29 Ocak 2013 Salı

içinizin içine ettim

iyi sabahlar, 

garip bir adamım. bazı değerlerimi, belki de bunların bir kısmının adı takıntı, her neyse işte onları hiç yitirmedim. mesela, pek dinle aram yoktur ama nerede cenaze, orada ben varımdır. bu konuda hassasım işte. mezarın içine inilecekse; bendeniz bu göreve, doğuştan vazifeliymişim gibi her defasında talip olur, daha sonra ise kendimi ivedilikle kazılmış çukurun içinde bulurum. fatiha bile bilmem, bu durumdan dolayı da her defasında, mevtaya değişik bir şeyler söyleyip sonra da amin derim. o an aklıma ne gelirse, içimden derim işte. anlayacağınız; benim dualar kişiye özel oluyor. ölen kişiyle anılarım mevcutsa ki, genelde mevcuttur hoca ve bir kısım cemaat! beni, fatiha okuyor sanırken, ben genelde anılarımla ilgili -fatiha niyetine- gidene bir şeyler mırıldanıyor olurum. sonra gasilane. aa bak orayı da ıska geçmem. morgda insanları popo üstü yatırıyorlar ya, popoları dümdüz oluyor. sinir bozucu bir durum tabi. düşünsenize, yok siz düşünmeyin, okuyun. allah korusun, J Lo ölmüş, onun poposu da tepsi gibi. olur şey değil. bu konuya çözüm bulmak lazım.

evet işte, can. insan canlı olduğu müddetçe güzelliği, yakışıklılığı bir işe yarıyor. nereden sardım bu konuya? 2013 Ocak, Azrail efendi'nin faza mesai yaptığı bir ay oldu. elinde orak, oradan oraya koştu durdu. o da emir kulu gerçi, memur. tek tek saymayacağım, ölenlerin hepsine, allah rahmet eylesin. ölüm pis bir şey. bu arada benim dedeyi bilirsiniz. alzheimer, işiniz-gücünüz yok veya boş vaktiniz gani ve bu sebepten dolayı, benim yazıları takip ediyorsanız dede ile ilgili anılarımı bilirsiniz. o da bi' hafta önce fenalaştı, şimdi hastanede. evde, ''sen kimsin lan, niye yatıyorsun kanepemde?'' deyip, kafama bastonla vuran kimse yok. boşluktayım. eyvallah vursun da, uykunun ortasında garip oluyordu ama olsun. şimdi burada olsa büyük ihtimal; postalları giyip, (sütçüydü) 40 yıl önce satılmış ineklere yem vermek için Çamlıca'ya yola koyuluyor olurduk. tam saati, 5:30 sabah. bakalım, bize yine fatiha vol 2344d okumak göründü gibi. ama dedem bu, belli olmaz. şaşırt bizi ömer :-/

içinizin, içine ettim biliyorum. pardon. bugün, benim özür dileme günüm olsun. bugün, zaten bir çuval inciri berbat ettim diyeceğim ama, konuyu incir olarak ele alırsak, işin içinden çıkmayız. incirler, ülke genelindeki sayıyı zorlar. anlayacağınız fena batırdım. aslında var ya, bence gayet iyi gidiyordum ama son virajı alamadım, yada belki de gitmiyordum. bana öyle geliyordu. kim bilir? siz siz olun incirleri berbat etmeyin. Ferdi Özbeğen'in sanırım beyaz renk bir saab'ı vardı. saab severim. e malum; alttaki şarkı Özbeğen'den.



eyvallah millet,

serhan.

18 Ocak 2013 Cuma

raykov'un abisi

hey,

raykov'un abisi uçakta, üç beş kere firstclass yolculuk yapmıştır. bedava olan firstclass uçuşların hikayeleri aslında bilindik. birçoğumuzun başına gelmiş hadiseler. havayolu şirketleri, her zaman uçakta bulunan koltuk sayısından fazla bilet satarlar. bu satış stratejisi ile ilgili yapılmış istatistiki çalışmalar olduğuna eminim. var bi menfaatleri ki devamlı yapıyorlar. uğraşıp google'dan araştırmayacağım ama ne kadar kar ettiklerini de merak ediyorum doğrusu. 

uçak 200 kişi alıyorsa, bunlardan 3-5 tanesi zaten uçağı kaçırır deyip, pişkin pişkin 205 tane koltuk satmak!? en kötü, ekonomiden herkes gelirse, son check-in yapanlardan birkaçını veya bakın burası önemli önceliği olan kişileri 'business class'a kaydırırız olur biter... düşüncesi?! atıyorum, uçakta emekli pilot var. o 'business class'a geçer, siz de emekli pilotun yerine oturursunuz. bu tabi en masum örneklerden. haa bir de herkesin, business class da dahil olmak üzre geldiğini düşünün. bazen havaalanlarında bağırıp çağıran, çıldıran müşteriler görüyoruz ya; hah işte onlar mağdur olan kişiler. ellerinde biletle, uçakta olması gerekirken, alanda sefil olanlar. kuvvetle muhtemel, bavulları da kaybolur onların. haa unutmadan bu yolculukta raykov'un abisinin bavulu yok.

velhasıl kelam, raykov'un abisinin hem ekonomi parası ödeyerek, hem de önceliği olan yolcuyu geçip, beleş first-class yolculuk etmişliği var. ben yanında değildim ama tanıdığım kadarı ile alkolün dibine vurmuş, yemeğin de kralını yemiştir. afiyet olsun bilader. keşke sen, ben, raykov bunu beraber yapabilsek. ne çok gülerdik? hadi beni boşverin, siz ikiniz bir daha yapabilseniz. raykov'un abisi bugün transit yolcu. uçağı ilk olarak Atatürk'e oradan da Sofya'ya inecek. bu sefer pek şanslı değil. business-class yolcu değil. işin bok tarafı, ekonomi de değil. ee nee? kargoda geliyor. evet bu raykov'un abisinin son uçak yolculuğu, first-class gelip içkinin dibine vurmak varken, kargonun soğuk hava kısmında uçmak, ne kadar da siktiri boktan bir şey olsa gerek? harbiden sikerim böyle işi. deplasmanda ölmek de bir dert.

raykov'u karşılayacağım şimdi, Atatürk'e gidiyorum. uçak 5'te iniyor, ben sallanıyorum. top çeviriyorum. nasıl bir his olduğunu biliyorum. düşündükçe göğsüm daralıyor, gidişimi erteliyorum. bu yazıyı yazayım da öyle gideyim diyorum. derken olmadı düzelteyim diyorum. raykov'um, allah abinin göremediği yılları, hatta çok daha güzellerini sana ve ailene göstersin diyorum... başka da bir şey diyemiyorum. allah'a da pek güvenemiyorum ki ama temenni ediyorum işte. seni çok iyi anlıyorum kardeşim. başın sağ olsun. sana da iyi uykular; raykov'un abisi, ali.

gittim.

Serhan.

13 Ocak 2013 Pazar

yo-pinok (2)

öykünün başı için dıklayın...

Gong o moral bozukluğu ile scooterına atlayıp, tükkana gitmiş. Gong, gephetto usta gibi tahtadan pinokyo'ya benzer bir çocuk imal etmeye karar vermiş. pinokyo'nun resmine baka baka aynısını yapmış. çinli genlerindeki kopya çekme dürtüsü daha fazlasına izin vermemiş. bi' gözleri çekik yapmış. biraz da renkleri ile oynamış. fıstık gibi oldu lan işte, bundan iyisi şam'da kayısı... demiş. adını da yo-pinok koymuş. Ling, Gong'a pirinç çorbası getirdiğinde, masanın üstünde şeyi sallanan yo-pinok'u görmüş. Ling, çok duygulanmış. o iğrenç sesiyle inanamıyorum! diye bağırmış. beni istemezsin artık diye düşünüyordum ama yanılmışım! diyerek, Gong'a sarılmış. Gong da yok bebeğim, olur mu öyle şey? doğuramazsan ben de evladımızı tahtadan yaparım! demiş. peşimde onca kadın olmasına rağmen, asla seni terk etmem diyerek Ling'e sırnaşmaya başlamış. kendi durumundan hiç bahsetmemiş çakal. 

masanın üstünü bir anda dağıtmışlar. yo-pinok da yere düşmüş. tam altlarında kalmış. ee işte malumunuz, şıp şıp yo-pinok'un üst baş batmış. (neee?) daha sonra ortalığı öyle bırakan Gong ve Ling eve gitmiş. gece yarısı, yo-pinok canlanmış, tıpkı normal bir çocuk gibiymiş. ertesi gün, dükkanı açan Gong, yo-pinok'u zulaladığı porno dergilere bakarken bulmuş. işte benim oğlum! diyerek ona sımsıkı sarılmış. yo-pinok bi' çatırdamış, baba! diye haykırmış. sesi karı gibi çıkıyormuş. Gong, sesin anana çekmiş lan deyyus deyip, yo-pinok'un enseye şaplağı yapıştırmış. Gong, Ling ve Yo-pinok mutlu bir aile olmuşlar. yo-pinok, okulda sigaraya başlamış. eve gittiğinde birkaç kere annesi kokuyu almış, yo-pinok! sen sigara mı içiyorsun? diye sormuş. yo-pinok, yoo valla arkadaşlar içiyor. üstüme siniyor demiş. Ling de bak içme oğlum allah korusun, yanarsın, kimse söndüremez seni... demiş. yo-pinok yemin billah etmiş ve banyoya kaçmış. aaa bir bakmış, ziki küçülmüş. ne yapacağını şaşırmış. ağlaya ağlaya babasının yanına gidip, durumu anlatmış. ek yap baba! buraya... demiş. Gong, gülerek; gel bakalım kerata yapalım demiş ve ek yapmış. ama ek tutmamış. Gong, durumu anlamış. 

bak yo-pinok, anlaşılan o ki sen yalan söylemişsin ve zikin bu durumdan dolayı küçülmüş. yapacak bir şey yok. doğruyu söylersen eski boyutuna geri gelir yoksa böyle bamya style, ortalıkta takılırsın demiş. yo-pinok, son sürat eve koşmuş; evet anne, ben sigara içtim, esrar çektim, bally kokladım ama bir daha böyle şeyler yapmayacağım. ne olur bana kızma, yalan söylediğim için özür dilerim demiş. neyse ana-oğul sarılmışlar.  Yo-pinok, hemen banyoya girmiş, bakmış ki alet eski boyutuna ulaşmış, derin bir oh çekmiş içinden de; layyn ne stresti be? bir daha yalan söylersem cümle alem üstümden geçsin demiş. Yo-pinok daha sonra, hiç yalan söylememiş. evet, bir meşhur öykünün daha huzurlarınızda içine ettim. 

biz erkeklerin en önem verdiği uzuv malum, ona bir şey olsa dünyayı satarız. tahta olsak bile ;)

saygılar,

Serhan.

ve son olarak adamım fırat;



12 Ocak 2013 Cumartesi

yo-pinok (1)

selam,

geçen yazdığım, modern kırmızı başlıklı kız adlı hikayem beğenildi. inanır mısınız? telefonlarım (ev ve cep) susmadı. email kutum doldu taştı. seroooo noooluuurr bu hikayelerden daha da yaz dediler. ne demişler? isteyenin bir yüzü, vermeyenin iki yüzü kara. e ben de yazmaya karar verdim. buyurun ikinci paragraf.

noodle lisesi'nin pilav gününde karşılaşan çinli marangoz Gong ve Ling birbirlerine ilk görüşte iş atmışlar. ikinci görüşte yiyişmeye başlamışlar, üçüncü de zaten olaya girmişler. Gong hayvanı başlama düdüğünden çok kısa bir süre sonra, topu ağlara yollamış. maç erken bir golle başlamış. Gong o kadar abazaymış ki, durumu Ling'e çaktırmadan anında toparlayabilmiş. Ling'ten, aynı dandik asya işi porno filmlerinde oynayan hatun sesi çıkıyormuş. bu ince tınılı sesler bana gayet sinir bozucu gelse de, Gong pisliği yine çok fena olmuş. yapacak bir şey yok deyip, aynen ikinci defa yola revan olmuş. seslerden dolayı, Ling biraz işkillense de, duygularım şelale herhalde.... diyerek olaya geri dönmüş. ikinci sortiden sonra, artık usta Gong, güç kaybetmeye başlamış, irtifa kaybı kaçınılmazmış. Ling, Gong'un son beş senede bulduğu ilk hatunmuş. Gong'un bir şekilde uçağın burnunu havaya kaldırması gerekiyormuş. böyle giderse zaten huylanmış olan Ling, durumu çakozlayacak, Gong da abazanlığa geri dönecekmiş. Gong kendisine; kötü düşünme, haydi Bruce Lee yapabilirsin! demiş. (çinliler kendilerini böyle gaza getirirlermiş.) Gong, konsantre olup, aslında Ling ile değil de Kobe Tai ile atraksiyon yaptığını düşünmüş veee çesna tipi uçak burununu havaya kaldırmaya başlamış. iki dakika sonra Ling'in sesi iyice sinek vızıltısına bağlamış. Ling, Gong'a ne diyorsun aşkım aynı anda yapabilir miyiz? demiş. Gong yalancısı da tabi bebeğim, ben zaten seni bekliyordum! demiş.

Ling yorganı 70A olan göğüslerinin üstüne kadar çekmiş ve ısırmış. Gong'a, harikaydın! sevgilim demiş. utanarak, aynı anda şey olabilmemiz ne kadar da romantik değil mi? demiş. Gong da evet sevgilim gerçekten çok harikaydı, istersen bunu bir ömür boyu yapabiliriz demiş. Gong içinden aslında 3-1 kiiii... diye geçirmiş. aradan zaman geçmiş. skor hep 3-1'miş ama Ling, durumu hep 1-1 sanıyormuş. Ling, ruh eşini bulduğuna, Gong öküzü de iyi, kötü bir karı bulduğuna seviniyormuş. evlenmeye karar vermişler. kafalarından aşağı, pirinç dökülerek tapınaktan çıkmışlar. çocuklar pirinçleri toplamak için birbirleri ile yarışırlarken, Ling, Gong'un kulağına, ben de bu yaramazlardan isterim! diye fısıldamış. vaziyet o an, Gong uydurukçusunun kafasına dank etmiş. düğünde, sınırsız pilav + sınırsız baijiu verilmiş. Gong, o gece alkolün dibine vurmuş. Ling çok iyi bir ev hanımı olmuş. hatta sakız gibi beyaz çorapları, donları dışarı astığında, köyde herkes çamaşırlara gıpta ile bakıyormuş. iyi de pilav yapıyormuş. bu arada, skor aynı; 3-1 devam etmiş ama, Ling'in çok istediği çocuk bir türlü olmuyormuş. doktora gitmişler ve Ling'in çocuk doğurmasının imkansız olduğunu öğrenmişler. 

Gong, ben bu karıyı şutlar, yenisini alırım lan demiş. pis pis sırıtmış; oh be ben de bir şey yok ya gerisi önemli değil demiş. Gong, Ling'den önceki tek ilişkisi olan Bo'ya da aynı tarifeyi uyguladığını hatırlamış. gerçi Bo süper tipsizmiş. kesin dönmeydi olum o! diye düşünerek kendisini telkin etmiş. ama yine de içine kurt düşmüş. hemen ertesi gün, Gong doktora gitmiş. kısır olduğunu öğrenmiş. hay şansıma edeyim be. eldekinin değerini bilmek lazım demiş. 

tıklarsanız, devam edecek...



7 Ocak 2013 Pazartesi

ruhum şad...

selam,

ölümden korkmuyorum, şekli hakkında kafamda soru işaretleri var. şahsen, sinsice gelebilecek ölümleri tercih etmem. ama işte sipariş veremiyoruz. aile kurmuşsun, çoluğun çocuğun, onların gelecekleri, görmek istediğin ülkeler, gelecek planların vesaire derken hiç beklemedik bir anda terk-i diyar. sonuçta, yaş icabıyla natamam planlarım haliyle fazla. ya arkada bırakacaklarım? gerçi öbür türlüsü de ayrı külfet. iki ucu boklu değnek. hank moody'nin ifadesine genelde ben de katılıyorum; ''GoD Hates Us ALL...'' durum şu; bence, en azından belli bir yaşa kadar, insanın canı için savaşmaya hakkı olmalı. 

hastalanıp, çekerek ölmek çok iğrenç, ölüme yaklaşana kadar başkalarına yük olmak da var. ve karşı koyamadan ölmek. düşünsenize; herifin teki durup dururken kafanıza silahı dayıyor ve tetiği çekiyor. siz de ölüyorsunuz. yada siz kamp yaparken ayı geliyor, sizi afiyetle yiyor. burada duralım. mesela, ayı beni öyle kolay kolay yiyemez, kaldı ki yedirtmem :) burnu, gözü, kolu, bacağı, kulağı artık birkaç uzvuna zarar veririm. ayı, bu işten karlı çıkmaz. sonunda ayının; ''herifi yedik ama göz gitti. keşke girişte, sağdaki çadıra girseydim...'' itirafı, ruhumun şad olması içün kafidir. olay yeri incelemede, arkamdan; ''yuh olum! herif resmen ayıyla dövüşmüş...'' denmesini isterim. hem, bu sayede diğer kamp yapan insanlar paçayı kurtarmış olur. fena mı? kimse zaten yardım olayına girip, o riski almaz. girişte, sağdaki çadırda kalan, olayın şokunu atlatmış kadın, ''bizim süleyman olsa ayıya beni verirdi, kendi kurtulurdu. işte süleymanlar yaşıyor, bu adamlar ölüyor...'' söylemi ile benim ruh, ikinci defa şad olurdu. kadınları seviyorum :)

öldüğümü duyanlardan bazıları gaza gelip, doğacak bebeklerine ismimi vermeye karar verebilirlerdi. sonra çocuk doğunca, mazallah ya sonu serhan'a benzerse deyip; benim isim yerine, çocuğa ''trendy'' başka bir isim koyarlardı. heh, pis senaryo yazarım. yalnız her senaryoda kendimi öldürüyorum. bu durumdan kurtulmam lazım. buralara da yazıyorum, artık ne boka yarıyorsa? kaç kişi okuyorsa?

hoşçakalın.

serhan.

not: son cümle anket gibi bir şey. 

4 Ocak 2013 Cuma

modern kırmızı başlıklı kız

kırmızı başlıklı kız, ninesini ziyarete giderken hiçbir halt pişirmemiş. çünkü dün hayvan gibi takılmış sonrasında da berkler'de uyanmış. vere vere gidip, yine bu salağa vermişim. bir daha o kadar içmeyeceğim! demiş. ama içinden bir ses ona hastır lan demiş. 

kırmızı, hala alkolün tesiri altındaymış. ama temiz hava alırım düşüncesi ile yola koyulmuş, eline de kurt efendiye ipneliğine boş sepeti almış. berklerin dolapta ne kadar iğrenç, bozulmuş şey varsa sepetin içine koymuş. apranaxı çakmış önden. yandaki pastaneden üç tane poğaça almış birini yer, ikisini neneme götürürüm demiş. sonuçta hepsini yemiş. o kafayla kalkıp ninesini ziyarete gitmesi bile mucize imiş. kırmızı, ormana girdiğinde ilk olarak sinsice çalıların ardına gizlenmiş olduğunu düşünen kurdu görmüş. bu da iyice yaşlandı lan demiş. e kurt da kokuyu almış, zaten koku alınmayacak gibi değilmiş. ne içti lan bu kırmızı yine? vodka olsa bu kadar kokmaz, ne bulduysa içmiş, çokça rakı. oha sepete bak, sonunda bir şeyler pişirip de zavallı ninesine getiriyor olum galiba demiş. tanıdık bir kokuymuş bu. istanbul çöplüğü gibi kokuyormuş. kurt, ekolojik dengeye küfür etmiş. insanların çevrelerinde, onların yediklerinin artıklarını yemek; yıllar önce maalesef ki bizim işimiz olmuş, tamam artıkları bulamayınca insanları yiyoruz ama yine de ilk amaç insanların yemediği artıklar yemek! diye söylenmiş. sonra aklına nispeten  küçük kafalı kurttan türeme köpekler gelmiş. bunlar bir de insanları koruyorlar, bu salaklardan bir tanesi karşıma çıksa, sahibi için ölür demiş. niye? çünkü evcil. pehh demiş, en azından evcil köpek değilim.

zaten bu kırmızı'nın ninesi ormanda uzatmaları oynuyor. şöyle bir söylenti var; büyük bir proje için (o değil, bu değil, bu hiç bizim ormandan değil, hah bu...) herifin teki koca ormanın damına koyacakmış. kurdun kafayı bir anda, olum nineyi kimsesizler yurduna falan koyarlar da biz ne bok yiyeceğiz? düşüncesi kurcalamaya başlamış. o sırada kırmızı yanından geçerken, ağzından salyalar akarak sepete bakmış, hırlamış. kırmızı; al lan sepeti al, hasır ve berk hıyarının buzdolabındaki artıklar var! belki doyarsın demiş. kurt bakmış, sepet hakikaten kırmızı'nın dediği gibiymiş. ne biçim kırmızı başlıklı kızsın be sen? zavallı ninen orada açlıktan ölüyor, sen ninene çöp getiriyorsun demiş kurt. yok olum, ben bunu ipneliğine sana getirdim. telefonumla, yemek sepeti'nden yemek söylüyorum şimdi demiş. heyyooo diye bağırmış kırmızı. kurda dönmüş, olum çok ballısın joker indirimi çıktı. sana da bir-iki hamburger söyleyeyim de ye, sıçana dönmüşsün demiş sırıtarak. kurt da hee söyle ama soğan koymasınlar demiş.

damına koyarım lan böyle dünyanın. kurtla kavga edeyim, puma cırmırsın beni, ayı ile savaşayım falan. esir düşeyim, gladyatör olayım. padişahın sadık askeri olayım. (ama şimdiki padişahın değil.) sonra ne bileyim inebahtı deniz savaşına katılayım, cervantes ile tanışayım, uzaylılarla iletişim kurayım, ama böyle olmasın işte... dejenere ve şımarık insanlardan bıktım. hayır! sonumuz hikayedeki kurt gibi olacak, ondan korkuyorum.

adios.

Serhan.

3 Ocak 2013 Perşembe

ben ölüyorum

iyi geceler,

bir kere öldüm. gerçekten. o anın başka tanımı yok. ayrıca her gün de ayrı kişiler için ölüyorum. sevdiklerim için. ölmeyi alışkanlık haline getirdim. bu aralar en çok annem için ölüyorum. böyle sesli ölüyorum, acı çekerek. çok şansız bir kadın. hayatında, kanımca bir insanın yaşayacağı en büyük acı olan, evlat acısını yaşadı. ama hala ızdırap çekiyor. o ızdırap çektikçe ben ölüyorum. bitmedi dinine yandığımın ızdırabı, bitemedi. 




on sene oldu dedeme bakıyoruz. bizim yaptığımız hikaye, annem bakıyor. anne dedeme, baba dedem 98 yılında ölmüştü. ama yaranamıyor kadın, elinden geleni yapıyor fakat yine de yaranamıyor. neden? çünkü babasına yaranmak mümkün değil. o an yarandığını düşünsen bile, acaba mı, oldu mu lan yoksa? diye içinden geçirmeye kalmadan; hazret, 2 sn sonra kuracağı bir cümle ile sana, ''yok be bu adama yaranmak mümkün değil! saçmaladım iyice...'' dedirtir. tamam yaşlı, tamam şimdi alzheimer hastası. gerçi on sene önce de böyleydi. sadece şimdi biraz daha unutkan, demans vesaire. her şeye eyvallah lakin aynı kişi, bugün annemin kardeşleri (dedemin oğulları işte) gelecek olsa, 180 derece değişebilir. dedemin her memnuniyetsiz hareketinde ben, annem için ölüyorum. sadece dedem değil, kardeşleri, babam, ben... kim o'nu üzerse. annemin gücünün bittiğini hissediyorum. annem, elimden kayıp gidiyor resmen. ben ölüyorum...

ve babam, onun için de ölüyorum. çok büyük olmasa da, eskiden iyi bir iş adamı idi. şimdi emekli maaşına talim. parkta takılıyor. e zamanında nasılsa o para lazım olmaz düşüncesi ile yüksekten prim yatırmamış, şimdi aldıkları para çok değil. anneminki de en alttan. kendim çok bir halt yapamadığım için kendime de çok kızıyorum. iğrenç bir duygu bu. herkes, benden bir şeyler beklerken, ben hiçbir şey yapamıyorum. useless, loser ne derseniz deyin. bazen televizyonun sesini açıyor, veya kanalları birden 886ya kadar tek tek, yavaş yavaş zaplıyor. deli oluyorum. o an televizyonu pencereden atabilirim bir insanın oğlu hele ki ben, babamın bu yaşlılık alameti hareketine içten içe böyle tepki veriyorum diye çok utanıyorum. benim gibi oğlu olduğundan dolayı, babam için ölüyorum.

artık çoğunluğa ben de uydum ve haklılar. dünyaya gelmişim, bir şeyler olmuş, böyle olmuşum ve böyle giderim. yeni arkadaşım olsun bile istemiyorum. eskilerle karşılıklı unfollowlaştık zaten. sinemaya tek başıma gidiyorum. arasam?! tamam çok zorlasam belki sinemaya gidecek birini bulurum ama insanların kafalarını ütülemekten bıktım. haa aklımdayken, bir arkadaşım var. onunla da artık hiç görüşmeyeceğim. niye? çünkü onun kafası kötülüğe ve sadece çıkarına çalışıyor. benim kafam ikisine de çalışır, kötüyü ya insanlar böyle düşünüyor ise? diğerini de davranışlarımı şekillendirmek için kullanırım. kimsenin kötülüğünü istemem. istemesen de insanların saksı kötüye çalıştığından, seninkini de doğal olarak öyle sanıyorlar. 

resmen geri püskürtüldüm hayattan. geçenlerde, spor salonunda bir delikanlı lateral raise yapıyordu ama hareketi küllüm yanlış yapıyordu. bir şey demedim. eskiden olsa, detaylı anlatırdım. bu çok küçük bir örnek ne var bunda diyebilirsiniz. ama benim için, bilip de söylememek büyük bir olay. daha doğrusu olası tepkiler, cevaplar sebebiyle psikolojimin bunları kaldıramayacak vaziyette olması. buna benzer dahil olmadığım konular. fiziksel temas her zaman, ama ciddi konular konuşmak yok, öğretmek yok, tartışmak yok vb. 

benim zaman, böyle böyle geçer...
ölürüm ben,
hatta ben ölüyorum...

eyvallah,

Serhan