18 Ocak 2011 Salı

tarih: agorafobiyi dört gün geçiyor

merhaba,

ne salak bir başlık değil mi? hayır, değil. çünkü kendisi aslen acınası bir başlık. agorafobi, açık alan fobisi manasına geliyor, bilmeyen de olabilir belki diye.. bu fobiye sahip kimseler, (onlar, sanki hiç kimseler) günlerce, aylarca dışarı çıkmadan yaşamaya çalışırlar. sizler, onları pek görmezsiniz çünkü hiç kimseler, adı üstünde görünmezdirler. her neyse; bu konunun çok fazla açıklamasını yapmayacağım. bundan yaklaşık 12 yıl önce ilk defa panik atak geçirmiştim, o gün; bugün oldu. panik atak artık, panik atağım oldu. bu şekilde hayatımı yaşamayı öğrendim diyelim. bu konuyu da es geçiyorum. lakin bazı zamanlar oluyor ki; yine bu zamanlarda insanın aklına çok acayip şeyler de geliyor. 'yıkılmış hayat manzaralı..' yaşamına tahammül edecek sebepler arıyorsun, bulmakta zorlanıyorsun. tıpkı geçen haftam gibi; sevimsiz ve bedbaht..

agorafobili ve panik ataklarla dolu bir hafta idi. her işimi erteledim daha doğrusu zorunda kaldım. çünkü değil çalışmak; dışarı çıkacak durumda bile değildim nitekim son dört günüm de evde geçti. elim ayağım tutuyordu. fakat düzgün göremiyordum ve düzgün diye tabir edilen davranışlardan bir hayli uzaktım. dışarı çıkamıyordum, evet basit açıklaması bu. suyu çok severim ama, duşta saatlerce oturuşum; sanki bir film sahnesindeki çaresiz çocuk izlenimi verdi bana. aynadan kendime bakıyor, ıslanan uzun-kıvırcık saçlarımı ısırıyordum. hatta onları arada çekiştiriyordum, saçlarımın suçu neydi ki? dediğim gibi davranışlarım pek normal değildi. neden insanlar, psikolojisi bozukken saçlarını keserler? ben biliyorum, o bir his. o his gelince siz de bilirsiniz. her ne haltsa duş teknesinde (bunun da başka ismi yok mu?) otururken acaba, ben de mi bir daha dışarı çıkmayacağım? diye düşündüm. zira riga'da; 150 yıllık, her tramvay geçişinde sallanan bir binanın, kıç kadar banyosunda mahsur kalmıştım. keşke bina yıkılsa da kurtulsam diyordum, her sallanışında. sonra aklıma iki-üç sevdiğim kişi geliyor, sözlerimi geri alıyordum. duştayken acıktım ben. evet saatler geçmişti, günlerdir de sokağa çıkmadığım için yiyecek de bir şey yoktu. patates ve makarna - pilav dışında. onları pişirecek güç, bende yoktu. derken ayağı kalktım, kalbimin atışı kulağımda, çınlamanın arkasından duyuluyordu, derken çınlamayı dahi bastırdı.. sinir, stresten kalp atışlarım da nasibini almış, bir garip atıyorlardı. mavi bornozumu giydim, kan kırmızı gözlerime ve siyah sakallarıma baktım. iğrenç görünüyordum. aynaya vurmamak için bu bakış süresini kısa tuttum. ben, sinirlenince oraya-buraya da vururum..

salona geldim, geldim dediysem zaten banyonun kapısını açınca salona geliyorsunuz. hani öyle ekstra bir enerji gerektirmiyor bu hamle. oturdum yere, karın idmanımı yaptım. o halde evet. evde kaldığım, dışarı çıkmadığım dört gün boyunca; üç kere karın idmanı, dört kere yoga yaptım ve iki kere de bacaklarımı esnettim. bu durumdan çıkış arıyordum, egzersiz yardımcı olur. her gün biraz daha iyi oluyordum ama yine de bu ruh halimin yeri ve zamanı pek değildi. yapmam gereken onlarca iş varken, çaresiz bir şekilde günlerin geçmesini bekledim. bir arkadaşımı aradım, o bana yiyecek getirdi. evde olan kuru meyve ve bayat ekmekler başlıca besin kaynağım olmuştu. pazar günü sabah 6:30 gibi uyandım, arkadaşım neler getirmiş diye baktım. yumurta yaptım, proteine ihtiyacım vardı. ekmek ve zeytin de yedim. üstüne de reçel, tatlı olarak. gözüm açılıyordu. daha kötüsünü düşündüm. duş teknesine bakınca, geçen günkü halim aklıma geldi. şampuanı da düşürmüştüm, içinde eser miktarda kalmıştı. beni kurtarmazdı. evet, biraz dinlendim ve üstümü giydim. ondan önce telefonuma netten kredi attım. ne olur, ne olmaz.. diyerek tedbir aldım. ayağınızın altından hiç yollar kaymadığı için bilemeyebilirsiniz bu rahatsız edici duyguyu, gerçi bilmeyin de zaten. aldığım depresanları duble yapmıştım, geleceği görüp. sanırım etki etti son iki aydır dozajları devamlı azaltıyordum. demek ki zamanı değilmiş. acil durumlarda, kendi kendinizin doktoru olmak gerekiyor..

6 kat indim ve sokağa çıktım, ''bıdı bıdı'' yaşlı adımlarla spor salonuna kadar yürüdüm ki; bir km var yok. saat oldu 10:30 sabah. arka bacak, bisiklet ve kalf derken, enerjim yine bitti. mor xanax tabletinden yarım sonra bir yarım daha çaktım. bir tane de enerjı bar, gofret kılıklı şeyden yedim. yoga odasına girdim, kimse yoktu. millet manyak değil tabi, pazar günü evlerinde normal! insanlar gibi yaşıyorlardır.. diye düşünerek, sakin olmaya çalıştım. derken birilerini arayım da kopasıca kafam dağılsın.. dedim ama kredim yoktu. evet, parayı yanlış numaraya yollamıştım, şaşırmadım. bu sefer de garip bir yoga salonunda can verecektim, aklım otomatik olarak kötüye çalışıyordu. derken bir anda ışıklar yandı ve 20 küsür kızcağız içeri girdi hatta daldı. belli ki toplu halde zayıflama seansı vardı. bir an aha huriler dedim ama eğitmeni görünce onun huri olmadığını anladım. bana; ben, huriyim.. ekmek musap çarpsın huriyim.. dese de inanmazdım. o denli huri değildi o. hemen oradan uzaklaştım, salona döndüm. göğüs çalıştım arkasından da ön kol. üstüne protein tozlu sütümü içtim.

unutmadan; gelmeden drogas denen kozmetik dükkanından şampuanımı da almıştım ama sabun yoktu. neyse sittir et dedim. içerisi bembeyaz olan umumi duşlara gittim. tımarhanede olanlara benziyor orası, hani hortumla deliye su sıkarlar da zavallı; kısmen temizlenir ya, onun gibi bir manzara gözümde canlandı. suyu açtım, kuvvetli idi. tam dört şampuan yaptım. temiz, pak olmuştum. hatta şampuanla inceden de bir kese atınca; üstümden gırc gırc sesler çıkıyordu. spor salonundan çıktım, markete girdim. salon; alışveriş merkezinin beşinci katında, market ise birinci katındaydı. biliyordum, zorluyordum kendimi. marketler, bu gibi durumlarda en son gidilecek yerlerdir. havalandırması, ışığı, kalabalığı.. neyse bana güvenin öyledir işte. alışveriş yaptım fakat yine görüş alanım kısıtlanmıştı, yine aynı duygular hakimdi, ettiğim küfürlerin odağında ben vardım. üstelik duş teknemde olmayı, bu salak hiper markette olmaya on defa yeğlerdim. kötüydüm işte. çıktım; dışarıdaki, kar fırtınası ve soğuğu zerre kadar hissetmiyordum, insanların davranışlarından soğuk olduğunu gözlemliyordum. iki arada bir derede bok varmış gibi de dünyayı almıştım, ağırlığı hissediyordum o halde kısmen de olsa vardım... doğru ya; bir daha böyle olursam başkalarına gebe kalmak istemiyordum, eve gelirken zorlandım. bayılmadığıma şaşırıyordum.bu arada ben hiç bayılmadım galiba. dışarı çıkmış, eve gelmiştim. hala nefes alıp veriyordum. hayati fonksiyonlarım yerindeydi. iki arkadaşımı davet ettim, kutlamalıydım bunu.. yılbaşından kalan rakı vardı onu içtim..

tarih, agorafobiyi dört gün.. geçe hayata dönmüştüm. garipti, hala yaşam performansım süper olmasa da, rengin soluk, iyi misin? sorularına maruz kalsam da; sonuçta kendimi toparlamıştım. bir kere daha anladım ki, kabullenmek bana göre değildi.. ha eyvallah, bu işleri çok iyi bilen bir doktora emanet etmem gerek kendimi. atlamayın olm, öyle bir doktor zaten yok. işte öncesinde şunu halledeyim, bu bitsin, onu da yaptık mı.. diyerek, kendimi pek önemsemedim. psikolojim bu öemsememe olayına pek bozuldu da, intikam mı aldı nedir? psikolojimi sevmiyorum; onun yüzünden sizin de içinizi kararttım. kusura bakmayın.

boktan bir haftaydı..

serhan.

1 yorum: