24 Eylül 2011 Cumartesi

-mor elbiseli kadın- #1

günaydın okuyan güruh,


başlarken -böyle- olacaklarını; biri hiç bilmiyor, diğeri de sanmıyordu. ilk seferinde nefesleri, nefeslerini yadırgamadı, zaten bunu saklamadılar. sonrasında; erkeğin terlemesine, kadın içinden -bu kadar güzel terleyen erkek olur mu?!- diye düşündü ve adamı öptü ve tadına baktı ve ısırdı. sonra her defasında bunları tekrarlar oldu, sanki yeni bir şeymiş gibi? -temiz ve erkeksi, tuzlu ama güzel- gibi mi? yeniydi gerçekten. ikisinin de gözleri, gözlerine baktığında diğer objeler blur/flu olmaya başlıyordu. hep böyle mi oluyordu? erkek tutkulu, seksi. kadında belki daha da fazlası. akşamlar, günler ardı ardına geçmekteydi ve her ayrılışta biraz daha güçlenen -kadınla erkeğin arasındaki bağ veya artık her ne ise- pek de öyle basit bir durum değildi, zihinsel işgallere başlamıştı bile. 


kapıdan çıkan biri özlenir miydi? belki. ya kapıdan çıkan birinin, onu özlemesi peki normalde de -özlem- böylesine çabuk mu ortaya çıkardı? belki. bu soruların cevapları belki yerine, -evet- ise; işler gerçekten karışmıştır ki evet, karışmıştı. kadının önceleri adamı görmemek için yarattığı bahaneler, yerini adamı görmek için yapılan planlara bırakması, kadını korkutuyordu. ikisi de bu denli bir ten uyumu beklemiyordu belki, lakin burada -ten uyumu- kelimesi oldukça masumane kalmakta idi. kadın neden? demez olmuştu ki adam da; kadına zaten hiç neden?! dememişti. inanması güç, tasviri pek müstehcen sevişmelerin bitişindeki sevinç çığlıkları otuz senede hiç bu kadar yüksek olamamıştı. hiç kimse onun kadar muhteşem değil, diyordu adam. bitişindeki mi dedim? bitişinden hemen sonra yeniden yükselen şaşırtıcı! sevinç çığlıkları, kadının adama defalarca -seninim- demesine sebep oluyordu. ilk olduğunda; kadının yüzündeki şaşkınlık, hayranlık, utangaçlık, mutluluk karışımı ifade adamın gözünün önünden gitmiyordu. dirty-talk favorileriydi, kuralsızlığın dile vurumu işte. kısa bir aradan sonra, tekrar başa dönen döngü(ler) ancak acıkmaktan dolayı veya iş yüzünden zoraki durabiliyordu.


dirty talk, zaman zaman espriler, gülerek devam eden sevişme saniyesinde çok vahşice bir hale bürünebiliyordu. bu durumdan hoşnut olan gözler birbirlerine bakıyor ve daha da -hard core- bir duruma onay veriyorlardı. acıtmak ve acıtılmak hiç problem teşkil etmiyor, tam tersi müthiş haz veriyordu. kontrolü genelde! kaçıran kadın, erkeğin vücudunu öyle bir hale getiriyordu ki, normalde dur demesi olası erkekler gibi o adam; -dur- demiyor, tam tersi devam et diyordu. belki de bu yüzden -o adam- mertebesine adaydı, kim bilir? sonrasında ise aynada bakılan sanat eseri hoş vücutları ve - sen, benimsin- izleri. ayna mı? evet ayna olmalıydı, şarttı. onda da hemfikirdiler. kadının hoşuna gitmesine ek olarak; kadının hoşuna gitmesinden dolayı da kendi hazzını iki katına çıkartan adamın portresi de vardı, ana kadrajda. ve bu durumun tam tersi de kadının bakış açısından rahatlıkla söylenebilirdi. ne müthiş bir rastlantı tanrım? kadının keşfedilmeyi bekleyen yerlerini de keşfetmek süperdi. her defasında sonuçların inanılmaz olması ve sonrasındaki tebessümler ancak; ıslak! öpüşme aralarındaki -sen mükemmelsin, sen de- diye tekrarlanan cümleler için verilen aralarda görülebiliyordu.


ya şimdi ne vardı sırada? belki; renkli ampüller, iki aylık hamile mor elbiseli kadın ve etraftaki kozmopolit insanların şaşkın bakışları mı? derken ortadan kaybolan mor elbiseli kadının, adamın -hadi bir kere yapalım daha vakit var- fikrine, önce saçmalama demesi ama sonrasında masada saç-baş dağınık, -evet- demesi mi?!
http://www.youtube.com/watch?v=C5sWJ54Duug&feature=related


sevgiler gençler.
''vivid fantasy'' yaptım, belki de yapmadım.
bu bir yazı dizisidir.


serhan.



23 Eylül 2011 Cuma

ruhu hasta Fenerli

selam,

daha önce kaldığım evden bahsetmiştim size. bir önceki yazı işte. okursanız ne ala, okumazsanız da canınız sağ olsun. komşulardan biri -bilmeden- kesintisiz wi-fi hizmeti sağlıyor. heh, bu sayede güç-bela, cam kenarından da olsa internete bağlanıyorum. yalnız hava soğuk ve yatağa ki aslında o bir koltuk, geçtiğimde mealesef wi-fi kesiliyor. özetle; buraya geldiğimden beri planladığım hiçbir haltı yapamadım. ilgili orospu çocuklarından gelen mailler de sağolsun, eser miktarda kalan motivasyonumun içine ettiler.

ben ruh hastasıyım, saklamaya gerek yok. potansiyelli doğmuşum, önüme çıkan! fırsatları çok iyi değerlendirerek iyi bir ruh hastasına dönüşmüşüm. takıntılarım, yaptıklarım, aykırılığım, sevgim, nefretim hepsi bi' garip. belirsizlikler, benim hasta ruhuma pek iyi gelmiyor. işin olur veya olmaz; kesin sonuca eyvallah ama ha oldu, ha olacak o sırada başka sorun çıkacak, bunu gören diğer sorun, e ben de çıkayım ortaya diyecek! yok birader, ben 34 yıllık hayatımda '-ecek -acak'lı gelecek zamanlı fiilleri çok duydum, kaldı ki onlardan bi' sik olmaz. kaldığım evde; arkadaşım, arkadaşımın kız arkadaşı, onun kız kardeşi, erkek kardeşi ve obez kedisi de kalıyor. ev resmen over-capacity. haa bir de ben varım, çok gerekliymişim gibi salonu işgal ediyorum.

ruhsal bozukluk tanımımın tükçe meali; -travma sonrası bozukluklar ve dostları- şeklinde. inanır mısınız? geçen gün bu tanıların hepsi ziyaretime geldi. çok nadir hepsi birden gelir, senede bir, bilemedin iki. bu esnada; göremezsin, odaklanamazsın, başın döner, konuşamazsın, yürüyemezsin hatta ölemezsin bile. çaresizsindir.o sırada evdeki insanlar (kardeşler) benim bu halime maalesef ki şahit oldular, artık daha da mesafeliler benimle. alıştık oğlum biz mesafelere. insan üzülse de her boka alışır zaten. bu arada; gözden ırak olunca, gönülden de ırak olduğunu bilirsin ki ben çok gözden ırak pozisyonda bulunduğum için iyi bilirim. giriş, gelişme ve sonuç; her vakada aşağı yukarı aynıdır.

bu arada yukarıda anlattığım anksiyite durumunun içinden çıkabilmem, yaklaşık bir saat sürdü. sonrasında hediyesi olan, enseden şakaklara doğru ilerleyen baş ağrıları geldi, harbi lan bi' aspirin içeyim suda eriyen. ne o hesapta yaşıyoruz? ne o,  hayatta bir yerlere gelmek için savaşıyoruz!? olmuyor be böyle. benim ya kaybetmeyi öğrenmem lazım ya da bu oyunu hiç oynamamam lazım. beceremiyorum galiba.

bir de, hayatımın sarı-lacivert penceresinden bakalım, takribi 14 saat sonra #fenerinmacivar. Fenerbahçelilik; çocukluktan, gençliğe geçerken kimine göre ruh hastalığımın müsebbibi olan -ağabeyimin ölmesi- vukuatından sonra daha da sarıldığım, bağlandığım bir tutkudur. bundan dolayı çok eleştirildim, umurumda da değil. Fenerbahçe bana; o vakitlerde burada olamayan dayı oldu, ilgilenmeyen hala oldu, senede bir gördüğüm amca oldu, dede oldu, kardeş oldu. Fenerbahçe ile sevindim, Fenerbahçe ile güldüm ben. 90'larda 1500 kişiye oynayan, schumacher zamanında 48 gol yiyen, caddede BJK şampiyonluğunu kutlarken seyreden, GS avrupa kulüpleri ile oynarken bakan, köhne stattan sonra inönü'deki gece maçını seyrederken -vaay bee- diyen taraftarlardı bizim nesil. Aziz başkan olmasaydı, şu anki imkanların belki onda birine sahip olamayacaktık. elbette ki Aziz Yıldırım'ı savunacağız! size ne? siz gidin,  kendi takımınıza bakın. gerçi siz bizi asla anlayamazsınız, çünkü yakın geçmişte camialarınızda (Seba vardı ama onu da nasıl yolladığınızı biliyoruz.) Aziz Yıldırım gibi bir başkanınız olmadı. ve o, tam 83 gündür -savunması bile alınmadan- hapiste. unutmadan adaletinize sıçayım! diyorum.

len nasıl başladım, nasıl bitirdim hee..
ilaçlarımı alayım de yatayım..

eyvallah okuyan güruh.

serhan.

20 Eylül 2011 Salı

cinnet

selam gençler,

şu an kaldığım odada, bence 2-3 kişi (fazlası var, azı yok) geçmiş zamanlarda yaşlılıktan, yokluktan veya hastalıktan mütevellit son nefesini vermiştir hatta kesin eminim. bu kişilerin ölmeden önce tavana, duvarlara bakarak gördükleri son manzara, istemeyerek de olsa aynen muhafaza edilmiş. hani uyansan, hafızayı da kaybetmiş olsan ve tarihi sorsalar; -tahminen 1940'lardayız, 2. dünya savaşı zamanları olmalı- dersin. ben mi ne arıyorum burada? ebenin.. bitmemiş bir kaç işim var da onları halletmek için maalesef buradayım. tanrı değişiklik yapıp, şu devamlı görmezden geldiği kuluna yardım etse de işlerim olsa!? pek sanmıyorum, hele ki bu cümleden sonra sıfır şans. neyse, misafirim bu evde, bu odada. misafir umduğu değil, bulduğunu.. derler ya, anlayacağınız; benimki de o hesap işte.

mekanı tasvir edeyim bari de zaman geçsin. duvar kağıdı; sarı renk, yok sararmış. aslında uçuk sarı, evet tam olarak bu renk. üstünde, pembe renk çiçek motifleri bulunmakta etrafında ise uzaktan astigmat benim -solucanlara- benzettiğim bir başka -iç açıcı- motifler mevcut. köşede garip bir şömine var; oymalı filan ama el işçiliği olduğunu sanmıyorum, dökme alçıvari bir malzeme. şu an oturduğum sandalye ve kolumu dayadığım masa; Stalin zamanındaki -yokluğun- paylaşımına çokça şahitlik yapmış olmalı. buralarda evler genelde küçüktür, daha doğrusu küçültülmüştür. 1924'lerde dünyanın refah seviyesi en yüksek yerlerinden imiş, Riga. araları atlıyorum, SSCB zamanında Stalin, hoop yoldaşlar! bu kadar büyük evler sizlerin neyinize? çok büyük evler diyerekten, her birini kibrit kutusu kıvamına getirmiş. ehh burası da onlardan biri. -stalin project- deniyor, adı gerçekten böyle. odada eskinin kokusu baki. eski kokar, biliyor musunuz? böyle keskin, genzinizi yakan bir kokusu vardır, eskinin. kelimelerden, kasvet mi aklınıza geldi? haha inanın -kasvet- kelimesi fevkalade kifayetsiz kalır, burası için.

tıpkı, şu anki iç dünyam gibi. içim de kasvetli, çok mutsuzum. ve ek olarak; bu sandalyede oturmaktan kıçım ağrıdı. hava soğuk. gelen haberler hep negatif, sanki bütün kötü haber verecek puştlar sözleşmiş de aynı anda eyleme başlamışlar. ardı ardına lan şaka gibi!? bazıları; ''sinirlen Serhan! sonra ağzımıza sıç, ama biz de senin, hayatından, psikolojinden hatta sağlığından verdiğin iki seneyi geri alalım..'' diyorlar. ama ben, buna izin vermeyeceğim. yalnız göz ardı edemeyeceğim ufak bir nüans var, insanlar cinnet geçirebilirler. eğer insanlar cinnet geçirebiliyorsa, bu durumda benim cinnet geçirme olasılığım; diğer insanlara kıyasla kesinlikle -daha yüksek bir ihtimal- dahilindedir.

bunun olması halinde, buna sebebiyet verenleri -teker teker- sikerim. sonrasını da, artık daha sonra düşünürüm.

haydi eyvallah.

serhan.

13 Eylül 2011 Salı

elliki

selam,


elliiki. evet, sayı ile 52 deyince aklınıza ilk gelen düşünce nedir? kağıt oyunlarına aşına olanların aklına; 52lik deste gelir herhalde. çok iyi anlamam kağıt oyunlarından, oynarım da hikayeden. onun dışında da belki karadenizliler için ordu'nun plaka imi. benim aklıma gelen, o gün ikisi de değildi. aklımda olan; 52si için dua okutulan barbaros amca idi. 7si, 40ı, 52si gibi günler için -islam'da veya kitapta bildiğim kadarı ile dua okutunuz- diye bir kaide yok. bu kadar kaidesi bol olan dinim(n)iz bile ölünce unutuyor mu lan adamı? neyse, müslümanlarda (bazı diğer inanlarda da) vefat eden kişinin arkasından dua okutma/okuma geleneği var. ben aslen, fatiha bile bilmem. anlayacağınız itikat boşluğumun hacmi sağlam. ha bu benim seçimim, fatiha okunması gerektiğinde türkçe olarak, benzer dileklerde kesin bulunuyorumdur. siz benim gibi olun, süper, harikulade vb. şeyler demiyorum elbette, zaten haddime de değil. allah ile çok mesafeli bir ilişkimin olması, maalesef çocukken ağabeyimi kaybetmemden ve neden onu seçtin ki? tarzı sorularımdan kaynaklanıyor. bu saatten sonra da, hele ki dini kullanarak kendisine geri dönmek; biraz -yağcılık- gibi geliyor. tabi büyük konuşmamak lazım..

neyse konu ben, veya itikatim değilim. 7si, 40ı, 52si,79u, sene-i devriyesi, ışık hızıyla geçen günler en sonunda; bizlere -sevginin, sevmenin- kalıcı bir duygu ve eylem olduğunu kanıtlar. biliyorum çünkü öyle. ölüm aslında, sonsuzluğa kavuşmaktır gibi bir düşünceyi benimsemek biraz fazla iyimserlik, üstüne cennet, cehennem olmadığını da düşünün. hadi var diyelim; bir de -denk gelme- oranı var. boşverin bunları da sonuçta; sevdiğimiz kişi öldü diye onu sevmeyi bırakmayız, öyle değil mi? gidenlere, -geri gelin- n'olur, sadece iki dakika için deyince, gel(e)mediklerine göre de yapacak pek bir şey yok. mesela; insanlara üç dileğiniz gerçekleşecek deseler, dünyanın nüfüsu ikiye katlanırdı. heh, insanlar somuta bakar. birbirimizi uyutmaya gerek yok.

geçen gün, barbaros amca'mın 52si vardı. ondan önceki gün 51i idi ondan önce 50si. sanırım takribi 44ünde babam gelmişti seyahatten. barbaros amca, bizim aile dostumuzdur. eşi, annemin, çocukları benim, kendisi babamın, aynı zamanda annemin arkadaşı idi. bu arada birgan teyze ki eşi, benim teyzem, onun çocukları annemin yeğenleri, onların tanıdıkları bizim, bizim tanıdıklarımız onların tanıdıkları olmuştu. işte böyle kuvvetli -kan bağsız- bağlarla birbirimize taa bayramoğlu zamanlarında bağlanmıştık. genç nesil az biraz çözülse de, eski nesil sağlam durmuştu. tekrar konuya dönüyorum babam, mavi yolculukta ki halamlarla çıkmıştı ve -annemin tavsiyesi- ile seyir defteri tutmuştu. annem o kadar yol gidemez. pederin ağzından anlatıyorum; bozcaada dedi ve yutkundu. gittim, ama daha önce de git-miş-tik biz beraber dedi, durdu. tekrar başladı; oturdum barbi ile maç seyredip, yemek yediğimiz yere, ikimiz için de rakı söyledim, onları içtim, yıldızlara baktım, tekneye geri döndüm ve tekar barbi'yi düşündüm.. gözleri kızarmıştı. ne anılarımız vardı? dedi iç çekerek. barbaros amca'nın ölümünün 35.günü -babam tarafından, sevdiği bozcaada'da- rakı içilerek anılmıştı. babam görmese de eminim, barbaros amca da o masada, pedere sessizce eşlik ediyordu.

biraz duygusal yazdım evet, kusura bakmayın. 52si günü berbat bir şekilde panik bozukluğum nüksetti ardından ekstrasistoller sonrasında az biraz ateş, burun tıkanması, nefes alamamak. biliyor musunuz, belki fatiha bilmem ama bu durumda olmam, eve (dua evde oldu) gitmeme engel olmadı. kendimi bunu yaptım diye övmüyorum, orada olmamın sebebi belli idi, yakın hissetmek. ben, barbaros amca'yı severdim. çok yemeğini yemişimdir, 52sinde de gelenek bozulmadı yine yemeğini yedim. besum abla da çok güzel yemek yapar. onları da yedim, besum abla da can abi'nin karısı, melisa'nın annesi. şimdi fena mı oldu? hep birlikte(!), barbaros amca'yı anmış olduk. -52sinde veya 40ında, dua okutarak veya babamın yaptığı şekilde, 35inde şerefine rakı içerek- bu dünyadan gidenleri hatırlamalıyız.


tamam benim gibi, geçmişinizle yaşayıp, manyak olun demiyorum ama, tarih ve anma biçiminiz farklı olsa da gidenleri unutmayın. biz, onları göremeyip hala sevebiliyorsak, unutulduklarını düşündüklerinde, onlar da üzülebilir.


eyvallah barbaros amca, sayende yine doyduk..
toprağın bol olsun.


ben de artık, istanbul'da değilim. döndüm işte, var bir kaç pürüz.
bakalım.


görüşmek üzere.


serhan.



6 Eylül 2011 Salı

öylesine II

merhaba,


yazdığım onlarca yazı ve bir tane kitabım var. kitabım var derken, -basılmamış ama yazılmış- bir kitap, o. 29 yaşında yazmaya başladığım ve 31 yaşında bitirdiğim bir kitap. doğum yılım, 1977. semiramis pekkan - bana yalan söylediler - adlı şarkı da 1977 yılına ait bir hikaye üstüne yazılmış. ıssız adam sayesinde, herkesin sahiplendiği bir şarkıyı, sahiplenme hakkına ben de sahibim. karışmayın bana, henüz ikinci kadehteyim.


düşünüyorum; gerçekten bana da ''kaderden'' bahsetmemişler. niye böyle yaptınız ki? alacağınız olsun. okudum, mühendis oldum sonra daha da okudum ve daha çok mühendis oldum. ben, aktör veya tiyatrocu olmak istermişim aslında. sonradan anladım, kendime pek zaman ayıramamışım demek ki. ebeveynlerimi suçlamıyorum, onlar ben hangi mesleği seçsem, beni desteklerlerdi bence. insanların yaratıcı ol(a)maması ne kadar kötü? çok mu zengin olmak, yoksa yaratıcılık mı? deseler; ben -salak- gibi yaratıcılığı seçerim. beni seçen hatunun da, seçiminin karşılığının; yaratıcılık olduğunu fark etsin isterim. eğer fark ederek (aksini de ben istemem) bu seçimi yaptıysa; maddiyat baskını dünyada, bu kişi de otomatik olarak salak olmaktadır. neden salak? çünkü çoğunluk, mevzu bahis seçimi, dünyadaki yegane yargı kriteri olan maddiyat mertebesinde -salaklık- olarak kabul eder. uzun cümle oldu. demokrasilerde çoğunluğa uyma şartı var mıdır? vardır. o zaman? demokrasi de öyle anlatıldığı kadar iyi bir şey olmasa gerek. en azından her şartta!?


birilerinden bir şey istemek, istemeyi geçtim; -ummak- ne kadar da doğrudur? hiç doğru değildir. gün olur, bu davranışınızdan pişman olursunuz ve öyle ki; bu tarz hareket(ler) bağımlılık yapabilir. birilerinden bir şey isteme/bekleme bağımlılığı. gerçi ben böyle yapmasaydım mühendis olamazdım. orası da ayrı terane. ''geri-iade'' zamanı ne olursa olsun şarttır. böyle bir ruhsal-hastalık vardır, olmalı. bakınız, bezgin bekir. bu düzensizlik bende mevcut ama vallahi kurtulmaya çalışıyorum. annem, eskiden beri arkamı topladığından, zamanında peder; 'evlat, al cebimden ne kadar istiyorsun?'larla büyüdüğümden, ne yazık ki bu isteme/bekleme bağımlığından mustaribim. siz öyle olmayın, poponuzu duvara yaslamak kaydıyla hareket edin. ha bu cümleden, benim popo kısmetten çıktı manasını çıkarmayın, çünkü öyle düşünürseniz ben size küfür ederim. sonra aramızda kırgınlıklar olur. boks biliyorum. sonuç itibarı ile popo sağlam. aynı olay, arkadaşlarımla da gerçekleşmiştir hatta kız arkadaşlarımla dahi gerçekleşmiştir. artık, şirin miyim, sempatik miyim? ne haltsam, istediğimi yaptırırım. ama şimdi şöyle yazabilirim; yaptırırdım. buradaki -di'li geçmiş zamanın önemi büyük.


bu yazıyı uykum gelsin diye yazdım. tv'de burcu esmersoy var, size bir şey diyeyim mi? güzel kadın ama bence çok akıllı değil gibi. siktirin lan, o kadar akıl, ona yeter dediğinizi duyar gibiyim. hatta az önce ben de kendime aynı şeyi söyledim. aslında burcu'ya yeter de, aynı akıl atıyorum fatma'ya yetmeyebilir. ama konumuz burcu, fatma değil. demek istediğimi anladığınızı biliyorum.


artık bazı olayları sevmiyorum ben. artık bazı kişileri de sevmiyorum. bazı kişileri ise seviyorum artık. bu yazdıklarım, istanbul'da içinde bulunduğum duygu durumumun özetidir.


hoşçakal istanbul, 
daha iyi vaziyette görüşmek üzere.


iyi geceler


serhan.



1 Eylül 2011 Perşembe

ayna adam

onun, buraya gelirken planları vardı. planlarının var olması demek, elbette ki bu planlarının hepsinin yürürlüğe girmesi demek değildi. zaten plan dediğimiz nedir ki? ufak bir etkiyle bile değişebilen, ertelenen hatta unutulan düşünce kümeleri, başka bir bok değil. geldiğinde, hiç vakit kaybetmeden ilk sıradaki planını devreye soktu. zaten bu hamle için önceki zamanlarda yeterli çalışmalarda bulunmuştu. o iyi bir aktördü. zekası yüksek, bazı konulardaki yaşanmışlar; kendisine yaşının üstünde bir olgunluk veriyordu. bu tecrübe ona asla tek bir plana bağlı kalmayacağını öğretmişti. o da aynen öyle yaptı, birinci planının yanında, ikinciyi, üçüncüyü, dördüncüyü ve hatta hiç hesapta olmayanları bile beraberinde yürüttü. hepsini aynı anda, sabırla. sonra eledi. kimini tamam, kimini natamam şekilde bıraktı. 


pek çok konuda haklı, haksız kafi miktarda -eleştiri, tenkit- işitmişti. insanın her konuda -çok iyi- olamayacağı gerçeğini öğrenmişti. kabullendi de, evet; hayat haklıydı. insan, her konuda aynı beceriye sahip olamazdı. ne kadar agresif olsa da; yıllar boyunca takım oyunu oynadığından, bu oyunu oynarken agresifliğini deve dışı bırakabiliyordu. en azından sabrını en üst seviyede tuttuğuna kimse itiraz edemezdi. takım oyununda bireysel yıldızlar da vardır. kimisi gerçekten yıldızdır, kimisi ise oynadığı takımdakilerin -yıldızı- olmuştur. bu ikisi birbirinden çok farklıdır. ikinci gruptakiler, kendilerini geliştirmek için ekstra çalışma yapmazlar, nasılsa gösterdiği performans hep yeterlidir. 


onlar, bütün takımın kendilerine uymalarını beklerler. gerekli olan takım şablonu hatta taktik değişikliklerinde; en çok etkilenenler yine onlardır. bu tür oyuncular; istediği ortamı bulamayınca ''mutsuz'' olurlar ve sonunda, başka bir takıma -ilk 11de oynama garantisi- ile transferlerini gerçekleştirirler. tabiri caiz ise topa sert girmeye korkarlar, sakatlanmaktan da çekinirler. maçlardan sonra, her zaman hasar tespitleri vardır. bir-iki gün sadece düz koşu yaparlar. zorlanmadan oynayabilecekleri yeni bir takıma -onların yıldızı- mertebesinde gitmeleri onlar için en iyisidir. -ben, bir yıldız değilim- düşüncesi akıllarında bir yerde kalsa da; her golde ona sarılan takım arkadaşları ona bu düşüncesini unutturabilirler. bu insanların geri tepkimeleri ise; çok çeşitli olur. genelde geri tepkimenin yansımaları bu hissin müsebbibine olur. o zaman, müsebbip; ayna adam kostümünü giyer ve karşınızda; ayna adam! çıkan faturaları, hasar raporlarını, serzenişleri, kimi zaman suçlamaları kısacası; yansımaları, giydiği aynadan kostümle havaya yansıtır işte. ayna adam duyar, kaydeder ama yoluna da devam eder.


kapıdan çıkar, ayna adam kostümünü çıkarır. bu arada; kostümlerini hep yanında taşır. ve aktör kostümünü giyer, mercury'nin dediği gibi; o kesinlikle bir 'great pretender'dır. çoğu zaman durum muhakemesini etraftakilerden daha hızlı yapabilir. iyi aktör olduğundan, -kötü aktörüm ben rolünü- de sorunsuz oynar. karşındakinin aşağı yukarı ne yapacağı bellidir. onun, herkesin üstünde amacı başka olabilir, bazen hiçbir amacı bile olmayabilir. ve o hisseder eğer; sekiz derse ve cevap sekiz ise o vakit, bu cevabın sahibi de oyuna dahildir. asıl ilgilendiği ise açık ara akıldır. alçak gönüllük yaparak insanları analiz etmek çok kolaydır. bunu devamlı yapar. en çok sevdiği; tek atışta hedefi vurmaktır, hem de en zor görüneni. bunun için bir çok iç ve dış etken bir araya gelmelidir. sabır ve şans dahil. doğru zman ve bam! peki ya hedef vurulursa? o zaman kişileştirme gerekecektir. sonuç bazen ayna adam için de şaşırtıcı olabilir. bazen derken dediğine göre, bu hiç olmamış.


ya olduysa? ayna adam tekrar ayna adam kostümünü giyer. yansımalar, tekrardan kostümünden yansır. yalnız bu son seferde; ayna adam'ın sol göğüs hizasında gelen yansımalar, yansımaz olmuştur. bunun farkına varması ise sol yanındaki, giderek artan sızı ile başlar. orada bir sorun söz konusudur. aksi gibi bütün yansımaların hedefi bellidir. ayna adam, sendelemeye başlasa da düşmemelidir. asla böyle olmamalıdır. bu saatte uyanık olmasının sebebi yoktur, sadece uyuyamıyordur. yansımaların sahibi ve içeriği yansımanın şiddetini belirleyen faktördür. ne olursa olsun, yansımanın aynı yeri ki burada sol göğüs, yansımaların sahibinin bilerek aynı yere hedef alma ihtimalinin yüksek olduğunu gösterir. ya aynı şeyleri hayatında, o da yapmaktadır, ya da kendisi de ayna adamla aynı durumdadır. yine de her zaman, her ortamdaki savunma kuralı; en kötüyü düşünmektir.


ve ayna adam; iki elini sol göğsüne bastırır. anlaşılacağı gibi amacı; yansımaların, tekrar yansıması sağlamak, içeri girmesini önlemektir. bunu yaparken; oradan acilen uzaklaşması gerektiği ise aklının bir köşesindedir. belli ki; ayna adam ve aktör adam bu sefer şaşırmıştır. şu anda daha önce de şaşırdım dese de -hiç bu kadar şaşırmadığını- o da bilmektedir. şimdi iki kostümü de askıdadır. o garip bir adamdır. bazı planları size anlattığı gibi olmayabilir belki de tam anlattığı gibidir. bunu bilmek zordur.


iyi sabahlar.


serhan.


01/09/11