28 Şubat 2013 Perşembe

temiz adamım

selamlar,

heh o çok istediğim projeyi aldım. bu aralar, sabah 6 akşam 9 arası yokum gibi bir şey. ekmek parası dostlar. lakin proje beklediğim ciddiyette çıkmadı diyebilirim. öncelikle teknik resimlerde büyük sıkıntı var. azeriler zaten iş konularında tırttır. bakalım, hayırlısı. ne yazayım? sabahı yazayım. 

twitter'dan biraz anlatmıştım. bu sabah biraz nane uyandım. şirkette aynı odada olduğum kişiler üşüyor, ben üşümüyorum. e haliyle camı açıyorum. sonunda; iki arada bir derede kalan vücut, afalladı. bana; hastalanıyorum, beni bırakın, siz devam edin! dedi. ben vücuduma; sensiz olmaz! anca beraber, kanca beraber dedim. duygulandı. şöyle bir silkindi, yorgundu ama her şeye rağmen yola devam etti ve hastalanmadı. aslan vücut. her neyse, benim ne kadar su manyağı olduğumu bilirsiniz. bilmeyenleriniz de öğrendi. sabah, üşütmeyeyim de işlerden geri kalmayayım diye duş almamaya karar virdiydim. fakat suyu öyle seviyorum ki, oramı da, buramı da yıkamalıyım derken ortaya namaz abdesti gibi bir şey çıktı. ek olarak da saçları şampuanladım. bu arada, banyo gölet oldu. çok pis banyo ıslatırım zaten. neyse diş, kulak vs. yıkadım ama içim rahat etmedi. banyonun kapısına kadar gelmişken ani bir hamle ile hoop duşa girdim. üç-beş dakika suyla oynadım, çıktım. sonra düşündüm de ben duşa girerken, duşta yüzümü sabunluyorum, dişimi duşta fırçalıyorum. o duş teknesini efektif bir şekilde kullanıyorum. gözüm kapalı ne nerede, hangi lif ne tarafta asılı biliyorum. banyo, evde benim ikinci adresim. kısaca; emekli binbaşıdan temiz renault toros gibiyim.

heh son cümle komik oldu. benden bu kadar. bu aralar hiç kimsenin blogunu okumuyorum. yorum da yapamıyorum. siz de uğramazsanız sorun yok. seni öperim, seni de, seni zaten öperim. arkadaki, seni öpmem. ısınamadım sana. bazı insan, bazı insana ısınamazmış.

eyvallah.

Serhan.

not: neymiş? temizlik hep imandan gelmiyormuş.


24 Şubat 2013 Pazar

heyet raporu

Selam-un aleyküm,

Allah'ın izni ile hayırlı bir yazı olsun, okuyanlara zeval ve sıkıntı vermesin. yazımız boyunca alkollü içecek servisi yasak olup, şerbet içilmesi uygundur. THY sonunda istenilen seviyede, ''globaly islamic!'' bir havayolu oldu. eserimizle ne kadar övünsek azdır? ayrıca, şarap içmeyin üzüm yiyin. üç çocuk az, altı çocuk yapın. karılarınız hayızdan kesilirse, hemen gidip yenisini alın. Türk'üm demeyin! bu faşistlik içeren bir söylemdir. bakın, Balkan Türkleri'nin varlığından bihaber Hakan Şükür'e. yalakalıkta sınır tanımayarak, hemencecik Arnavut oldu. siz de Gürcü olun mesela, Bosnalı olun ama sakın Türk olmayın e mi? Ha? Kurtuluş Savaşı'nı kim başlattı, kim kazandı? Bu ülkenin adı neden Türkiye? oraları sakın karıştırmayın. Ah be güzel Ata'm! inan ki üzülüyorum, bıraksaydın bizi, bu hain halkı! vallahi kurtarmasaydın da, ebemizi bi' sikselerdi rahat rahat. bu gerici ibnelerin hepsi, tek göz odada göt göte ibadetlerini gizlice yapsalardı da anlasalardı. sen de bizi kurtarmak yerine, ahir ömründe bari 5-10 sene daha fazla yaşasaydın! 

Ulan nereden girdik yine mevzuya? ben, geçen hafta heyet raporu alacaktım, çünkü uzun süredir beklediğim bir projeye dahil oldum. yeniden bazı tahliller ve sağlık raporu gerekti. e ben ruh hastasıyım biliyorsunuz. ama psikolojik muayeneden sorunsuz geçtim. yazıya tam giriş yapmadan önce, heyet raporu için merdivenköy polikliniği'ni seçmiş olan beynimi huzurunuzda bi' kez daha daha sikiim. o hastanedeki insanlar bence; mutant, fotosentez yapabiliyorlar. zira içeride oksijen nevinden bir gaz yok. bu ortam, maalesef kalabalıktan hoşlanmayan -post travmatik şekilde yıkık- bir bünyeye sahip olan, Serhan'ın yaşamını sürdürmesi için son derece namüsait. o beyaz ışıklar, o mis kokulu halkımız, boy boy çocuklar... yemin ediyorum, saydıkça içim daralıyor. kafam sepet vaziyette, dahiliyeye doğru gidiyor, heyet raporu alma yolculuğuma başlıyorum. tahmin ettiğim gibi, benim tansiyon yüksek, 20/11 çıkıyor. durumumu izah edeyim diyorum, lakin doktor -sıradaki- diyor ve beni pek iplemiyor. çıkarken; EKG, Akciğer, kan-idrar tahlillerinden sonra gel! diyor. kendisini son görüşüm oluyor. KBB için, burun ve boğaz normal geçiyor ama duyma testi için çocuk psikiyatrisinin önünde numaranızın gelmesini beklemeniz gerekiyor. çocuklar çığlık çığlığa. neyse 45dk sonra içeri giriyorsunuz, o cıvıl cıvıl ortamdan sonra, bir anda kozmik odadasınız. oda, dediğim; plastik çocuk kulübesi. bu sefer de, aşırı sesten sessizlikle tanışan kulağınız çınlamaya başlıyor. kulaklığınıza gönderilen biip, dınn, çınn gibi sesleri bu çınlamadan ayırt edip düğmeye bastınız bastınız, yoksa sağırsınız. ben ki harbi çok iyi duyarım 13 tanede 3 tane kaçırmışım. ha bir de gevşek bir herif var girişte. espri falan yapıyor. en azından öyle sanıyor fakat fazla yaşamaz o. bir tane de ilk başvuruda var aynısından. nöroloji, ortopedi ve genel cerrahide sıkıntı yok.

akciğer röntgenine gidiyorum, nijeryalı bir uzman doktor çıkıyor karşıma. senin ciğerler iyi ama bak; kalbin büyümüş diyor. rapora, ''minimal derecede kalp büyümesi vardır...'' diye yazıyor. haydaa? diyorum. oradan kalp için EKG'ye giriyorum. EKG'de hemşireyi suçlayan bir teyze ile karşılaşıyorum. neymiş? saatini hemşireye vermiş. hemşire kaybetmiş yada çalmış?! bu yaşlı modellerini çok iyi bilirim. bunlar, insanı suçlamak için programlanmışlardır. öncelikleri budur. bazen okuyoruz; yaşlı adamın kafasına kürekle vurmuşlar diye... heh, bunlar durup dururken olmuyor işte. tahrik de var. kadın saatini oralarda bir yere sokmuş, bulunuyor. hemşire masum. benim EKG çekiliyor, doktor çok iyi diyor. kalbim büyükmüş diyorum. sen sporcu adamsın ondandır... diyor. içim rahatlıyor biraz. ve ertesi gün; 10-12 arası göze gidiyorum. 12den sonra heyete bakılmaz deniyor, önce ölçüm diyorlar. bilgisayarlı ölçüm makinesinin çene kısmı en altta takılmış. o yüzden çömelerek gözlerinize baktırıyorsunuz. operatör bir pilot edası ile size -hangi gözünüz, ne kadar bozuk- bilgisini satış fişi kılıklı bir kağıt halinde veriyor. bakıyorum benim gözler 1.00 hiper, 1.25 astigmat, 1.75 miyop vs. çıkmış. yuh lan diyorum amma bozulmuş gözlerim? bu arada önümde İETT çalışanları var. genelde mekanikler, yaşları da emekliliğe yakın. belli ki o bölüm kapanmış, adamları şoför yapacaklar. onlar da şaşkın. göz muayenesine girerken gülüyorlar, çıkarken suratlarından düşen bin parça. sıra bana geliyor. hocam merhaba diyorum ama hoca, arıza belli. kağıda bakıyor hmm diyor. üst satırı oku! okuyorum. altı oku! onu da okuyorum. en altı oku! onu da okuyorum. susuyor. sizin o ölçüm makinesi zannımca miyadını doldurmuş, hocam diyorum. hoca belli ki, benden önceki İETT çalışanlarını düşünüyor. hepsinin alakasız gözlükleri olacak. gözlüklü şoföre denk gelirsem, ''abi, gözlükleri merdivenköy polikliniği'nin raporu ile mi aldın?'' diye soracağım, siz de sorun. evetse, inin o otobüsten. umarım bu hatayı düzeltmişlerdir. 

sonunda, tahlillerim, EKG, akciğer diğer bütün hepsini alıyor ve tekrar dahiliyeye gidiyorum. bu sefer bir kadın doktor var odada. durumu anlatıyorum. dinliyor. evet, dinleyen bir doktor! gerçekten çok enteresan. sabah 9'da başlayan maraton, saat 16:00 civarı, ben bedbaht bir haldeyken bitiyor. doktor son kez tansiyonuma bakıyor ve tansiyonum, bu sefer de 21/11 çıkıyor. hoca, biraz bekliyor. tansiyon önce 19'a sonra 17'ye düşüyor. bir önceki gün, spordan sonra 13/8 ertesi sabah da 12/7 olan tansiyonumun, nedense merdivenköy polikliniği ile kimyası uyuşmuyor. hoca, rapora teşhis olarak, ''beyaz önlük'' sendromu yazıyor. bana da, bir kardiyaloğa uğramamı, holter taktırmamı tavsiye ediyor. EKG'min tansiyonu olan bir hasta EKG'sine benzemediğini de yineliyor. heyet kararını 6 mart'ta verecek. bu arada, antidepresanlar da karaciğeri biraz yormuş. ilaçları değiştirmek lazımmış. zaten bir halta yaramıyorlar.

heyet raporu işiniz varsa ve fotosentez de yapmıyorsanız; aman diyeyim dostlar, başka polikliniğe...

eyvallah,

Serhan.

21 Şubat 2013 Perşembe

benim inandığım tanrı

selam,

şimdi ben bütün dinlere aynı mesafedeyim. uzak mesafede. lakin şöyle bir durum söz konusu, allah'a inanmayı istiyorum. benim için önce ilim, irfan gelir. agnostik olan düşünceye yakınsın işte! dediğinizi düşünüyorum. yok o da değil. diyelim ki, tanrı var. e tanrı mesajlarını insanlara nasıl gönderecek? elçi yoluyla. bu kadarı agnostik düşünceyi bulanıklaştırmaya yeter zaten. detaya girmiyorum, zira bulanık durumlarla işim olmaz.

evet, 'elçiye zeval olmaz konusu'ndan devam edelim. elçi ile iletişime geçen tanrı; iyiliği, kötülüğü, yapılmaması gerekenleri, yapılması gerekenleri vs hepsini elçiye anlatıyor. bu anlattıkları da malumunuz, insanlar okusun da uygulasın diye kitap haline geliyor, getiriliyor. bu esnada, tanrı'ya bakıyoruz. hayvanlar, bitkiler, doğa, insanlar hepsi mükemmel. yaradan adına yakışır bir şekilde hakikaten yaratmış. bir de, keşfedelim, öğrenelim, özgür seçim yapalım diye de biz insanlara, diğer canlılara nazaran daha çok çalışan bir beyin vermiş. e kullanıp, kullanmamayı yine sahibine bırakmış. denize bakıyorsunuz, insanın bazen denizi içesi geliyor, benim geliyor. fakat bu güzelliği yaratan tanrı, kitabında diyor ki, haşa! saçın, başın görünmeyecek, ört onları. emir kipini hiç sevmem. etrafta da diyelim erkekler var. e deniz orada nasıl gireceksin bu denize? yasak mı bu şimdi? hiç olur mu? edep yerlerini ört, atla. o deniz senin hakkın. edep yerlerini örtmezsen, ben ve benim gibiler bunu davet olarak algılar, peşinden atlarız. erkeğiz be. en kibarımız bir anda ''meme uçlarınız zıpkın gibi olmuş, su soğuk galiba?'' bile diyebilir. neyse  daha fazla cıvımadan, denizden güneşe geçelim. güneş girmeyen eve doktor girer... demiş atalarımız. kafisi yararlı bu ışınların. bilim öyle diyor. ama güneşin alnında baş örtüsü, abartanlar için kara çarşaf? bunu mu istiyor tanrı? yaradan, mezalim çektirmek için mi yaratmış insanları? sıcakta kurdeşen döksünler mi istemiş? oruç, bilhassa tanrı için tutulurmuş. öyle yazar. okudum. şu an bilimsel olarak da açıklanan, insanın o kadar saat aç kalmasının uygun olmadığıdır. nefis köreltme derseniz ben sizin karşınıza yine düşünebilen insan beynini çıkarırım. ben aç gözlü bir adam değilim, nefsime hakim olabilirim. ve gelelim tapma işine; koskoca yaradan duymak istediklerini listeleyecek, kitapta toplayacak, insanlar da bunları ezberleyip kendisine söyleyecek. tanrı da bundan haz duyacak. yaratma yetisine sahip bir güç, insanlardan bunu niye istesin? olmuyor işte.

hah şimdi gelelim benim düşünceme; ben, mitolojiyi çok severim. şimdi diyorum ki; bizleri, bu içine etmekte olduğumuz doğayı, eziyet ettiğimiz hayvanları yaradan güç ile kendisine daha önce gönderdiği şekilde tapmazsan, yazılanları irdeler ve yapmazsan, öldüğünde cehennemde cayır cayır yanacak veyahut ahiret gününde kör dirileceksin diyen güç aynı o-la-maz. mantığa aykırı bi' defa. bu dünyada şarabı yasaklayan, öbür dünyada bunu vaad etmez. benim inandığım tanrı'yı bir şekilde, bir yerlere hapis etmiş olmalılar sanırım. yada bu tanrı'dan gelen mesajlar alınırken, bir hata oldu.

görüşürüz.
serhan.

17 Şubat 2013 Pazar

plan mı hayal mi?

günaydın,

çocukken, daha gençken ileriye dönük planlar kuruyorduk. (hala kuruyoruz, bıkmadan usanmadan hala kuruyoruz.) daha sonraları, bu planların bizim düşündüğümüz kadar değil de realitenin izin verdiği kadar gerçek olabildiğini -tecrübelerimizle sabit- öğrendik. günler geçtikçe bu tecrübeler bize, o zamanında kurduğumuz planların çoğunun maalesef bir ''hayal'' olduğunu gösterdi. bizler plan yerine, realiteden uzak, tam gelişmemiş beyinlerimizle gerçekleşmesi imkansız olayları tasarlıyor, kısaca; hayaller kuruyormuşuz. işin aslı şu; hayat ilerler, planlarınız da hayatın gidişine göre şekil alır. geri kalan ise; bu şekilleri, o çocukken kurduğunuz hayallere benzetme çabasından başka bir şey değil.

üstteki paragrafı neden yazdım? bu sabah bir arkadaşım aradı. direkt konuya girdi; ulan! hayatımda hep hayalini kurduğum güzellikte bir kızla güne merhaba dedim. cümle garipti fark ettim ama; ne güzel... diye cevap verdim. sessizlik oldu. yalnız dedi, ana çerçeveden kızı çıkartırsak, 30 yaşında, yan odada annemin-babamın kaldığı, babaannemden kalma, üst komşu tuvalete girdiğinde, sanki tepemize sıçıyor hissi uyandıran bu iğrenç dairede, puslu ve iğrenç bir pazar gününe DAHA uyandım. ne hayalmiş be? dedi. kızı çıkar kabus. (dinliyordum.) bu kızla, çok başka bir yerde uyanmam lazımdı benim! dedi. o da olur be daha gençsin, bozma moralini. dedim. bok olur! neyse, senin de canını sıktım, deden nasıl? diye sordu. rica ederim, dede kötü. bir şeye ihtiyacın var mı? dedim. bana ait olan, mümkünse havuzlu daire, kapıda eli yüzü düzgün bir araba, bankada yeterli miktarda para dedi. haa bir de cumartesileri çalışılmayan iş olursa, tadından yenmez?! dedi. güldüm, hafta arası rakı-balık yapalım dedim.

şimdi arkadaşım çok şey mi istedi? hayır. ben, ona bunları verecek durumda olsam; pazartesi veririm. dediği gibi, çerçeveden kızı çıkar, resim hayli iç karartıcı. hayallerle yaşamak, daha sonra yüzleşilen hayalkırıklıkları insanı çok etkiliyor çok. hayal kurmadan da olmaz ki? usturuplu hayal kurmak mı gerekiyor? hayallerimiz bile kısıtlanmış, mesela en fazla 4GBlık hayal kurabiliyoruz gibi...

zaman, sevmediğim bir kavram.

iyi sabahlar,

serhan

16 Şubat 2013 Cumartesi

arkadaşımın misafiri benim de misafirimdir

selam,

ne acı ki, bizim memlekette bile ''arkadaşımın misafiri benim de misafirimdir...'' felsefesi çökmek üzre. neden böyle oldu? klasik olarak cevaplanan, insanlar ekonomik açıdan zor durumda da ondan... cümlesi, açıkçası benim çevrem için pek uygun değildir. bence insanlarımız artık, -batılılar gibi- misafirin düzen bozduğuna inanıyorlar. ben, misafir etmeyeyim, misafir de olmayayım zati paranın damına koydum gibi, bu saatten sonra olsa olsa otellere misafir olur, kimseye de yük olmam... gibi tasvip etmediğim bir zihniyetteler. hah bu arada bu işler belli olmaz. bir bakmışsın ki evde yapılan hararetli planlara, tanrı el koymuş ve olmadık bir yerde, zorunlu misafir oluvermişsin. kaldı ki, ''misafir umduğunu değil, bulduğunu yer!'' sözü, eldeki imkanlar kadar misafirin ağırlanması gerektiğini söyler. dediğim gibi, benim etrafımdaki kişilerde de bu sözün karşılığı en fazla darboğaz olur. ama gerçekten isteniyorsa, o darboğazdan imece usulü bile olsa, geçilir. niyet önemli. eğer bahaneler baskın ise; bir yerlerde sıkıntı vardır. ben, misafirim veya kişiler. zorlamaya gerek yoktur.

ilk paragrafta anlattıklarımdan, ''misafirimi kucakladığım gibi arkadaşlarıma yatıya götüreceğim!'' konusu anlaşılmasın. hah misafirimi kucaklar, evimde bulunan dört odadan (3+1 ferah, ebeveyn banyolu :)) birinde yatırırım, sorun değil. benim dediğim; ''arkadaşımın misafiri benim de misafirimdir...'' felsefesinden yola çıkıp, beraberce yenilecek bir yemek, içilecek kahve, rakı vesaireden ibarettir. ha bana gelecek; ''misafirimi misafir eder misin'' teklifine ise evimin kapısı 7/24 açıktır. bu, on senelik yurt dışında ikamet etme durumumdan da kaynaklanabilir. ama genel olarak yedirip, içirmek haz duyduğum eylemlerdir. misafir etmek denildiği zaman ise; ek olarak -yatırmak- fiilini katıyorsunuz işte. atla, deve değil. misafir ağırlamak bazı insanlara nedense ağır gelir. aslında, düşünceli olmak kafidir. misafire de bağlı biraz. unutmadan yukarıdaki, bahsettiğim ''otelde misafir olurum..'' düşüncesi de aslında bana göre değil. e ayıptır söylemesi, pek çok yerde bir tanıdığım mevcuttur. gelebilecek içten bir teklife ''evet'' der, otel işinden kolayca sıyrılırım. otelleri pek sevmem. içten teklif gelmezse de, kamp yapmayı tercih ederim. mevsim uygun değil ise, otantik bir pansiyon da işimi haydi haydi görür.

bendeniz, çok harika, sakin yapılı, düzenli, planlı-programlı bir insan olamayabilirim lakin misafir ağırlama konusunu bilirim. ve ''arkadaşımın misafiri benim de misafirimdir...'' kültürünün sıkı bir savunucusuyum. buyursun gelsinler, gelin. sakıp ağa'yı bilemem ama bence hayat; paylaşmağğk, paylaşmağğkk ve paylaşmağğktır...

eyvallah okuyan güruh.

Serhan.

9 Şubat 2013 Cumartesi

hurdacı blogu

selam,

başlığın sebebi, yarım bıraktığım veya yazdıktan sonra okuyup beğenmediğim ''taslak'' olmuş yazılarımdır. yayınladığım hikayeler kadar, yayınlamadıklarım da var. diyeceğim şu ki; bu okuduklarınız blogun sadece bir kısmı. ee işte,  bazılarını ilk paragraf bitmeden, bazılarını ise bitime birkaç satır kalmışken terk etmişim. bu yarım kalmış hikayeler acaba bana çok mu kızgındır? ben olsam kızardım. belki onlar yayınlananlardan daha fazla yayınlanmayı hak ediyor ama işte tekrar dönüp, yazmak, hatta iş çıkar mı diye bakmak bile içimden gelmiyor. yayınlanmış hikaye olsam, taslaklara, '' arkadaşlar boşuna üzülmeyin! bizler yayınlandık da ne oldu? en fazla okunan hikaye bin kere okundu. boş verin, takmayın kafanıza. adam sorunlu, o an; sizi yayınlamayacağı tutmuş. '' derdim.  

hurdacı dükkanlarını çok severim. zamanında bayrampaşa'da az hurdacı gezmedim, çok zevklidir. işine yarayan bir şey gördüğünde, istemeden gözlerin parlar. işte bu ışığı hurdacı anında görür. onlar böyle para kazanırlar. pederin işi o taraflarda idi. blogumun sizin görmediğiniz kısmı, taslak dolu. taslak, hurda. blog sahibi yani ben, hurdacı. aklıma hepsini birbirine ekleyip tek bir yazı olarak yayınlamak da gelmiyor değil. bu konuyu düşüneceğim. belki gönüllerini bu sayede alırım. hem belki de sizin beğendiğiniz birşeyler çıkar içinden, kim bilir? dün, son yazdığım yazıyı -fazla özel- diye taslağa çevirdim. nihahaha pirens - kurbaa, kurbaa - pirens masalı gibi. işin garip yanı, kendimi suçlu hissedip yeni bir yazı yazdım. benim sorunlarımdan bir tanesi de budur. suçlu hissedip, kendime iş çıkarırım. yaparım bunu. peki ne oldu? o yazıyı da taslak halinde bıraktım. taslağın taslağı. bu ilk oldu. taslağın taslağında, son kitabım ''for rent'' ile bilgi veriyordum. kitap derken, çokça fikrin, az yazıya dönmüş şekli. pek mühim bir şey değil. bilim-kurgu gibi bir şey. büyük ihtimal ebediyen fikir olarak kalacak bir karalama. sinir bozucu şekilde pesimist miyim ben, yoksa gerçekçi mi? eskiden bana pesimistsin olum sen! diyenler, bugünlerde benimle aynı fikirdeler. şansım yok. hem de hiç. ama belki bu sefer de benim fikrim değişmiştir. fikir benim değil mi?

işte sevgili okurlarım. benim hikayelerin akıbeti, yazının bitmesi ile sonlanmıyor. yazının yayınlanma faslı da var. o da benim değişken ruh halime bağlı. bazen insan kendini yalnız hissediyor, ama bu insan ben isem; sorun değil, çünkü ben yalnızlığı severim. terk-i istanbul zamanı geldi gibi, hissediyorum yok yok kokusunu alıyorum. bu yazıyı da mı yarım bıraksam acaba? latife, bitti.

iyi sabahlar,

serhan

6 Şubat 2013 Çarşamba

onsekizsorumimi

selam,


Mia mimlenmiş, soruları cevaplamış, sonra o kadar takipçisinin arasından beni de mimleyivermiş. Öylesine seçmedi ise, mimlediği kişilerin cevaplarını merak ediyor olmalı. Ben de bu sorulara gayet ''ben gibi'' cevap vereceğim.


1- Hayatınızda mucize olarak nitelendirebileceğiniz bir olay geldi mi başınıza?

evet. çok sarhoşken nasıl olduğunu hatırlayamadığım bir şekilde (sanırım uyudum) köprü yolunda ters dönmüş arabamın içinden sağ çıkmam, hatta çıkmamız mucize idi. Aslında 3-4 kere direkten dönmüşlüğüm vardır da, bu kafi.


2- Hayatınızda aldığınız en büyük risk neydi?

Rus polisinin suratına dirsek atmam olabilir. Fena hırpalamışlardı. ama bence alkollü araba kullanmak, aldığım en büyük risk.  

3. Almayı düşünüpte alamadınız neler var?

düşünüp de alamadığım bir sürü hediye var.

4- Kıyafet konusunda takıntılarınız var mı? (Asla beyaz giymem vs.)

Sarı-kırmızıyı aynı anda giymem. beyaz, pazar donu da giymem. 

5- Nefret ettiğiniz huylar ya da nefret ettiğiniz insanlar?

paylaşmasını bilmeyen, aç gözlü insanlara tahammül edemem. tutumluyum diye kendini kandırıp, cimrinin sözlük anlamı olanlardan da hiç haz etmem. mert olmayan adam da sevmem.

6- Sizi en net tanımlayan kelime hangisi?

Sıradışı.

7- Hayata yeniden gelme şansınız olsa, hangi ülkede doğmak isterdiniz?

Türkiye diyemememizin müsebbiplerine küfür ettikten sonra; deniz kıyısında, sıcak bir ülkede doğmayı isterdim. Brezilya, Avustralya.

8- Tek başına bir insan keyif almak için neler yapabilir?

film izler, kitap okur, yazı yazar, müzik dinler. bilmediği her hangi bir şeyi öğrenebilir.

9- Nikah masasında evleneceğiniz kişiden "Hayır!" cevabı alsanız?

bu düşüncede olup da, evet de diyebilirdi diye düşünür ve; sinir katsayım yükselmeden gitmesini söylerdim.

10- Ölümden sonra var olan hayata inanıyor musunuz?

ölümden sonra yaşam olsa harikulade olurdu ama benim ümidim yok. hayır.

11- Sizi yazmaktan soğutan olaylar?

bazı yazıları anlayabilmek için empati yapmak, belki de geçici olarak yazarın ruh haline bürünmek gerekebilir. tamam burası blog, kitap değil ama yazı yine yazı. yazdıklarımın ana-fikrini bile anlamadan, sallapati yorum yapıldığı zaman; ee niye yazıyorum ki ben? dediğim oluyor. 

12- Kendinize robot bir sevgili yapıyorsunuz, ona hangi özellikleri eklemek isterdiniz?

hissedebilmesini isterdim. 

13- İnsan kaderini mi yaşar, kaderini mi yazar?


her verdiğimiz kararda, kaderin tekrar yazıldığını düşünüyorum. ama matematikteki çift gerektirme, ''insanın kaderi zaten bu kararları vermekmiş...'' düşüncesini de ortaya atar. insan kaderini yaşar.

14- Aklınıza ilk gelen ingilizce kelime hangisi?

fuck.

15- Bir kitap yazsanız, adı ne olurdu?

sonuncusu ''for rent - kiralık''

16- Blogger olmasa, şu an gerçekleştirdiklerinizi nerede gerçekleştiriyor olurdunuz?


kitaplarımı yayınlardım belki. bir yerde yazmak için teklif gelse kabul ederdim. ama ben kimseye gidip de, gazetenizde-derginizde vs yazabilir miyim? demeyeceğime göre, eskiden olduğu gibi facebook'ta paylaşırdım herhalde.

17- Birinden hoşlanıyorsun ama hoşlandığın kişi en yakın arkadaşından hoşlanıyor, arkadaşınsa boş değil ona karşı. Ne yaparsın?

kendime sarılır uyurum.

18- İnternette sahip olduğunuz ilk takma isim neydi?

ünlü rallici, rahmetli Renç Koçibey'in ismi. Rencio.

bitti.

soruları kendimden beklenmeyecek bir ciddiyetle cevapladım. yalnız insanları mimlemek işi biraz yaş. ona da çözümüm şu; 

mia, senin blogunda vereceğim cevaptan sonra gelen on kişi mimlensin. olur mu? olsun, lütfen.

2 Şubat 2013 Cumartesi

gelecek kaygısı

hello there!

sabah uyandım, klasik duşa girdim. duşta yine kafam çalıştı. ben ne zaman su altına girsem, kafam çalışır. ''zaman akıp gidiyor, bundan böyle hızlı hareket etmeliyim!'' şeklinde bir karar aldım. o atıllığı üzerimden fırlatıp atacaktım. hızlı hareketlerle hareket etmeye alışık olmadığımdan dolayı bazı aksaklıklar yaşadım. mesela çorap seçimi konusunda sıkıntı oldu. habire tek kalmış olanları seçiyordum. çoraplarıma, sizleri de yarın halledeceğim! diye ültimatom vermeyi ihmal etmedim. sonunda bir çift buldum. takım elbisemi, ayakkabılarımı giyip, dışarı çıktım. arabaya bindim. tam parktan çıkacaktım ki, park kapısı açılmadı. 

her halde bu kapıda bir aksilik var! dedim. arabayı döndürüp, diğer kapıya yöneldim ama o da açılmadı. kumandanın pili bitmiş olmalıydı. sonra görevliye telefon ettim. görevlinin olduğu taraftaydım, bu dönüş hamlesini yaparken bu olasılığı dahi hesap etmiştim. son derece sistemliydim. aradım, çalıyordu. görevli, servise çıkmış diye düşündüm. görevli, beni meşgule düşürdü. n'oluydu? arabadan indim, malum bodrumun camını tıklattım. biri perdeyi araladı. bu zatı daha önce hiç görmemiştim. bir şeyler anlatıyordu fakat aramızda cam vardı ve haliyle duymuyordum. benimki de sabırdı ve zorlanıyordu. aç teyzecim şu camı dedim. neyse, görevlinin dedesinin öldüğünü, kendisinin de dün gece apar topar köyüne gittiğini öğrendim. baş sağlığı diledim ama otopark kapısı da halen önümde bir engeldi. çünkü bizim kapıyı açan aleti kadın bulamadı. (bakmamış bile olabilir.) eliyle yok! işareti yaparak perdeyi kapattı. gireni çıkanı eksik olmayan otoparkımıza ise giren çıkan yoktu. çok hızlı hareket ettiydim aslında ben. o sırada selma teyze pencerede belirdi. eliyle bir dakika işareti yaptı. 3-4 dk içinde geldi. zaten selma teyze pencerenin önünde yaşardı. işte bu! kapıyı açacaktı. kapı açıldı. ben yine her zamanki saatimin hala 5-6 dk önündeydim. hızlı hareket ediyordum, ama meyvelerini toplayamıyordum. çok az topluyordum.

evet otoparktan çıktım lakin arabanın bütün göstergeleri söndü, kapandı. ve telefon geldi, uçak iptaldi. evet dedim. sorun yok. önce güzel bir kahvaltı yapar, oradan da elektrikçiye gider arabayı gösteririm. içimdeki hızlı olma dürtüsü kaybolmuştu. o da ne? odea bank tabelası görmüştüm. içeri girip, hülya avşar gibi yeni bir kudret, hakmışım gibi davranmak içimden geldi. acıkmıştım; şuradan bana bir panini, bir fincan da latte söyleyin bakalım deyip, paltomu sandalyeme asacak, ve odeabank'ın farkını hissedecektim. ama  bir anda bu hareketleri istesem de yapamayacağım aklıma geldi. pehh zaten baksana hızlı olmama bile gerek yok, buna doğa bile izin vermiyor diye düşünüp, 45 dk. kadar kahvaltı ettim. sağa sola bakındım. insanlar programlanmış gibiydi. ben asla böyle olamam diye düşündüm. içimdeki gelecek kaygısı tavan yapmıştı.

arabaya bindim, bütün göstergeler çalışıyordu.
güldüm.

iyi akşamlar,

Serhan.