyi söyledim zaten ben de bir yerden duymuştum. aslında her dediğimizi teorik olarak bir yerlerden duymuyor muyuz? ya da okumuyor muyuz? cevap evet. aslı vardı. onunla konuşmayalı da bir yıl oldu. ona da böyle sinir olmuştum. ilkokul arkadaşım aslında, neyse. kuzenime dedim ki, kuzenim kız; bak kızım, benzersizlik iyidir.. çeşit olur. sanatçı kesimden, kendisi bir moda fotoğrafçısı. arkadaşları sanat çevresinden kıl, tüy böyle biraz da marjinal tipler. ee bakıldığında kuzenim de öyle. aslında kıl ama; bana kıl değil ya da alıştım. marjinal bak, bana da marjinal. konuşmaya dönüyorum; ee sen böylesin, seçtiğin adam da aşağı yukarı seninle aynı. ikinizin de çenesi düşük diyelim konuşacaklarınız üç ayda biter lan.. dedim onayladı. hayret bir şeydi?! normalde onaylamazdı. bu tip ilişkisi olanlar; ilişkim niye yürümüyor? diye sorar. yürümez evladım, ilk başta aa ne güzel aynı şeylerden hoşlanıyoruz. dersiniz ama yok yavrum siz aslında aynısınız. insan kendinden sıkılıyor yeri geliyor. ben, benim aynım olan bir kadınla yapamam, eririz, biteriz zaten orası ayrı ;) o başka olaylarla ilgilensin, keza ben de. sonra bunları birbirimize hararetli hararetli anlatalım. konu bitmez, hep konuşacak bir şeyler olur. ne güzel di mi?


allah belasını versin bu gasteciler cemiyetinin. uzun uzun anlatamayacağım şimdi. bu hafta güzeldi. zamanı çekiştirip, geçen güne düğüm attık. eyvallah düğüm çözülür belki ama üst üste birkaç tane attık mı, sağlam olur. yani umarım olur. çok yoruldum ben saat de 6:50am oldu. off sıkıntı bastı zaten bu cümlelerin sonuca varacak takati de yok. yarın evet, bugün body yapmam lazım. 


görüşürüz.


serhan.

2 Mart 2012 Cuma

delikanlılık

hi there,


dün bir oyun indirdim, -adventure- tarzı dediklerimizden, hani böyle yerdeki ipi alıyorsun, önce masadaki konserve kutusunu boşaltıp, sonra bu ipi o kutuya bağlamaya çalışıyorsun zıınkkk olmuyor, sonra duvardaki çiviyi söküyorsun derken çekiçle konserve kutusunun iki tarafını delip, o soktuğumun ipini bir şekilde konserve kutusuna bağlayıp, iki kare önce geçtiğin kuyudan su çekip, o suyla nescafe üçü-bir arada filan yapıyorsun ya, öyle kaffa çalıştıran cinsten bir oyundu işte. ama ne oldu? indirmeden ''works perfectly'' yorumlarını okumama rağmen çok affedersiniz amına koyduğumun oyunu çalışmadı. yılmadım, .rar uzantılı olanını da indirdim o da çalışmadı. niye çalışmadı layyn bu oyun? o kaddar da heves etmiştim halbuki. herkese şapır şupur, bana niye hep yarabbi şükür? ek olarak yarın Gençler maçına da bilet yokmuş zaten. moral felağn kalmadı sevkili okur, akşama rakı mı içsem acaba?


şimdi ben 5 kasım tarihi itibari ile tam olarak 35 yaşında olacağım. ama 35 göstermiyorum, maks 30. zaten ben 25 iken de 20 gösterir, 16 iken 13. 13 iken; bakın burası çok önemli 9-10 gösterirdim. malumunuz 13 yaşındaki çocuklar ergenliğe adım atarken benim hiç öyle bir niyetim yoktu. ebeveynlerim bana çaktırmamaya çalışsa bile, evde genel olarak; ''eyvaahh bu herif büyümeyecek galiba'' kanısı hakimdi. 25'ten sonra büyüdüm. hani şimdi bakınca sağlam herif, koydum mu oturtur fikri kafalarda oluşuyor ya; heh yıllarca sınıfın en kısa boylusu ve tıfıl olanıydım olum ben. ama sonra işte vitamindi, balık yağı idi, sipordu derken büyüdüm. ''Thanks God'' diyoruz tabi burada. lakin o tıfıl halimle de pek kimseye eyvallahım olmazdı. onu da belirteyeyim.


neyse, diyeceğim şudur ku, delikanlılık mühimdir. bu olayın cüsse ile vesaire alakası yoktur, hele sopa yemekle hiç alakası yoktur. şimdiki genç kızlarımız bu durumu es geçse de önemini ileride anlarlar. bu arada sinir olduğum bir olay da; her anadolu çocuğu ülkemizde otomatikman delikanlı ilan edilir. böyle bir kaide yoktur, pekala istanbullu adamlar da gayet delikanlı kişiler olabilir. ayrıca çocuk zengin diye bazı ortamlarda, özellikle arkasından atıp tutarlar, bu işin maddi durum ile de bir alakası yoktur. heh nasıl anlaşılır bu durum derseniz? cevabi çok basit;


Rakı masasında anlaşılır :))


haydi eyvallah.


Serhan.

22 Şubat 2012 Çarşamba

uykuda ölüm/sevgi

hello,


sabah, daha doğrusu sabaha karşı uyandım. içeride, dedemin; -tosun, burada yatsın, evin en güzel odası bu!- dediği ama bana ait olmayan odada uyuya kalmışım. zaten dedemin ertesi gün, -lan tosun ne diye burada yattın?- diyebilitesi olduğundan orayı mesken edinmeye gerek yoktur. o odada, salonda -sofi- adını verdiğim, TR'ye geldiğimden beri üstünde uyuduğum divandan çok rahat bir yatakta uyumuştum. kendimi pek dinç hissetmekte, hani spor salonu açık olsa gidecek, iki body yapacak vaziyette idim. sonra içeri geldim, interneti kurcaladım, torrentcan'dan istediklerim de gelmişti. harikulade idi, hedefimde ''şeytan dövmeli kız'' adlı film var, bugünlük. yazıyı bitirince aynen o yöne doğru kayacağım. 


twitter'a göz attım, kimler nörüyormuş onlarla ilgilendim. nörüyon ne lan?! ne kadar da iğrenç di mi? yazlıktan bir arkadaşım derdi, nörüyon? cevap olarak ne denir ki amk? neyse ben genelde, iyi miyi bir şeyler derdim. sadede geliyorum, bu arada saat 6:00 oldu, çünkü kalorifer yandı. borular ses yapıyor, oradan şey ediyorum yoksa ısıya süper sonik duyarlı filan değilim. tam burada -yıl olmuş 2012- geyiğine acayip girilir aslında emma ben girmiyorum. kalorifer sesi bir derece, lakin gecenin bir yarısı plastiğin geri çekilmesi sebebi ile televizyondan çıkan 'çaaattt, çuttttt' seslerinin amacı nedir lan? bence bu sesin kesin 3-5 leşi vardır, düşünsenize herifin kalbi var; gece yarısı uykusundan çaat çuuttt paat.. sesleri ile fırlayan adamcağızın hııınk.. ilacımm vs. derken tahtalıköy biletini cebine koyar. 


arkasından, akraba-i umumiye;


-ayy ne güzel ölüm? uykusunda huzur içinde gitti rahmetli.. herkese nasip etsin bık bık bık.. 
diye yorum yapar. nereden biliyorsun huzur içinde gittiğini? hayır, söyledi mi giderken '' semiha, ben huşu içinde gidiyorum mu dedi?'' heç, atıyonuz amk bilip bilmeden.. neyse Allah rahmet eylesin.. bizim memur evinde daha LCD yok, sahi onlarda da aynı ses çıkıyor mu? çıkarıyorsa almayayım.


ben ne diyecektim lan? kaffam karıştı. hah sevgi. evet sevgi var ya, sabah kalkmış, rutin veya işte her gün ne halt yiyorsanız, yine aynısını yerken, bir boşluk olur ve düşünürsünüz; o anda aklınıza sevdiğiniz biri gelir ama aklınıza hep o geldiğinde, verilen tepkiyi vermez, beyniniz, kalbiniz. onun adını duyunca -hoooppp- olan içinize, bu sefer tık etmez. yanlışım mı var ki?! acaba diye düşünür, tekrar denersiniz. cık yine bir şey olmaz. bu sevgi bok yiyeni; birikir birikir birikir ve gerekli değeri görmediğini anlayınca bir anda yok olur. kısacası diyeceğim şudur ku; ''sevgi bitebilir..'' dikkat edin. belki seven, belki sevilensinizdir; gönül ikisi de olmanızdan yana elbette. ama sevgiyi, öyle pek başı boş bırakmaya gelmez. sonra dönüşü de olmaz, rolleri değişirsiniz. benden size naçizane bir ruh hastası tavsiyesi, sevildiğinizi bilin lan, bızıklamayın karşınızdakinin size olan sevgisini.. ben diyeceğimi dedim, gerisi size kalmış. unutmadan; öyle her uykusunda ölen de huzur içinde ölmez, unutmayın ki; aşağı yukarı her hanede çatlayan patlayan bir televizyon mevcuttur.. nihahaha..


haydin, eyvallah..


serhan.

8 Şubat 2012 Çarşamba

tedirgin

selam monçlar,


öncelikle paragrafımıza; -işteki ilk günüm- konulu yazımdaki ya da bir öncekinde -öğhk- kutucuğunu işaretleyen yavşaktan başlayalım di mi? yazı, süper olmayabilir ama -öğhk- derecesinde de değil. okumadan, senin gibi piçler o kutucukları işaretleyerek eğlensin hatta eylensin diye komadık lan onları oraya, hanzo. neyse konumuz, tedirginlik. ben Tr'ye geldiğimden beri zati, eski arkadaş ortamımdan pek kimseyle görüşmüyorum. twitter'dan felağn arkaaşlar buldum kendime, maçlara gidiyoruz, eğleniyoruz. onun dışında da kendimi meşgul edecek hobilerim mevcut, bir sıkıntı yok anlayacağınız. twitter demişken beyza var mesela harbiden on nümero hatun. onunla çok gülüyoruz. okan, bülent, tolga, onur, nurten, seda, selin, puzzy ve tuna onların da nereden baksanız kafadan bi' sekizleri var, ehi. 


tedirgin olayını irdelemek, bu paragrafa nasipmiş. geçenlerde; eski ama eskiden çok samimi olmadığım bir arkadaşım bana; ''olum seninle çıkınca ''tedirgin'' oluyorum ben..'' dedi. aynen böyle; ne eksik, ne fazla. ben de ''hı mıı, öyle mi?'' filan dedim. sonra düşündüm de hiç onu ziklememeye karar virdim. eheh konuya böyle bodoslama girince, üzüleceğim sandınız de mi? yoo harbiden zerre kadar etkilemedi beni. bu davranış; herkesin kafasının bir dünya olmuş yemeklerde, partilerde, ertesi gün ne olup, bittiğini birazcık! da kendinden katarak anlatan o gecenin ayık adamlarını aklıma getirdi. hiç de haz etmem, bu vatandaşlardan ben. 


serhannnn; var yaaaa sennn düüünnnn..
eee amk ne oldu dün?
olum sen var ya kıza neler dedin lan, bayağı bozuldu..
yapma yaa. ne dedim ki acaba?


aha böyle modelleri hatırlattın bana lan sen. ben zaten bunlardan uzaklaşıyordum. seninle bundan sonra da pek işim olmaz. bu arada yukarıdaki konuşmadan da bir bok çıkmaz. kıza en fazla, birazcık bel-altı iltifat etmişimdir. olay budur. tedirginmiş, lan sen de fazla rahatsın ona bakarsan. hani kolundan hatunu alsalar, gönlü vardı gitti abi.. diyeceksin zübük..


neyse havalar düzelse de deplasmanlara gitsek, cümbür cemaat. haa bir de ben iş bulayım la, düzgün bir şey. bir önceki aynen belirttiğim gibi hikaye çıktı. haydi yavrum kemik, bu hafta iki görüşmem var.


öperim sizleri.


serhan.


not: onurcuğum, öyle bir anda ortadan kaybolmak yok. annen senin telaşından, şöyle ağız tadıyla maç öncesi -sulu- nazlı biralarından içemiyor ;)