Powered By Blogger

24 Temmuz 2012 Salı

vazife

selam,

''vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkan ve şeraitini düşünmeyeceksin..'' evet, ben Ata'mın bu cümlesini sanırım çok içten algılamışım, her vazifeye atılıyorum. üzerime vazife olmayanlara da atılıyorum. nasıl oluyorsa, bir şekilde kendimi vazifeli buluyorum. sakin olmalıyım. sonra üzerime vazife olmadığı hissettirildiğinde veya öyle hissettiğimde; bu sefer kızıyorum. manyak mıyım ben? aslında değilmişim. ben bile kendimden bu denli az manyak bir performans beklemiyordum. belki de size, ''benim derdim aşar beni, sen bana kendini anlat..'' demek istiyorumdur. ama burası, demek istediğim türkiye bu işin yeri değil. riga'dayken tek başıma sokağa çıkmayı çok severdim, turistlerin gittiği mekanlara değil, lokal insanların gittiği yerlere giderdim. sarhoş eve döner, öylece sızardım. uyandığımda, vodkadan dolayı baş ağrısı, aklımda hiç tanımadığım insanların bölüm bölüm hikayeleri yer alırdı. bir şey daha var, kolum ağrıyorsa bu; geceleyin kabata denen bara uğramış, içkisine bilek güreşi yapmış olduğumun işaretiydi. ilk zamanlar kavga ettiğim çok olurdu. ben yüz metreden turisttim, turistlere ait olan yerlerde olmam gerekiyordu. zamanla birbirimizi tanıdık. ee tabii hasar aldım mı? aldım. ama çok da verdim. şiddet yerinde kullanıldığında, yakanızı sıyırmaya yarar.

her ne haltsa, türkiye'de ise herkesin problemi kendisine ait. sanırım insanlar onun problemi, ya benim de aklıma takılır? ya bir şekilde benim de problemim haline gelir diye korkuyor. aslında haklılar bir bakıma. insanlar orada egoistti, bilirdim. burada ise insanlar gizli egoist. devamlı herkes herkesle bir kıyas, yarış içinde. twitter'da bile adam RT edeceği tweeti ayan beyan çalıyor. kendi yaptıklarına aldırmadan, seni eleştirebiliyor. hani derler ya türk insanının yakınlığı falan, bi' geçiniz bu işleri. hangisi doğru? yaşam kurallarına göre; bizim insanların yaptığı doğru. çünkü bu coğrafyada nasıl hayatta kalınması gerektiğini onlar biliyor. burası, bana tam bir deplasman be olum. aksi gibi; top, kaleyi sevmedi mi hayatta da içeri girmez. hadi hep beraber doğruluk mu, cesaret mi? oynayalım. soracağımız soruları, vereceğimiz cevapları düşünelim. oynayalım mı? 

işaret parmağınızı, baş parmağınıza yaklaştırın, milimetre kala durun. içimdekilerin sadece bu kadarını yazabildim.

eyvallah.

Serhan.

17 Temmuz 2012 Salı

all out attack to panic attack

hello,

bu konu hakkında artık yazmak istemesem de, yazmam gerekiyor. göründüğüm gibi ukala biri değilimdir. yalnızca muhtemelen sizden daha meraklıyımdır, bu yüzden de sizden daha fazla gereksiz, bazen de gerekli şeyler okumuş/öğrenmiş olabilirim. pek çok konuda fikir sahibiyimdir. aslında bunun nedenlerinden biri; post travmatik disorder ve üstüne agorafobili panik ataklar yaşadığımdan maalesef hayatımın belirli dönemlerinde dışarıya pek çıkamayaşımdır. (sonra elden geldikçe bu durumu telafi etmeye çalıştım. mesela avrupa'nın garip yerlerini kamp yaparak, arabayla birkaç kez dolaştım.) dört duvar hapsi zamanlarımda ana britannica'nın hatırı sayılır bir kısmını okudum. normal hareketler değildi tabi bunlar. çoğunu unutsam da o kadar saçma sapan şeyler beynimde yer etmiş ki pehh. bu arada kirpi süper yüzer, zürafa yüzemez. van gogh o kadar çok absinthe içmiştir ki; gözleri sadece sarıyı görür olmuştur. bu yüzden de son dönem tabloları hep sarı tonlardadır. olacak o kadar pek çok açıdan burlesk örneği sayılabilir.

konuya geldim. bir arkadaşıma panik atak ve pa bozukluğu teşhisi konmuş, üzüldüm. izin verirse ona yardım ederim, daha yolun çok başında ki bozukluk demek için bile çok erken, henüz -kobay- olmamış. prozac'la başlamışlar ki tercih doğru. bu konuda maalesef benim diyen psikiyatrisi ve/veya psikoloğu garantili donumda sallarım. her halde okumadığım makale, kitap.. kullanmadığım ilaç.. yaşamadığım ilaç yan etkileri (prospektüsleri okuyun ama çok da dikkate almayın zira bu semptomların çoğu psikolojik olarak deneklerde görülmüştür.), biyolojik, fiziksel semptomlar.. panik esnasında yapılacaklar, sakinleşme egzersizleri, ıvır zıvır pek az kalmıştır. bu duruma, doktor ve kılıklıları hemen itiraz eder, e bu kadar okuduk derler. diyelim ki, on sene okudunuz. ben, bu mereti tam 1998 senesinden beri çekiyorum. panik atağı; dünyanın öbür ucundaki hostel odasında, tek başıma yaşadım. ayağımda yastık varmış hissi ile tekne güvertesinde kendime yabancılaşarak da yaşadım. hatta hiç tanımadığım bir ülkenin, hiç bilmediğim şehrindeki lokal barın tuvaletinde ''olum burada kalp krizinden ölürsem, insanlara bayağı bir külfet olur..'' deyip,175 nabızla tabiri caiz ise dehşete de kapıldım, çok korktum. yetmedi mi? 24/15 tansiyon ile acile gidip, doktor odasının kapısını da kırdım. hiperventilasyonu riga'da bir kavga sonucu düştüğüm hücrede de yaşadım..  ve son bir şey, aha sizlere bu satırları şu anda yazan da benim! bana bir halt olmadıysa, emin olun size de bir şey olmayacaktır. bunu aklınızdan çıkarmayın e mi?!

bu illette birinci kural, panik atak olmaktan korkmamaktır. önceleri zor gelse de, alışırsınız. atla deve değil. doktorlara saydırdım ama gerçekten sizi dinleyen bir doktorunuz olsun, ona geçen seanslarla ilgili arada soru sorun. böylece, sizinle ne kadar ilgili olduğunu anlarsınız. iş ticarete dökülmüşse, bir yerden mutlaka falso verir. hemen yüzüne söyleyin, kendisine çeki düzen verir. o size sen şöylesin/böylesin derken üste para bile alıyor. rahat olun. bu sizin hayatınız, hayatınızın bir bükülme oranı var. birkaç bükülmeden bir şey olmaz, daha yolun başında iseniz eski halinize geri dönersiniz. benim gibi geç kaldıysanız bir daha eski halinize dönmeniz biraz zordur. benim gibi geç kalmak derken; iki sene civarıdır. iki seneniz ağır bir şekilde bu illetle beraber geçtiyse, ve bu durum başınızdan geçmiş travmatik bir olaydan sonra ortaya çıkmış ise siz de eskisi gibi olamazsınız. zaten bir süre sonra; ''eski ben nasıldı ki?'' diye kendinize sorarsınız. mühendisçe; bir cetvel kırılmadan bükülür, sonra yine aynı yere gelir. ama cetveli hep bükmeye başlarsanız bazı bağlar kopar. bırakınca; azıcık itekleme ile cetvel eski yerine gelse de biraz garip olur. örneğin; düz çizgi çekerken bombe yapar. aynen bu hesap. tabi asıl sorun cetveli bu denli büken nedeni bulmaktır ki, nedenini bilirseniz; önlemini de alırsınız.

1998-2012 arasında çok pa yaşadım size bir ara top ten yapayım.. teslim olmayın, ona istediğini vermeyin, çemberi daraltmayın.. ve en önemlisi kaçınma davranışlarını kendinize kalkan olarak belirlemeyin. en iyi savunma hücumdur, bunun için iyi hücumcularınız olmalı.. her şeyin zamanı var. zamanı geldiğinde; all out attack :))

sakın haa.. benim gibi olmayın..
dileyin, inanın yardım ederim; hem de bez maksas (letonca bedava, demek;))

eyvallah.
Serhan.

15 Temmuz 2012 Pazar

yarısına gelmişim

selam blog, sana da üvey evlat muamelesi yapıyorum, kusura bakma. biliyor musun bazen tek bir cümle, insanı yazmaktan alıkoyuyor. söyleyenin çok da fazla umursamadığı bu cümle, kendine ''acaba ben kötü mü yazıyorum?'' sorusunu defalarca sormaya yetiyor. ben aslında biraz da bu sebepten dolayı yazmıyordum, biraz da üşengeçlikten belki. yazacak çok konu vardı, birikti. daha doğrusu birikmişti. yazıların, en azından benimkilerin bir ''son yazılım tarihi'' var. bu tarihe kadar yazmadıysam, yazının büyüsü kalmıyor, özelliğini yitirmiş gibi hissediyorum. çok kurcalanmış hikayeleri sevmiyorum, devrik cümlelerimin çokluğunun sebebi bu olabilir. 


telefonum çalmıyor. telefonumun çalmama sebebi, (artık) çok da aranılacak bir kişi olmadığımdan olsa gerek. bunun ''ne kötü! kimse beni istemiyor..'' şeklinde bir serzeniş olarak algılanmasını istemem. ben genelde, böyle konularda empati yaparım. ben olsam şöyle yapardım, böyle yapardım falan derim. gereksiz işler. bunu yapmamalıyım, hadi yaptım diyelim, asla dile getirmemeliyim. dün annem geldi. o yaşlandı, çok güçsüz, zayıf. geldiğinden beri yataktan çıkmadı diyebilirim. onun için endişeleniyorum, elimden de şu an bir şey gelmiyor. ailenin lanet erkekleri olarak onu bu hale biz soktuk. birbirinden aptal iki oğlu, iki tane bencil erkek kardeşi, bir tane ekstra large kocası, kendini peygamber sanan bir babası vesaire vesaire.. çok mutlu olmayı hak eden birini, özellikle de kadını mutlu edememek insana çok dokunuyor. hele o kişi annen ise. ve son umudu da bensem..


benden 15.07.12 tarihi itibari ile bir bok olmadı. kapıları zorlasam da, bazıları hiç açılmadı, bazıları ise hemen kapandı. çocukluğumda yaşadıklarımın beni bu yaşıma kadar zorlayacağını bilseydim, -ne yapıp eder- ölüm acısını bu denli içime kazımazdım. her gün, her saat, her dakika derken bir bakmışsınız ömrünüzün sonuna kadar anılarla yaşamışsınız. ben yarısına gelmişim bile..


eyvallah.
Serhan.



13 Haziran 2012 Çarşamba

Beklenti ve Realite

iyi sabahlar millet,


öncelikle; martıların bağrışması depremin habercisi filan değil. şimdi size kalkıp; olayın mitolojik yönünü anlatırsam, yazacağım yazının içine sıçmış olurum, biliyorum. ama buraya kadar gelmişsiniz, el mahkum özet geçeceğiz. eskiden bir deniz kızı ve balıkçı varmış, klasik aşık olmuşlar. yine klasik deniz tanrısı bu olaya taş koymuş, malum yüksek rütbelilerin işi hep taş koymaktır. ben, hiç şaşırmadım. ee işte bu deniz tanrısı, deniz kızını dalgalara hapis etmiş. bizdeki ÖYM hesabı, önce esaret altına alınmış deniz kızı, sonra kendisine uygun bir suç temin edilmiş. zavallı balıkçı da her yerde hatunu aramış, malumunuz bulamamış. gök tanrı, ''kızı bırak..'' demiş, deniz tanrısına. deniz tanrısı da bırakmış lakin, el çabukluğu marifet iki sevdalıyı da bu martı kuşlarına çevirmiş. açıkçası; bence işin içinde gök tanrı da var, ondan habersiz kuş uçmaz sonuçta, herif gökyüzünden sorumlu. yok; deniz tanrının tek başına yiyeceği halt değil bu olay. neyse, gök tanrı her birinden en az üç çocuk ;) istemiş böylece, martılar çoğalmışlar, kuş bakışı ne zaman bir sevgili görseler, çığlık atmaya başlamışlar. manyak olmuşlar tabi. genetik bir vuku. gerçi sabahın altısında onca sevgiliyi nereden de görüyorlar, bağırıyorlar orası muamma. belki de hissediyorlardır. 


çok enteresan bir adamım ben, siz merak etmişsinizdir diye ''martı niye sabahları kafamızı ziker?'' konusunu da şey ettim, üşenmedim. taam lan ben de merak ettim. ama istesem yazmazdım, kendim okurdum.. off aklımdan atamıyorum martıları. hala martılar hakkında yazmak istiyorum, problem yumağıyım olum. konumuza geliyorum, beklenti ve realite. bu yazı aslında inspired by beyza'dır. malum arkadaşlık, dostluk, akrabalık.. (sonuncusu bende yok ama, sizde var diye yazdım.) karşılıklı duygular barındırmalıdır. bir nevi, karşılıklı beklenti işte. önce bir bakın mevzu bahis kişiye; geçmişte size ne yapmış? kötü zamanınızda yanınızda olmuş mu? manevi destek sağlamış mı? maddi bir sıkıntınızda, elinden geleni yapmış mı? biri kafanızı kırmaya yeltendiğinde ne yapmış? heh kişilere göre sorularınızı şekillendirin ve beklentinizi cevaplarınıza göre oluşturun. şimdi de bu beklentinizi biraz düşürün, sağlam olsun. (mühendislik kuralıdır). 


''kimseden bir şey beklemem lan ben..'' kişisiyim, diyorsanız; hepten yalan bir psikolojidir o, geçiniz. çok denedim, biliyorum. herkes hatta herkez zamanı gelir, birinden ister-istemez bir şeyler bekler, duygudur bu. saklayamazsınız haa belli etmezsiniz, o ayrı. neyse bir de şu vardır; realite. atıp, tutmak, sallamak çok kolaydır. ciddi değilseniz, kız arkadaşınıza boş vaatlerde bulunmayın, tutamayacağınız sözler vermeyin. veya hatunsanız; ''lan olum sen böyle sadece hedefe kilitleniyorsun ya, ön sevişme filan hak getire.. öyle olmuyor bu..'' deyin. bu işler sırayla, aslında önce ben! allah'ın odunu deyin, hala aynıysa; kaçın.  vee maddiyat; çocukken küçük dayım, yılbaşı çekilişi öncesi şu piyango çıksın, sana araba alacağım derdi. halbuki piyango çıksa; haberim bile olmayacağı gerçeğini, büyüyünce öğrenebildim. lan bir şey deme bari, ama bu işler böyledir. insanoğlu gaza gelir bir an. bol keseden atar. siz, o gaza geldiğinde geçmişe bir bakın, soruları cevaplayın, sonra hevesinizi yavaşça yere bırakın, kendinize gelin. realite iyidir. nam-ı kemal ne demiş? ''hayalle yaşayanın götüne koyayım..''  demiş..


elbette insanlardan beklentilerinizi düşünürken, çuvaldızı da kendinize batırmayı unutmayın. ben ne yaptım olum x kişisine ki ondan bunu bekliyorum amk? diye sorun kendinize. vee tarafsız olun, yaptığınızı üçle çarpıp, x kişisinin yaptığını üçe bölmeyin emi okurlarım?


öperim gıdınızdan.


serhan.


not: martı olayının alıntısı buradandır. birazcık cıvıklaştırdım elbette.

5 Haziran 2012 Salı

Fenerbahçe için; hak, adalet ve hukuk.


selam,






yazıyı yukarıdaki linke tıklayarak okuyunuz lütfen. bu aralar pek iyi gözükmüyorum. e zaten ''bu aralar pek iyi gözükmüyorsun, Serhan..'' cümlesini çok işitiyorum, sorun yok. 19, yazıyla on dokuz! evet tam on dokuz tane duruşma geçti, 11 ay içinde. savcı efendi son duruşmada, savunmayı da dinleyip, mütealasını hazırlar diye beklemiştik lakin 260 sayfalık müteala çoktan hazırmış. muhterem, zaten -imece usulü- hazırlanmış doküman ile mahkemeye teşrif etmiş. sanıklar, savcı da burada diyerek, savunma yapmışlar. sonra garip bir müteala özeti okunmuş mahkemeye. savcı bey, 8-10 temmuz arasında bir zaman boşluğunda kalmış sanki. hani öyle ki; geçen temmuz'daki taraf gazetesi'nden ve benzer paçavralardan Fenerbahçe haberleri toplasan, sanıkları hiç tanımasan, savunmaları da iplemesen, konuyu da bilmesen, topu da KARPUZ ile karıştırsan ancak böyle SAÇMA-SAPAN bir müteala ortaya çıkarırsın. haa pardon bir de süper taraflı olman lazım çünkü Trabzon hakkında olanları da es-geçmen gerekiyor. vicdanını baya bir kenarda bırakan savcı bey'i tebrik ediyor, kendisine gittiği yolda başarılar diliyorum. selametle.


gelelim, 3 temmuz'dan sonraki halime. ışıklardayım arabada bekliyorum, yeşil yanmış, ben gitmiyorum, kornalar vs. bekleyin diyorum, peki ben niye gitmiyorum? Çünkü yanımda bir mini cooper durmuş, aklımdan ''Abdullah Başak bu arabaya sığmaz, Korcan'ın olmayan kız kardeşine alınan arabanın aynısı bu.. ahh oynanan hayatlar, 2.5 milyon dolar, çantaya da sığmadı zaten.. tu allah belanızı versin..'' derken, yeşil yanmış oluyor da ondan. Biyoner'den bahis oynasak mı diyorlar? yaa diyorum biz bu bilyoneri 1.05 oranlı FB-Sivas maçı için kapatmıştık, bununla da suçlanmıştık, yine allah belanızı versin be diyorum. karşımdaki konuyu kapatıyor zaten. Poyraz çıktı, esiyor diyorlar, benim aklıma palavracı gizli tanık Poyraz efendi geliyor oradan Yadigar Boğa'ya geçiyorum. Savcı Yadigar'ı da şikeden suçlu buldu yalnız. bilin yani. Berk diyorlar, savcı berk mi diyorum?!


satranç çağrışım ROK; aklıma kaniş köpeği suratlı, o çığırtkan herif geliyor, baransu geliyor, uslu geliyor. Balık yerken hamsi yemiyorum, o aksanı duyunca midem bulanıyor. arıya zaten alerjim vardır, görünce ispiyoncu arıboğan'ın suratı gözümün önüne geliyor. koska helvacısını görünce, aklıma diğer ispiyoncu helvacı geliyor. Mehmetali deyince o mıymıntı konuşmasıyla kas kafalı MAA önümde duruyor sanki, çekil be adam.. diyorum. annem, yazlıktan bilmem kim botoks yaptırmış dediğinde, gökten zembille! inen Belçika vatandaşı GS başkanı ve 20 milyon AKP seçmeni aklıma geliyor. son maçta yerde yatıp kalkmadıkları, beraberlikle şampiyon olmaları geliyor. polisin kışkırtması geliyor. ankara'da bursa tarftarına çıt çıkaramdıkları geliyor. 


parkta koklaşan köpekleri görünce, canım Melo ve Eboue'ye hoşt demek istiyor, yara bandı görünce Terim ve mimikleri geliyor. beyaz sayfa görünce, aklanın da gelin, paklanın da gelin diyen ex-Papermoon kardeşi BJK geliyor. TS'un kupa sapı şampiyonluğunu, sitesinden kutlayan Çarşı karşımda manasızca bağırıyor sanki. kupamizu verun diyen Sadri'nin TS maçında Semih'e saldırması, sonra her şeyi inkar etmesi geliyor. çevik deyince, biber gazı, cop geliyor. Çağlayan deyince ise suçsuzluğumuzu ispat etmek için başkan ve yöneticilerimizin girdiği duruşmalar aklıma geliyor. başkanın, ''açıklama istediğiniz başka husus var mı?'' sorusu kulağımda çınlıyor. lakin polis devletimiz bize bu suçları uygun görmüş, AiHM'e gitmekten başka bir çaremiz kalmamış. ona da bulurlar bir şey, seksen yaşında bile olsalar paşalar içeride. nedir bu kin? memlekette, sahte cdlerle özgürlüğünün elinden alınması ile tehdit edilebiliyorsun. gık diyemiyorsun. hatırlayalım, Aziz Başkan ne dediydi, gazetecilere; ''ne şikesi? memleket elden gidiyor.. hala şike diyorsunuz..'' Fenerbahçe aleyhine konuş, aileni göremezsin diyorlar İbrahim'e, tehdit ediyorlar. bunu yapan soruşturmayı devr alan savcı?! başka adamı, sen o kadar para etmezsin diyip, Fenerbahçe'ye şikeden dolayı transfer oldun zaten diyerek karakolda üç gün tutuyor, oradan yabancı şubeye götürüyorsun. zübük medya şimdilerde Emenike'nin fiyatını, attığı golleri haber yapıyor. ulan sizlerin yüzünden gitti adam, bari haber vermeyin allahın belaları. ama yıkamayacaksınız bizi olum. bu ayki duruşmada ÇOK KALABALIK bir şekilde sizlerle görüşeceğiz.


Sarı-Lacivert deyince; akan sular duruyor işte.. aklıma mütemadiyen Aziz başkan geliyor, ardından Metris geliyor. 60 yaşında adam, nelere göğüs geriyor? helal olsun diye düşünüyorum. Aziz Başkan'ın bu durumda olmasının müsebbiplerine çok ağır küfürler, beddualar ediyorum ve ülkemde; ''adalet hak ve hukuk'' kelimelerinin hele ki mevzu bahis FENERBAHÇE olunca hiçbir şey ifade etmediğini artık çok iyi biliyorum.




Dayanınız Başkan'ım..
sizi çok özledik.


Serhan.

28 Mayıs 2012 Pazartesi

sütçü

sevgili bilog çok doluyum olum, öyle böyle değil. öncelikle dindar nesil yaratacağız dediniz ya. aha da o kokuşmuş sütleri içirip, zehirlediğiniz, -güya- geleceğin dindar neslini temsil edecek olan çocuklar; bu eziyeti hayatta unutmaz. oy moy çıkmaz size onlardan. çocuk lan bunlar. o çocuklardan kaç tanesi tekrar süt içebilecek? insan psikolojisinden bihaber olan devlet büyüklerinden en büyüğü, tee slovenya'dan ''o sütler bitecek..'' diye demeç verirken, eğitim bakanı dinçer şahsiyet ve arınç beyefendi ise bu toplu zehirlenmeye, bir doktor edasıyla  ''psikolojik alerji'' tanımını koyuverdi. peki, nereden geldi bu içilmesi -farz- olan sütler? muamma, çok istiyorsanız buyurun kendiniz için. 


bu baskıcı zihniyetiniz sizi bitirecek, yoksa muhalefet; halohop tereyağlı-ballı ekmek..


saygılar,


serhan.

durup dururkenlerimiz

selam,

öncelikle bu bir yazı dizisi olacak. diğerlerinden farklı olsun diye böyle bi bok yemeğe karar verdim. geçen hafta benim için iyi bir hafta değildi. zaten geçen haftanın iyi bir hafta olmayacağının sinyalini bir önceki hafta vermişti. Letonya'da kaldığım zamanlar, kafayı bulup, kavga ettiğim geceler olurdu. baya olurdu hatta:) orada, buradaki gibi, silah-bıçak vb. gibi aksesuarlar pek kullanılmazdı. dövüşürdün işte, belki ağız burun dağılmış şekilde vodka içmeye durumuna bağlı olarak devam bile edebilirdin. ya sabah suu diye uyandıp, içtiğim suyun dudağımın bir kenarından aynen aktığını farkettiğimde, ulan serhan yine mi?! dediğim, sabahlar? dudak şiş, kalkarım ve aynaya bakarım. sol göz, biraz vücutta çizikler. o da ne? en sevdiğim tişörtüm, giyilmez durumda. eğer vaziyeti çok kötü değilse, spor için ayır onu. sporda eski şeyler giyerim ben. sonra duşa gir, kafanı şampuanlarken birkaç yerde acı. e buz koy. bir keresinde bir ay kadar doğru düzgün ağzımı açamamıştım, dışarıdan belli olmuyordu ama, yemek yerken, sorundu. çatlamıştı kafam.

bu yukarıda anlattıklarımın hepsi, fiziksel acılar, darbeler. bir çok kişi acıdan çekinir. acı yani bu, mazoşist olmadığın sürece durup dururken insanların oranı/buranı acıtmaları elbette ki hoş değil.  bu arada, senin -durup dururkenin- ile benimki bir olmayabilir. durup dururken aslında elastiktir. fazla çekiştirmeye gelmez, kopuverir. yalnız, bir kere koptu mu, kopmasına müsebbip eyvallahların hep karşına çıkar. derken bir bakmışsın, bu duruma alışmışsın. yastığa başını koyarken; aman hayatımda kız arkadaşım var, nişanlım var, annem var, babam var (ki liste uzar.) eyvallah demekle en iyi kararı verdim, diyerek uyumaya da alışırsın. peki ya karakterin?! kaç senelik karakterinin psikolojisi, bu yeni oluşuma ne der? ummadık bir anda; n'apıyorsun birader sen? diyebilir. gerçekten yeni oluşum, içine sinmediyse; cevap veremezsin, öyle kalırsın. psikoloji, adamla pis oynar. zorda kaldığında, zayıflıklarını hemen önüne koyar. herkesi kandırabilirsin ama, psikolojini (kendini) kandıramazsın. haa dediğim gibi, iyi günlerde ses etmez, o kadar.

ben, yastığa başımı anında koyup, uyuyamasam da; bunun sebebi miras kalan karakterime ihanet etmem değildir. pesimist bir adamımdır lakin, kendime bu konuda -ben bile-. bir şey diyemem. fiziksel bir acıyı, psikolojik olana ki buna suçluluk duygusu da denilebilir tercih ederim. acıyıp, geçmesi... sonra karşıma bööö diye... çıkmasından daha iyidir. bir sonraki yazı, kapanan kapılar..

devam edecek..

serhan.