Powered By Blogger
ölüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ölüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Aralık 2013 Cuma

davuklu yeni yıl


Selam,

Uzun zamandır yazmıyordum, hazır öğlende davuk döner varken üj-bej satır karalayım didim. Bu arada okuduğunuz satırlar, blogda yayınladığım tam 200. yazıyı oluşturuyor. Döner, dediğin etten olur, davuk ne amk? Hiç sevmem davuk döner bazen safi yağı denk gelir ya, iğrenç. Domuza bok atıyoruz ya aslında dünyanın en pis hayvanı davuktur. Davuk zehirlenmesi adamı tahtalıköye postalar, diğer gıda zehirlenmelerine beslemez. Şefin tavsiyesi; davuk yimeden önce koklayın.

Bu ay biterken yanında bir yılı daha götürüyor. Bu yıl -benden neler götürdü?- yerine -bu yıl bana neler getirdi?- diyeceğim bir yıl olsun. Haydi kemik. 2013 yılında Maya takvimine göre, hesapta kıyamet kopacaktı lakin kopmadı. Belki kopmadı ama baya kişi öldü olum. Sevilen kişilerin ölmesini sevmiyorum, isyankar yapıma katalizör oluyor bu durum. Çok sinirleniyorum.  Bu yıl iyiler ölmese, kötüler ise acı çekerek ölse olur mu? Çok şey mi istiyorum?

Yazının kısası makbuldür, hahah attım lan. Ne alakası var? Yazmaktan sıkıldım.

2014’de savcılar davalarda uyumasın, hakimler abuk sabuk kararlar vermesin, yok yere insanların/hayvanların özgürlüğü elinden alınmasın. Polisler az şevkatli olsunlar. Pehh iyi dileklerini sunan güzellik yarışmacısı gibi konuştum. Unutmadan; çok minik bir şey isteyeceğim; Atatürk dirilsin! Valla bak, bunun hayalini çocukken her gün kurardım, inanırdım da. salak bi çocukmuşum. Dirilse kabinenin yarısı kalpten gider zaten. hehehe.

Adios.

Serhan.

18 Ocak 2013 Cuma

raykov'un abisi

hey,

raykov'un abisi uçakta, üç beş kere firstclass yolculuk yapmıştır. bedava olan firstclass uçuşların hikayeleri aslında bilindik. birçoğumuzun başına gelmiş hadiseler. havayolu şirketleri, her zaman uçakta bulunan koltuk sayısından fazla bilet satarlar. bu satış stratejisi ile ilgili yapılmış istatistiki çalışmalar olduğuna eminim. var bi menfaatleri ki devamlı yapıyorlar. uğraşıp google'dan araştırmayacağım ama ne kadar kar ettiklerini de merak ediyorum doğrusu. 

uçak 200 kişi alıyorsa, bunlardan 3-5 tanesi zaten uçağı kaçırır deyip, pişkin pişkin 205 tane koltuk satmak!? en kötü, ekonomiden herkes gelirse, son check-in yapanlardan birkaçını veya bakın burası önemli önceliği olan kişileri 'business class'a kaydırırız olur biter... düşüncesi?! atıyorum, uçakta emekli pilot var. o 'business class'a geçer, siz de emekli pilotun yerine oturursunuz. bu tabi en masum örneklerden. haa bir de herkesin, business class da dahil olmak üzre geldiğini düşünün. bazen havaalanlarında bağırıp çağıran, çıldıran müşteriler görüyoruz ya; hah işte onlar mağdur olan kişiler. ellerinde biletle, uçakta olması gerekirken, alanda sefil olanlar. kuvvetle muhtemel, bavulları da kaybolur onların. haa unutmadan bu yolculukta raykov'un abisinin bavulu yok.

velhasıl kelam, raykov'un abisinin hem ekonomi parası ödeyerek, hem de önceliği olan yolcuyu geçip, beleş first-class yolculuk etmişliği var. ben yanında değildim ama tanıdığım kadarı ile alkolün dibine vurmuş, yemeğin de kralını yemiştir. afiyet olsun bilader. keşke sen, ben, raykov bunu beraber yapabilsek. ne çok gülerdik? hadi beni boşverin, siz ikiniz bir daha yapabilseniz. raykov'un abisi bugün transit yolcu. uçağı ilk olarak Atatürk'e oradan da Sofya'ya inecek. bu sefer pek şanslı değil. business-class yolcu değil. işin bok tarafı, ekonomi de değil. ee nee? kargoda geliyor. evet bu raykov'un abisinin son uçak yolculuğu, first-class gelip içkinin dibine vurmak varken, kargonun soğuk hava kısmında uçmak, ne kadar da siktiri boktan bir şey olsa gerek? harbiden sikerim böyle işi. deplasmanda ölmek de bir dert.

raykov'u karşılayacağım şimdi, Atatürk'e gidiyorum. uçak 5'te iniyor, ben sallanıyorum. top çeviriyorum. nasıl bir his olduğunu biliyorum. düşündükçe göğsüm daralıyor, gidişimi erteliyorum. bu yazıyı yazayım da öyle gideyim diyorum. derken olmadı düzelteyim diyorum. raykov'um, allah abinin göremediği yılları, hatta çok daha güzellerini sana ve ailene göstersin diyorum... başka da bir şey diyemiyorum. allah'a da pek güvenemiyorum ki ama temenni ediyorum işte. seni çok iyi anlıyorum kardeşim. başın sağ olsun. sana da iyi uykular; raykov'un abisi, ali.

gittim.

Serhan.

7 Ocak 2013 Pazartesi

ruhum şad...

selam,

ölümden korkmuyorum, şekli hakkında kafamda soru işaretleri var. şahsen, sinsice gelebilecek ölümleri tercih etmem. ama işte sipariş veremiyoruz. aile kurmuşsun, çoluğun çocuğun, onların gelecekleri, görmek istediğin ülkeler, gelecek planların vesaire derken hiç beklemedik bir anda terk-i diyar. sonuçta, yaş icabıyla natamam planlarım haliyle fazla. ya arkada bırakacaklarım? gerçi öbür türlüsü de ayrı külfet. iki ucu boklu değnek. hank moody'nin ifadesine genelde ben de katılıyorum; ''GoD Hates Us ALL...'' durum şu; bence, en azından belli bir yaşa kadar, insanın canı için savaşmaya hakkı olmalı. 

hastalanıp, çekerek ölmek çok iğrenç, ölüme yaklaşana kadar başkalarına yük olmak da var. ve karşı koyamadan ölmek. düşünsenize; herifin teki durup dururken kafanıza silahı dayıyor ve tetiği çekiyor. siz de ölüyorsunuz. yada siz kamp yaparken ayı geliyor, sizi afiyetle yiyor. burada duralım. mesela, ayı beni öyle kolay kolay yiyemez, kaldı ki yedirtmem :) burnu, gözü, kolu, bacağı, kulağı artık birkaç uzvuna zarar veririm. ayı, bu işten karlı çıkmaz. sonunda ayının; ''herifi yedik ama göz gitti. keşke girişte, sağdaki çadıra girseydim...'' itirafı, ruhumun şad olması içün kafidir. olay yeri incelemede, arkamdan; ''yuh olum! herif resmen ayıyla dövüşmüş...'' denmesini isterim. hem, bu sayede diğer kamp yapan insanlar paçayı kurtarmış olur. fena mı? kimse zaten yardım olayına girip, o riski almaz. girişte, sağdaki çadırda kalan, olayın şokunu atlatmış kadın, ''bizim süleyman olsa ayıya beni verirdi, kendi kurtulurdu. işte süleymanlar yaşıyor, bu adamlar ölüyor...'' söylemi ile benim ruh, ikinci defa şad olurdu. kadınları seviyorum :)

öldüğümü duyanlardan bazıları gaza gelip, doğacak bebeklerine ismimi vermeye karar verebilirlerdi. sonra çocuk doğunca, mazallah ya sonu serhan'a benzerse deyip; benim isim yerine, çocuğa ''trendy'' başka bir isim koyarlardı. heh, pis senaryo yazarım. yalnız her senaryoda kendimi öldürüyorum. bu durumdan kurtulmam lazım. buralara da yazıyorum, artık ne boka yarıyorsa? kaç kişi okuyorsa?

hoşçakalın.

serhan.

not: son cümle anket gibi bir şey. 

15 Temmuz 2012 Pazar

yarısına gelmişim

selam blog, sana da üvey evlat muamelesi yapıyorum, kusura bakma. biliyor musun bazen tek bir cümle, insanı yazmaktan alıkoyuyor. söyleyenin çok da fazla umursamadığı bu cümle, kendine ''acaba ben kötü mü yazıyorum?'' sorusunu defalarca sormaya yetiyor. ben aslında biraz da bu sebepten dolayı yazmıyordum, biraz da üşengeçlikten belki. yazacak çok konu vardı, birikti. daha doğrusu birikmişti. yazıların, en azından benimkilerin bir ''son yazılım tarihi'' var. bu tarihe kadar yazmadıysam, yazının büyüsü kalmıyor, özelliğini yitirmiş gibi hissediyorum. çok kurcalanmış hikayeleri sevmiyorum, devrik cümlelerimin çokluğunun sebebi bu olabilir. 


telefonum çalmıyor. telefonumun çalmama sebebi, (artık) çok da aranılacak bir kişi olmadığımdan olsa gerek. bunun ''ne kötü! kimse beni istemiyor..'' şeklinde bir serzeniş olarak algılanmasını istemem. ben genelde, böyle konularda empati yaparım. ben olsam şöyle yapardım, böyle yapardım falan derim. gereksiz işler. bunu yapmamalıyım, hadi yaptım diyelim, asla dile getirmemeliyim. dün annem geldi. o yaşlandı, çok güçsüz, zayıf. geldiğinden beri yataktan çıkmadı diyebilirim. onun için endişeleniyorum, elimden de şu an bir şey gelmiyor. ailenin lanet erkekleri olarak onu bu hale biz soktuk. birbirinden aptal iki oğlu, iki tane bencil erkek kardeşi, bir tane ekstra large kocası, kendini peygamber sanan bir babası vesaire vesaire.. çok mutlu olmayı hak eden birini, özellikle de kadını mutlu edememek insana çok dokunuyor. hele o kişi annen ise. ve son umudu da bensem..


benden 15.07.12 tarihi itibari ile bir bok olmadı. kapıları zorlasam da, bazıları hiç açılmadı, bazıları ise hemen kapandı. çocukluğumda yaşadıklarımın beni bu yaşıma kadar zorlayacağını bilseydim, -ne yapıp eder- ölüm acısını bu denli içime kazımazdım. her gün, her saat, her dakika derken bir bakmışsınız ömrünüzün sonuna kadar anılarla yaşamışsınız. ben yarısına gelmişim bile..


eyvallah.
Serhan.



13 Eylül 2011 Salı

elliki

selam,


elliiki. evet, sayı ile 52 deyince aklınıza ilk gelen düşünce nedir? kağıt oyunlarına aşına olanların aklına; 52lik deste gelir herhalde. çok iyi anlamam kağıt oyunlarından, oynarım da hikayeden. onun dışında da belki karadenizliler için ordu'nun plaka imi. benim aklıma gelen, o gün ikisi de değildi. aklımda olan; 52si için dua okutulan barbaros amca idi. 7si, 40ı, 52si gibi günler için -islam'da veya kitapta bildiğim kadarı ile dua okutunuz- diye bir kaide yok. bu kadar kaidesi bol olan dinim(n)iz bile ölünce unutuyor mu lan adamı? neyse, müslümanlarda (bazı diğer inanlarda da) vefat eden kişinin arkasından dua okutma/okuma geleneği var. ben aslen, fatiha bile bilmem. anlayacağınız itikat boşluğumun hacmi sağlam. ha bu benim seçimim, fatiha okunması gerektiğinde türkçe olarak, benzer dileklerde kesin bulunuyorumdur. siz benim gibi olun, süper, harikulade vb. şeyler demiyorum elbette, zaten haddime de değil. allah ile çok mesafeli bir ilişkimin olması, maalesef çocukken ağabeyimi kaybetmemden ve neden onu seçtin ki? tarzı sorularımdan kaynaklanıyor. bu saatten sonra da, hele ki dini kullanarak kendisine geri dönmek; biraz -yağcılık- gibi geliyor. tabi büyük konuşmamak lazım..

neyse konu ben, veya itikatim değilim. 7si, 40ı, 52si,79u, sene-i devriyesi, ışık hızıyla geçen günler en sonunda; bizlere -sevginin, sevmenin- kalıcı bir duygu ve eylem olduğunu kanıtlar. biliyorum çünkü öyle. ölüm aslında, sonsuzluğa kavuşmaktır gibi bir düşünceyi benimsemek biraz fazla iyimserlik, üstüne cennet, cehennem olmadığını da düşünün. hadi var diyelim; bir de -denk gelme- oranı var. boşverin bunları da sonuçta; sevdiğimiz kişi öldü diye onu sevmeyi bırakmayız, öyle değil mi? gidenlere, -geri gelin- n'olur, sadece iki dakika için deyince, gel(e)mediklerine göre de yapacak pek bir şey yok. mesela; insanlara üç dileğiniz gerçekleşecek deseler, dünyanın nüfüsu ikiye katlanırdı. heh, insanlar somuta bakar. birbirimizi uyutmaya gerek yok.

geçen gün, barbaros amca'mın 52si vardı. ondan önceki gün 51i idi ondan önce 50si. sanırım takribi 44ünde babam gelmişti seyahatten. barbaros amca, bizim aile dostumuzdur. eşi, annemin, çocukları benim, kendisi babamın, aynı zamanda annemin arkadaşı idi. bu arada birgan teyze ki eşi, benim teyzem, onun çocukları annemin yeğenleri, onların tanıdıkları bizim, bizim tanıdıklarımız onların tanıdıkları olmuştu. işte böyle kuvvetli -kan bağsız- bağlarla birbirimize taa bayramoğlu zamanlarında bağlanmıştık. genç nesil az biraz çözülse de, eski nesil sağlam durmuştu. tekrar konuya dönüyorum babam, mavi yolculukta ki halamlarla çıkmıştı ve -annemin tavsiyesi- ile seyir defteri tutmuştu. annem o kadar yol gidemez. pederin ağzından anlatıyorum; bozcaada dedi ve yutkundu. gittim, ama daha önce de git-miş-tik biz beraber dedi, durdu. tekrar başladı; oturdum barbi ile maç seyredip, yemek yediğimiz yere, ikimiz için de rakı söyledim, onları içtim, yıldızlara baktım, tekneye geri döndüm ve tekar barbi'yi düşündüm.. gözleri kızarmıştı. ne anılarımız vardı? dedi iç çekerek. barbaros amca'nın ölümünün 35.günü -babam tarafından, sevdiği bozcaada'da- rakı içilerek anılmıştı. babam görmese de eminim, barbaros amca da o masada, pedere sessizce eşlik ediyordu.

biraz duygusal yazdım evet, kusura bakmayın. 52si günü berbat bir şekilde panik bozukluğum nüksetti ardından ekstrasistoller sonrasında az biraz ateş, burun tıkanması, nefes alamamak. biliyor musunuz, belki fatiha bilmem ama bu durumda olmam, eve (dua evde oldu) gitmeme engel olmadı. kendimi bunu yaptım diye övmüyorum, orada olmamın sebebi belli idi, yakın hissetmek. ben, barbaros amca'yı severdim. çok yemeğini yemişimdir, 52sinde de gelenek bozulmadı yine yemeğini yedim. besum abla da çok güzel yemek yapar. onları da yedim, besum abla da can abi'nin karısı, melisa'nın annesi. şimdi fena mı oldu? hep birlikte(!), barbaros amca'yı anmış olduk. -52sinde veya 40ında, dua okutarak veya babamın yaptığı şekilde, 35inde şerefine rakı içerek- bu dünyadan gidenleri hatırlamalıyız.


tamam benim gibi, geçmişinizle yaşayıp, manyak olun demiyorum ama, tarih ve anma biçiminiz farklı olsa da gidenleri unutmayın. biz, onları göremeyip hala sevebiliyorsak, unutulduklarını düşündüklerinde, onlar da üzülebilir.


eyvallah barbaros amca, sayende yine doyduk..
toprağın bol olsun.


ben de artık, istanbul'da değilim. döndüm işte, var bir kaç pürüz.
bakalım.


görüşmek üzere.


serhan.



8 Ağustos 2011 Pazartesi

noha için ölüm vakti.

hey,
http://fizy.org/#s/1deuau


dikkatli ol, tamam mı? bundan sonra, kısa bir zaman içinde bir kere daha karşılaşacağız. onun dışında, uzun zaman hiç karşılaşmayacağız. ileride, yapacağım subjektif muhakemenin sonucunda, muhtemelen bir önceki cümlede bahsi geçen, 'uzun zaman', 'hiçbir zaman' şekline de girebilir. 


bu asla bir tehdit değil. sanırım, taşan limitimin üzerine tanıdığım ekstra limitim de taştı. sonrasında davranış biçimin, benim de istem dışı davranışlarıma sebep olabilir. stabil bir psikolojiye sahip olmamama rağmen, zaten yeterince (hatta ben bile şaşırmaktayım; isteyince olabiliyormuş.) sakin kaldığımı belirtmek isterim. bunun belirli sebepleri olduğunu biliyoruz. şu anda aklımdan geçenleri, yapmadığım için kime teşekkür etsen diye düşünmekteyim? aklımda bir kaç isim var.


iki-üç adet beyaz-önlük, benim için ''çift kişilikli'' deseler de; ben, böyle olduğuma hiç inanmadım, ısrarla öyle dediler. bir bildikleri vardır belki de demedim. bence alakası yok. asıl onlar çift-kişilikli. çoğu, kendilerinden çaresizce medet ummaya gelenleri, tasvirleriyle birlikte karılarına/kocalarına anlatırlar. bilemem ki, belki seviştikten sonra bile anlatırlar. insanlar, seviştikten sonra rahatlarlar ya, sonunda da konu; 'geçmiş güne' gelir. 


-günün nasıl geçti hayatım?


peki bu soruya psikiyatristler ne yanıt verecektir? çiçek, kuş, böcek vesaire değil herhalde. ee cevap belli. hep en uçları yazarım ben :/ doktorunuzun after-fuck konusu bile olabilirsiniz. mesela; ne düşünüyorsun? tehlikeli mi sence? diye sorabilir, tasvirini dinlemiş kadın, tanımadığı 'senin' hakkında. ne kadar rahatsız edici değil mi? diğer psikolojik sorunlarımın yanında, bazı zamanlar sinir krizleri geçirdiğim oluyor. sonra geçiyor, etraftaki canlı-cansız hasarı, kimi zaman ellerimi, kollarımı, vücudumu vb..  saymazsak çok büyük bir olay değil. bittiğinde; çok yorgun hissediyorsun kendini. bazen 2-3 gün, bazen bir hafta kadar sürüyor toparlanmak. bütün bunları düşündüğümde; haddinden fazla cesur olduğunu belirtmek isterim. ama daha fazlasını inan tavsiye etmem. tadında bırakalım. aslında tadı çoktan kaçtı. neden ayaktayım ki hala ben? üstelik giyinik vaziyette, kurguya açık beynim, kurguyu kesince yatacağım.


karakterler, kendi istekleri bile olsa; bir diziden ayrılırken genelde ölürler. sanırım noha karakterinin de ölmesi gerekmekte. nasıl bir son? kaza, cinayet, intihar? hmm bence ortadaki, gözlerine bakarak kesilen bir boğaz. derken gözlere zum, güzeldir. bir çok rengi barındırır.


bundan sonraki projelerinde başarılar dilerim.


hoşçakal.


serhan.