Powered By Blogger
ben etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ben etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Mayıs 2017 Salı

before-after

selamlar,

zaman ilerledikçe tozutuyoruz. bu satırları okuyan muhterem, kaç yaşındasın bilmeme imkan yok tabi de, kadınsan ve 30ları biraz geçmişsen, erkeksen ve 40lı yaşlara yaklaşmışsan; muhtemeldir ki sen de tozutacaksın dostum. yada çok geç, tozuttun bile ama haberin yok.

ah be monç, ben senin 20li yaşlardaki halini de bilirim. o zaman senden olsa olsa halı saha takımına yedek olurdu malum topa kabiliyetin maalesef yoktu. ne oldu da geçen yıllarda daha da kazmalaşacağına bir "yaşlı kurt Messi" oluverdin amk? hadi beni boşver, futbol oynadığın herkes seni hatırlar be olum. şimdi sosyal medyada paylaştıklarına bakıyorum da, sen baya baya topçuymuşsun be birader? sanki o boş kaleler yerin dağlar-taşlar hiç olmadı, ben yanlış hatırlıyorum?! peki sen ablacım? senin kuyruğun olsa onunla kavga edersin, insan ilişkilerin de bok gibidir, ayrıca antipatiksindir de. ne zkim oldu da, melek oldun sen? bütün insanlığa yardım eden, angelina jolie ehhmm yok fazla oldu :) rahibe x rolüne büründün? o paylaşımlar neler? sen onu sevmezdin ki. sen kimseyi gerçekten sevmezdin. şimdi layklar gırla ve tercihli. en ufak olaya bozulur, küserdin. küsmekle kalmaz, böyle x20 büyütürdün falan. aman aman. hiç çekilmezdin. bir de sen; karadenizlu uşağım? ne zaman bu kadar para yaptınız lan? hükumet/belediye destekli, rantsal dönüşüm inşaatları kaptınız tabi, allah'ın laz müteahhidi babadan sonra holding oldunuz. ha uşağım ha ha ha. türçiye size güzel tabi.




hepiniz mi düzeldiniz olum? hepinizin 'before'u 'after'ınıza tur bindirdi? bir biz mi bozulduk? bir biz mi topa eskisi gibi vuramıyoruz? nasıl bir dünya arkadaş bu? herkes gelişiyor, biz geriliyoruz. hadi beni dediğim gibi sittir edin de; gelmişinizi geçmişinizi bilenler var be. sözüm; delikanlı gibi, şöyle şöyle oldu da yürüdük diyenlere asla değilir. sözüm yaşanmışları, yaşanmamış sayan, halı altına süpüren güruha doğrudur. tozuttunuz.


bu arada, eğer böyle bir düşünce varsa; barınaktan köpek sahiplenelim. 'before vs after'ın kralı yukarıda.

biz:bitirim edebiyatında ben.

sevgiler,
serhan.

12 Ekim 2015 Pazartesi

sen, o, öbürü, öteki ve ben

selam, 

terör saldırısı ile ilgili yazı yazmayacağım. hatta uzaklaşmak için buralardayım. son yazdığımı tekrar okudum. evet, köpeğim olsa seni gerçekten ısırmaz. ama yok. gerçi sen de yoksun. köpeğim olsa, senden bahseder miydim? evet.  iki kadehten sonra, çenem düşerse seni balıklara anlatırım belki, o da belki. anlattığım balıkları da yerim. orada burada konuşmasınlar. garanti olsun.

eleştirilerinizle beni var... pardon yok! ettiniz.  tekerlekli sandalyedeki adam, benim diyelim ama geçici. hayatıma herkes gibi devam edebilmem için uzun vadede bu sandalyeden kurtulmam lazım, ama kısa vadede bu sandalyeye ihtiyacım var. bilirsin ki malum sandalye ödünç. ödüncün ödüncü olur mu be birader? peki ödüncün ödüncünü sana veremedim diye, bana küsülür mü be arkadaş? ayıp. küsülmeye alışığımdır da, ben kaale almayı bırakalı çok oldu.

canım, canımdan öte vesaire vesaire. hala olmak değil ki olay. olay; halan gibi hala olabilmekte. ben, pek ihtimal vermiyorum açıkçası. annem, pazar parası gelecek diye ağaç olurdu. ulan sktiğimin semt pazarı, pazartesi günleriydi işte. sabahtan bıraksan olmaz mıydı? hayır. illa bekleteceksiniz, neden. cep sıcak, el içerideyken dışarı çıkmıyor. ne günlerdi? kötü. duyuyorum ki, aynı bekletme/sallama huyu sende de var. genler. bu genlerle senin; halan gibi hala olma işin yaş. bize en yakında güle güle tabi, sizler huşu içinde kalın. 

sen neden oradaydın biliyor musun? bence de biliyorsun. yine de; ben daha önce orada oldum diye. ya ben niye oradaydım? gerçekten hak ettim diye. aramızda -orada olma- farkı bu. arayı kapatma çabalarımdan da baydım. olsan da olur, olmasan da. iki kadeh rakı içsek de olur, iki kadeh rakıyı ayrı arı içsek de olur. bu raddenin bir üstü olmaz tabi. aslında sen ve üst paragraf, tencere-kapak olurmuşsunuz. şaka bir yana, aslında aynısınız. 

ve bu paragraf da bana ait. kendimin. ''I used to bring you sunshine...'' zamanım ne kadar kısaysa, ''now all I ever do is bring you down'' zamanım da o denli uzunmuş. size tavsiyem benimle pek şey olmamanız. ortamın enerjisinin damına koyarım ben. çok kuvvetli negatif gücüm vardır. ciddiyim. 

eyvallah,
Serhan.    

13 Temmuz 2015 Pazartesi

hafızam

evet yine pesimist bir yazı.

bugün, her zamanki güzergahtan değil, yakacık'ın tepelerinden şirkete vardık. yol boyunca, ciddi güzel manzaralar vardı. aslında; mevcut güzergahımıza göre süperdi demek daha doğru olur. sonra bir huzur evi gördüm, yeşillikler içinde. sabahın 8'inde yaşlı teyzeler-amcalar dışarıdaki sandalyelerde sallanıyorlardı. sallanan sandalyeleri severim. Legends of the Fall'daki A.Hopkins'in oğlu Tristan'i beklediği sahne geldi gözüme. Hopkins'in elinde çifte, tek göz kısık elinde puro.

zannımca ben de bundan birkaç sene sonra huzur evinde falan olacağım ya da belki bir rehabilitasyon merkezinde. neden böyle dedim? çünkü hafızam zayıflıyor, yok oluyor. zayıflamasın, yok olmasın. sadece psikolojik olsun da gerçeği olmasın. pazar günü, yaklaşık 5 yıl sonra yazlığa gittim. malum site sakinlerinden bazıları büyümüş, bazıları yaşlanmış, kimisi ölmüş, birkaçına felç gelmiş :S yaş ortalaması çok yükselmiş. sonra eski arkadaşlarımı gördüm; çoğu yaşlanmış, göbeklenmiş. neyse işte; en fiti açık ara benim. taam da işte, hafıza giderse napacağım? yılların depresan kullanıcısıyım; nedenlerini blogu okuyanlar beni tanıyanlar bilir. ben, zekam ile para kazanıyorum. hafıza yoksa zeka boşa çıkar. çok kötü olur. geçmişi resetleyip etrafa öyle boş boş bakmak fena. nasıl olurum ki öyle ben?

gitgellerim olur belki. sarı laciverti görünce kendi kendime; sarı-lacivert-şampiyon-Fener... derim sallanan sandalyede. hızlanırım, sonra düşerim. hemşireler kaldırır. kafam kanar. belki babamın kucağında oturduğum günleri hatırlayarak sallanırım bu sefer, IQsuzca tebessüm ederim sağa sola. havaya bakarım gözümün önünde bir yüz belirir elimle ona dokunurum belki, canım abim diyerek. annemi hatırlarım, feri sönmüş gözleri ile bana bakarken. annem orada da bırakmaz beni. kucağıma bir çocuk oturturlar, kim olduğunu bilmediğim. annesi ile gelir, beyaz tenli annesini hatırlayacak gibi olurum, bağırmak çağırmak isterim, isteği eyleme dökemem belki. gitsinler derim, istemem. benim için çok geç, onlara erken bir hadise. mesela arada bigmac yeme isteği belirir belki. hastanın bigmac krizi tuttu. acil yemek sepeti yemek septi'nden sipariş verin. çok agresif oluyor! karşımda biri varmış gibi bigmac yerim belki, sakinleşirim. bitince zaten karşımdaki de kaybolur. sonrasında bigmac yeme isteğim de yok olur, karşımdaki gözümün önünde belirmeyince; ne olurum?

Uzun boylu arkadaşım gelmez. ya da gelir de geç gelir. arkasında duranlardan belki bir iki tanesini zorlasam hatırlayabilirim gibi gelir. ama nedense içimden gelmez. doktor, adama; maalesef tanımadı sizi der.

lakin tanımıştır.

adios.

serhan.

not: ne pis bir yazı oldu be.

27 Temmuz 2013 Cumartesi

Aslı'nda...

hi there,

sliding doors diye bir film vardı. hepimiz, Gwvyneth Paltrow'un metroyu kaçırması ve kaçırmaması ile şekillenen hayatının senaryosunu, daha doğrusu senaryolarını zannımca hatırlarız. bu blogu düzenli takip edenler, o filmi es geçmemiştir zaten deyip, blogumun kültür seviyesini ayrıca belirtmek isterim. ne güzel filmdi o? 

o mavi balığı bile kıskanıyorum. hahah bakmayın güldüğüme; sinirden kuduruyorum Aslında, kuyruğu ile kavga eden kedi gibiyim. çıkın o havuzdan. evinize gidin. hatta sen, hücre evi kılıklı evine git. elim kolum bağlı, misafirperverliğini siktiğimin dünyasında. Portishead, Roads dinleyelim, basalım gidelim. (officially dedicated the song to you...)

harbi boktan bir hayatım oldu benim. eyvallah beterin beterin mevcut ama ne bileyim; orasını düzeltsem, burası elimde kaldı. çin malı hayat, hudayinabit bir yaşam. arada kaldım olum hep. elimde çok güç olmasa da, yardım edeyim moduna girdim. safım aslen. söz verip, arkasında durmaktan var olan gücümü de yedim. heh bu arada; herkes aslan burcu olsa, tavlayı bile tek başıma oynarmışım ben. o denli alakasızım aslan burcu insanları ile.

son olarak #direntürkiye, yobazlara, bölücülere karşı diren. Ve ben, yel değirmenlerine karşı savaşıma devam edeyim. salakça belki ama; beni şu anda hayata bağlı tutan tek şey savaşmak. kazanırım ama kaybederim orasını bilmemem. tek bildiğim kaçarsam; var olmayacağımdır.

savaşayım ben.
eyvallah.

Serhan.

12 Mart 2013 Salı

psikolojiden yiyorum

selam,

yazık olmuş be bana. vallahi billahi yazık olmuş. dünya üstünde psikolojisi benim kadar bozuk olup da, normal davranmak zorunda kalan kişi sayısı azdır. hepsine buradan kolay gelsin diyorum. pehh! işin boktan tarafı, size anormal gelen halim aslında, normal olmak için çabaladığım halim. cidden, beni bırakın gideyim, paşa paşa erenköy ruh ve sinir hastalıklarına yatayım. (bakırköy olmaz bak. bilmediğim semt. ayrıca sevimsiz.) arada uğrarsanız eyvallah, uğramazsanız da canınız sağolsun. ama yok! yatamam, yapmam gerekenler var. var ya; bina olsam yıkarlar beni. betonda, demirde bir eksiklik yok. hatta bolca kullanılmış. sorun temelde, zeminde. o zamanın teknolojisine göre; bir katta 4 daire toplamda 4 katlı olmam gerekirken, beni birbirine bağlı iki bloktan yapmışlar, sekiz kat çıkmışlar. mütahit çok şey beklemiş bu binadan. yıkıldım yıkılacağım. lakin yıkılmamam da lazım. binada oturanlar var. boş olsa yıkılayım. agorafobi vardı bende. travma sonrası gelişti, belki önceden de vardı. öncenin bazı kısımlarını sonradan hatırladım da, emin değilim. uyduruyor bile olabilirim. agorafobi yüzünden belli bir süre, ait olduğum yerlerden uzaklaşmadım. arada ait olduğum yerleri değiştirdim o kadar. değiştirirken biraz zorluk çıkıyordu ama sonra el mahkum alışıyordum. 

bir dönem herkes dışarı çıkarken ben evde otururdum, binbir zorlukla dışarı çıkabiliyordum. eziyetti resmen. normal bir insan evladı günde 5 km yürüyerek, yeni yerler görerek, bana -çok gezen insan- kategorisinde tur bindirebilirdi. ben de (o zamanlar internet yaygın değil.) ansiklopedi okuyordum. baya baya cilt cilt ansiklopediler. o yüzden çok salak saçma konularda bilgim vardır. bu durum tabi dışarıdan da fark ediliyordu, gücüme gidiyordu böyle bir psikolojiye sahip olmak. biriktirdim biriktirdim, bir gün, depresan dostu beynimle ''yolcu yolunda gerek, ben gidiyorum'' dedim. iki kere yaptım bunu. birinde 5 öbüründe, 4 sene yok oldum. atıyorum, insanların 500 günde kat ettiği mesafeyi, 50 günde kat ediyor, 9-10 ülke geziyordum. agorafobim yok muydu? uff tavan. slovakya'da dağlarda yanımda bir allah'ın kulu yokken panik atak oldum olum ben. garip ülkelerin, garip lokal barlarında nefes alamadım da, sakinleşmek için kaç tane shot içtim? 

psikolojim benimle uğraşıyorsa, ben de onunla uğraşıyordum. kolay lokma değildim. psikolojim böyle 3 boyutlu, insan kılıklı bir şey olsa ağzını burnunu kırardım onun. bu arada agorafobinin sözlük anlamı, açık hava korkusudur. korku denince; ''hassiktr açık hava..! çok korkuyorum süleyman abi! sarıl bana'' şeklinde bir korku değil. rahatsız oluyorsun, dünya-gökyüzü büyük geliyor, insanlar üstüne üstüne geliyor gibi oluyor. başın dönüyor, tam göremiyorsun vesaire vesaire... gerçi, insanların yarısı gerçekten üstüne üstüne geliyordur da neyse. harbi garip bir duygudur. bu durum; önceleri çocukken yorganın altına saklanırsın ya, e sonraları yorgan altı zamanın artık geçmiştir daha doğrusu yorganın altına saklansan da olacakların önüne geçemeyeceğini anladığın vakitlerde başlar, gelişir. psikolojik sorunlar yorucudur. ayrıca şimdi aklıma geldi, eğer deve kuşlarında agorafobi varsa, kuş beyinliler arasında bile gerizekalı olan deve kuşunun kafasını kuma gömmesini mazur görmek lazım. o esnada insan bile, kainatın en gelişmiş beyni ile öyle bir saçmalıyor ki, anlatılmaz, yaşanır.

Profesör Nash nasıl hayali arkadaşlarını görüyor da onlarla konuşmuyor; benim haleti ruhiye de Nash'inkine az biraz benziyor. neyse işte; bende bu agorafobi durumları hala mevcut ama elimden geldiği kadar görmezden geliyorum, yapacak daha iyi bir şey yok. mesela bu aralar kendimi bağdat caddesi'ne çıkacak gibi bile hissetmiyorum ama teaa ırak'taki bağdat civarlarına gitmeliyim. ve yine normal davranmalıyım. bu devirde, insan ruh hastalığını bile yaşayamıyor, hep psikolojiden yiyorum.

siz bana bakmayın,
I will be okay...

öperim,

serhan.

9 Şubat 2013 Cumartesi

hurdacı blogu

selam,

başlığın sebebi, yarım bıraktığım veya yazdıktan sonra okuyup beğenmediğim ''taslak'' olmuş yazılarımdır. yayınladığım hikayeler kadar, yayınlamadıklarım da var. diyeceğim şu ki; bu okuduklarınız blogun sadece bir kısmı. ee işte,  bazılarını ilk paragraf bitmeden, bazılarını ise bitime birkaç satır kalmışken terk etmişim. bu yarım kalmış hikayeler acaba bana çok mu kızgındır? ben olsam kızardım. belki onlar yayınlananlardan daha fazla yayınlanmayı hak ediyor ama işte tekrar dönüp, yazmak, hatta iş çıkar mı diye bakmak bile içimden gelmiyor. yayınlanmış hikaye olsam, taslaklara, '' arkadaşlar boşuna üzülmeyin! bizler yayınlandık da ne oldu? en fazla okunan hikaye bin kere okundu. boş verin, takmayın kafanıza. adam sorunlu, o an; sizi yayınlamayacağı tutmuş. '' derdim.  

hurdacı dükkanlarını çok severim. zamanında bayrampaşa'da az hurdacı gezmedim, çok zevklidir. işine yarayan bir şey gördüğünde, istemeden gözlerin parlar. işte bu ışığı hurdacı anında görür. onlar böyle para kazanırlar. pederin işi o taraflarda idi. blogumun sizin görmediğiniz kısmı, taslak dolu. taslak, hurda. blog sahibi yani ben, hurdacı. aklıma hepsini birbirine ekleyip tek bir yazı olarak yayınlamak da gelmiyor değil. bu konuyu düşüneceğim. belki gönüllerini bu sayede alırım. hem belki de sizin beğendiğiniz birşeyler çıkar içinden, kim bilir? dün, son yazdığım yazıyı -fazla özel- diye taslağa çevirdim. nihahaha pirens - kurbaa, kurbaa - pirens masalı gibi. işin garip yanı, kendimi suçlu hissedip yeni bir yazı yazdım. benim sorunlarımdan bir tanesi de budur. suçlu hissedip, kendime iş çıkarırım. yaparım bunu. peki ne oldu? o yazıyı da taslak halinde bıraktım. taslağın taslağı. bu ilk oldu. taslağın taslağında, son kitabım ''for rent'' ile bilgi veriyordum. kitap derken, çokça fikrin, az yazıya dönmüş şekli. pek mühim bir şey değil. bilim-kurgu gibi bir şey. büyük ihtimal ebediyen fikir olarak kalacak bir karalama. sinir bozucu şekilde pesimist miyim ben, yoksa gerçekçi mi? eskiden bana pesimistsin olum sen! diyenler, bugünlerde benimle aynı fikirdeler. şansım yok. hem de hiç. ama belki bu sefer de benim fikrim değişmiştir. fikir benim değil mi?

işte sevgili okurlarım. benim hikayelerin akıbeti, yazının bitmesi ile sonlanmıyor. yazının yayınlanma faslı da var. o da benim değişken ruh halime bağlı. bazen insan kendini yalnız hissediyor, ama bu insan ben isem; sorun değil, çünkü ben yalnızlığı severim. terk-i istanbul zamanı geldi gibi, hissediyorum yok yok kokusunu alıyorum. bu yazıyı da mı yarım bıraksam acaba? latife, bitti.

iyi sabahlar,

serhan

16 Kasım 2012 Cuma

ben kimdim, ben kimim?

selam,

bu yazı, geçen sefer yazdığıma yorum yapan arkadaşıma gelsin diyeceğim de boş verin, genel işte. ben kimim? şimdi size açık olabildiğim kadar açık olacağım. 

geçmiş zamanda,
ben; abimin kardeşiydim, iyi futbol oynardım, zengindim, okulda çalışkandım, anne ve babama çok düşkündüm, akrabalarımı severdim, sıklıkla abartırdım, çok yalan söylerdim, hiç hırsızlık yapmadım, insanlarla dalga geçerdim, hakkım olanı alırdım, elim genelde oramdaydı, borç verir ama geri almazdım, cebimdeki bütün parayı harcardım, yemekle aram çok iyi değildi, alkoliklik yolunda ilerliyordum, panik atağım yoktu, agorafobim de yoktu, sinirliydim, sakinleştirici almazdım, kısa marlboro içerdim, hayvanseverdim, bazı insanların sevgilerini suistimal ettim, kullanılmaya meyilli insanları kullanırdım, yalnız değildim ve çok sırrım yoktu, homofobiktim, yazmazdım, zamanımı boşa harcardım, gururluydum, en kötüsü ise geleceği göremedim, kavgacıydım... daha çok vardır da bunlar aklıma geldi.

şimdiki zamanda,
ben; artık kardeş değilim, futbol oynamıyorum, fakirim, iş hayatında başarısızım, anneme ve babama hala düşkünüm, sanırım artık abartmıyorum, zorunda kalmadığım sürece yalan söylemem, akrabalarımın çoğunu sevmem, hiç hırsızlık yapmadım, insanlarla dalga geçerim, çenem durmaz, aklım hala oradadır, hakkım olandan feragat edebilirim, borç alırım ama zor geri öderim, iyi yemek yapar ve yerim, alkolik hiç değilim e olunca içerim, panik atağım da, agorafobim de var, sakinleştirici alıyorum, daha az sinirliyim, sigara pek içmem, hayvanseverim, insanların sevgisini suistimal etmemeye çalışırım, kullanılmaya meyilli insanlara, kullanılmaya meyillisin... derim, yalnızım, sırlarım var, homofobik değilim, yazarım,  hala gururlu muyum acaba? diye ben de kendime soruyorum, geleceği görüyorum ve sanırım bana ''mucize'' lazım, fena dövüşmem. daha çok vardır da bunlar aklıma geldi.

gelecek zamanda,
ben; ?

iyi günler,

Serhan.

24 Temmuz 2012 Salı

vazife

selam,

''vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkan ve şeraitini düşünmeyeceksin..'' evet, ben Ata'mın bu cümlesini sanırım çok içten algılamışım, her vazifeye atılıyorum. üzerime vazife olmayanlara da atılıyorum. nasıl oluyorsa, bir şekilde kendimi vazifeli buluyorum. sakin olmalıyım. sonra üzerime vazife olmadığı hissettirildiğinde veya öyle hissettiğimde; bu sefer kızıyorum. manyak mıyım ben? aslında değilmişim. ben bile kendimden bu denli az manyak bir performans beklemiyordum. belki de size, ''benim derdim aşar beni, sen bana kendini anlat..'' demek istiyorumdur. ama burası, demek istediğim türkiye bu işin yeri değil. riga'dayken tek başıma sokağa çıkmayı çok severdim, turistlerin gittiği mekanlara değil, lokal insanların gittiği yerlere giderdim. sarhoş eve döner, öylece sızardım. uyandığımda, vodkadan dolayı baş ağrısı, aklımda hiç tanımadığım insanların bölüm bölüm hikayeleri yer alırdı. bir şey daha var, kolum ağrıyorsa bu; geceleyin kabata denen bara uğramış, içkisine bilek güreşi yapmış olduğumun işaretiydi. ilk zamanlar kavga ettiğim çok olurdu. ben yüz metreden turisttim, turistlere ait olan yerlerde olmam gerekiyordu. zamanla birbirimizi tanıdık. ee tabii hasar aldım mı? aldım. ama çok da verdim. şiddet yerinde kullanıldığında, yakanızı sıyırmaya yarar.

her ne haltsa, türkiye'de ise herkesin problemi kendisine ait. sanırım insanlar onun problemi, ya benim de aklıma takılır? ya bir şekilde benim de problemim haline gelir diye korkuyor. aslında haklılar bir bakıma. insanlar orada egoistti, bilirdim. burada ise insanlar gizli egoist. devamlı herkes herkesle bir kıyas, yarış içinde. twitter'da bile adam RT edeceği tweeti ayan beyan çalıyor. kendi yaptıklarına aldırmadan, seni eleştirebiliyor. hani derler ya türk insanının yakınlığı falan, bi' geçiniz bu işleri. hangisi doğru? yaşam kurallarına göre; bizim insanların yaptığı doğru. çünkü bu coğrafyada nasıl hayatta kalınması gerektiğini onlar biliyor. burası, bana tam bir deplasman be olum. aksi gibi; top, kaleyi sevmedi mi hayatta da içeri girmez. hadi hep beraber doğruluk mu, cesaret mi? oynayalım. soracağımız soruları, vereceğimiz cevapları düşünelim. oynayalım mı? 

işaret parmağınızı, baş parmağınıza yaklaştırın, milimetre kala durun. içimdekilerin sadece bu kadarını yazabildim.

eyvallah.

Serhan.

9 Nisan 2012 Pazartesi

amatör küme topçusu

selam,


bu gece ve çok geceler uzatmaları oynadığımı düşünürüm. bunu ne zaman sesli söylesem, ne uzatması be pesimist herif? daha ilk yarıyı oynuyorsun.. derler. onlar,10. dakikada sakatlanıp, kariyeri biten futbolcu görmemişler, bilmiyorlar. ayrıca ya maç 90 dk değilse? belki maç 45 dakikalık, kim bilir? diyelim ki maç 90 dk; 11 kişilik futbol takımında bile 8-9 kişi bu sürenin sonuna kadar oyunda kalıyor. fizik gücün düşerse; bu sefer seni, hoca oyundan alıyor, duygusallığa yer yok. takımda senden iyi durumda olanlar var ve zaman ilerliyor. kısacası kendini göstermen için gerekli olanları, belirli bir zaman aralığında öğrenmek gerekiyor. geç öğrendiğinde ise, sadece öğrenmiş oluyorsun. işte az önce okuduğunuz cümle adamıyım ben; belki daha yolun başındakilere, geç öğrendiklerimi anlatarak yardım edebilirim. ama söz vermiyorum. söz vermeyi de sevmiyorum zaten, çünkü kendime itimadımı sarsan ruh hallerim mevcut.


diyelim ki, zamanında öğrenmen gerekenleri öğrenemedin; 1.lig sana fazla, ikinci lige gitmeni tavsiye ederler. ve derken üçüncü lig. çok kolay gol yapacağın pozisyonları harcarsın çünkü artık en kötüsü olmuş durumda, kendine güvenini kaybetmişsindir. bundan sonrası çok güç. her ne haltsa işte! konuya benim açımdan bakarsak, bu hayata başlarken; hayalim birinci ligdi. hatta birinci ligde tanınmaktı. şimdi ise, amatör kümede yedek soyunuyorum. sanırım önümüzdeki senelerde -ibret-i alem- için, meyhanelerde iki kadeh içtikten sonra 20 metreden attığı golü, 30 metre yapan, bakınca görülmeyen, dikkatlice bakıldığında flu, dibime gelindiğinde alkol kokan, pek konuşmayan, mutsuz bir zat olacağım. bu halde birinin hayat tecrübelerini dinleyecek pek de fazla kişi çıkmaz nasılsa. gidişatım bence bu yönde, kapılar kapanıyor, üstümde bir şey yok, rüzgar her geçen gün daha sert esiyor.


yazının futbol kısmı, Albert Camus'nunki gibi bir yaklaşım oldu, intihal yok asla! ben intihal yapmam. hiçbir şey çalamam, çocukken herkes bir şeyler çalmıştır eyvallah, ben de denedim yalan yok. lakin, çala çala çokoprens çaldım. namusuz şey ben yürüdükçe hışırdadı, e sonunda da enselendim :) Arsen Lupen kariyerim de başlamadan bitti. bundan sonra ne olur bilemiyorum. yoruldum, resmen; güneye gidip, pansiyon alıp işletme yaşında hissediyorum kendimi, emekli gibi. ama emekli değilim. zaman mefhumu olmadığında, insanlar zamanı tarif edermiş. entel'in o yazısı beni etkilemişti. iyi bir blogger o, hatta en iyisi. lafı geçmişken, onunla bir bira bile içemedim. hatta öyle bir şansım da vardı, kullanamadım.


ben, hiçbir zaman çok bir bok başaramadım. sadece iyi bir aktörüm sanırım, işte o kadar. insanlar da beni başarılı zannediyor, iyi mi? yok lan gerçek bu.. deyince de, alçak gönüllülük yaptığımı sanıyorlar. yapmıyorum. belki de insanlar da anlıyordur hatta kötü de bir aktörümdür, ses etmiyorlardır. her şey mümkündür.


haydi kalın sağlıcakla.


ser.

25 Kasım 2011 Cuma

öyle işte IV

hello there,


ıyk bu başlık aklıma iğrenç düşünceler ve yüz ifadeleri getirdi. neyse siktir edelim bunu; çok fazla modernizm bana göre değil zaten. aslında buraya ne yazacağımı bilmiyorum. keyifsizim, sık sık başım da ağrıyor. lanet bir yaşlı gibiyim. fenerbahçe de berabere kaldı zaten, alın size; tuz-biber. bu arada ben bugün; arkadaşlarımın postlarından dolayı ki çoğu tanıdık mertebesinde artık (melaba melaba) -bebek, düğün, gezi albümü- haline gelmiş facebook'umu çaat diye kapattım. abi neydi o öyle be? herkesin başarı hikayeleri, gözümüz yok eyvallah da ultra-mutluluk pozları vesaire benim pesimist bünyeme her dakika daha da bi' yüklenir olmuştu, iyi oldu. haa merak etmiyorum mu olan-biteni? delisin, hem de ne biçim ediyorum. facebook'ta bazı gördüklerimden sonra; ense kökümden sıcaklar basmaya başlıyordu :S sinirli adamım vesselam; götü boklu facebook sağlığımdan daha değerli olamaz ya?! zaten sağlık tırt vaziyette; lafı geçmişken şimdiden söyleyeyim, ben çok yaşamam.


en sonunda da ona-buna laf sokmak için kullanır olmuştum, bu güzide sosyal ağ programını. evet, gerçi karşıdakilerin çok salladığını sanmıyorum ama yine de mesaj içerikli, antin-kuntin parçalar paylaşır olmuştum. neyse sildim gitti. bir de; x will miss you, y will miss me, z will give you a blow-job şeklinde yapılan duygu sömürüleri ayrıca hiç sikimde olmadı. eleştiri güzel bir şeydir ama ben hiç sevmem. başkasına yapmayı sevdiğim şeyin, bana yapılmasını sevmiyorum. aha da bu kadar açığım. zaten ben sırra kadem basayım, zamanı geldi, yeter. zamanında yapmadığım şey değildir, yaptım. sıkılırım ben böyle zaman zaman; yok olurum. kendi kendime bir nevi oyun, uzaklaşma işte. bu esnada garip hobiler edinip, zaten 5 bilinmeyenli denklem olan karakterime, bir bilinmeyen daha ekler geri gelirim. sırra-kademlerimin her biri, bir öncekinden daha uzun sürüyor aslında. dikkat eden var mıdır bilmiyorum ama öyle.  bir ''into the wild'' serüvenine doğru mu gidiyorum acaba? yok sanmam o kadar da değil, acıkırım ben.


günlerden cuma evde oturuyorum, niye? çünkü param bitmek üzere, çok masrafım var. her akşam ''vodka,rakı-balık, şarap'' derken battım :) ha geçici, -zırtapoz- işten de para alamadım, bunun için o aradı. benim sesimi duymak için mi aradı acaba? pehh sanmam. neyse; -oraya telefon etmelisin, istemelisin- diye kendinden emin ses tonu ile akıl verici nasihatlarda bulundu. seni unutmuşlardır dedi bana. yok dedim, ben aradım onları zaten; bu hafta için bana döneceklerdi.. diye cevap verdim. kimseyi sıkboğaz edemezdim çünkü ben de zamanında sıkboğaz edilmiştim. bu zatın, böyle bir durumdan anlamasını zaten beklemedim. aslında belki de beni düşünüyordu ama, ona bu aralar -sinir oluyordum- canım da ''ah canım beni düşünmüşsün'' şeklinde konuşmama bir şekilde engel oldu. canım öyledir benim, hayatıma engeller çıkartmayı sever.


bitiriyorum, çok pointless bir yazı oldu lan bu. ne bileyim içimi döktüm işte. belki çıkıp iki-üç bira atarım caddebostan'da. zaten evvelsi gün herifin birinin dişi alnıma girdi. babam; kaç yaşına geldin hala mı kavga, hala mı patırdı? diyerek. bir gün boyunca fırça-trip attı bana. tabi iş görüşmelerinden gelen ret cevaplarının, sinir katsayımın yüksek olmasında payı büyük. bu arada 93 yaşındaki dedemin gaddarılığına her gün, düzenli olarak şaşıyorum. sahi sıkıldım ben, söylemiş miydim?


haydi eyvallah.


serhan

23 Ekim 2011 Pazar

noktalama işaretleri ve ben

selam millet,


konumuz; noktalama işaretleri ve ben. sizler de bu yazdığım garip denemeden, ilham alıp aynı uygulamayı kendinize yapabilirsiniz hatta bence yapın. gerçi babamın az işittiği için sesini -dinine kadar- açtığı televizyon ve kaybettiğim onca bahis konsantrasyonumu bozsa da, bi' kere yazmaya karar verdim, artık geri dönüşü yok. bu arada simge fıstıkoğlu -soyadı ile müsemma- fıstık gibi kızmış. akrobasi uçağına bindi, gayet de sakindi. maceracı insanları özellikle de kadınları severim. neyse, ben şimdi memlekete geldim ya, hep bildiğim bir şey vardır, o da; hiçbir şeyin bıraktığın gibi kalmadığıdır. canlı/cansız hiçbir şey. neden? cevabı basit, geçen zamandan dolayı. insanlar değişmez denilse de, özellikle başka ülkelerde/çevrelerde yaşamış, sonra kürkçü dükkanına dönen güruh zamanla değişir, ben de bu toplululuğa dahil olduğumdan dolayı değişiyorum, sanırım. mesela, eskiden alındığım bazı olayları artık iplemez oldum veya tam tersi. öbür türlü, vatandaş sittin senedir aynı hayatı yaşıyorsa, değişmesi zaten garip olur. haa bak evlenmek de adamı değiştirir. kısacası; eskiyoruz, kafa yapımız, düşüncelerimiz değişiyor. 


oğluumm, bu herif ne kadar da salakmış! onca zaman nasıl tahammül etmişim? dediğim bir çok kişi varmış etrafımda. belki de aynı kişiler hatta ek olarak başka kişiler de benim için aynısını düşünüyorlardır, bilemem. ben 29 yaşıma kadar pek bi' bok olamadım. aslında bu durum çok da elimde değildi. elimde olduğu zamanlarda ise, bir çok fırsatı geri teptim, şımarıktım. işte yavaş yavaş toparlamaya çalışıyorum. bu arada zaman da hızlı hızlı ilerliyor :S insanların da benim gibi çevresi/yaşamı değişiyor, sorumluluklar artıyor, ee uzaklaşıyoruz normal olarak. elbette pesimist bakış açımla -noktalama işaretleri ve ben- konulu yazımı sizlere, genelde uzaklaşan çevremin gözünden anlatmaya çalışacağım. 


serhan! ben ve ünlem. haha evet bu etrafımdaki insanlar tarafından bana uygun görülmüş bir işarettir. dikkat anlamına gelir işte. serhan varsa, olay çıkma ihtimali de vardır. en azından normalden fazladır. çok haklı olduğum bir olay olsa da; o ünlem yıllardır oradadır. anlatabildim mi?


serhan? evet, soru işareti. insanların kafasında soru işareti bırakırım. bu adamdan koca/sevgili olur mu? iş hayatında bir halt olur mu? bu herif borcunu geri verir mi? aha bakın bu önemlidir, zamanında peder iflas ettiği zaman borç ödemekte zorlandım. daha hala ödeyeceklerim bile mevcut. bu sene hepsi biter her halde. yazılıdır hepsi. hatta geçenlerde, facebook'da artık pek konuşmadığım insanları da ayırmadan; -çocuk esirgeme kurumuna Fenerbahçe forması alınacak- temalı mesaj attım. sıfır kişi döndü oğlum. 48 kişiye yazmıştım  neyse sittir ettim. anlayacağınız ben bir soru işaretiyim. bu sebepten mütevellit yaptığım işler de soru işaretidir.


serhan, virgül ve ben. yok be benden pek virgül olmaz. malum virgülden sonra yarım nefes alırsınız şiir okurken. hakkımda konuşulanlar veya düşünceler malumdur, virgüle ihtiyaç duymayacak kadar da nettir. ama iyi, ama kötü..


serhan: eveet, iki nokta üst üste. bence; ''aslında serhan iyidir de fazla yaklaşmamak lazım..'' tarzı özet bir tanımlama zamanında bolca yapılmıştır.


serhan. nokta, net ve kesin. suçlu kimdir? serhan. bu olayın müsebbibi kim? serhan. kafana sakızı kim yapıştırdı kızım? serhan. kazayı kim yaptı? serhan. bu kediyi veterinere kim götürdü? serhan..


bu kadar yeter.


öperim seni. seni öpmem. sana kılım ne öpücem lan?!


eyvallah.


serhan.

20 Eylül 2011 Salı

cinnet

selam gençler,

şu an kaldığım odada, bence 2-3 kişi (fazlası var, azı yok) geçmiş zamanlarda yaşlılıktan, yokluktan veya hastalıktan mütevellit son nefesini vermiştir hatta kesin eminim. bu kişilerin ölmeden önce tavana, duvarlara bakarak gördükleri son manzara, istemeyerek de olsa aynen muhafaza edilmiş. hani uyansan, hafızayı da kaybetmiş olsan ve tarihi sorsalar; -tahminen 1940'lardayız, 2. dünya savaşı zamanları olmalı- dersin. ben mi ne arıyorum burada? ebenin.. bitmemiş bir kaç işim var da onları halletmek için maalesef buradayım. tanrı değişiklik yapıp, şu devamlı görmezden geldiği kuluna yardım etse de işlerim olsa!? pek sanmıyorum, hele ki bu cümleden sonra sıfır şans. neyse, misafirim bu evde, bu odada. misafir umduğu değil, bulduğunu.. derler ya, anlayacağınız; benimki de o hesap işte.

mekanı tasvir edeyim bari de zaman geçsin. duvar kağıdı; sarı renk, yok sararmış. aslında uçuk sarı, evet tam olarak bu renk. üstünde, pembe renk çiçek motifleri bulunmakta etrafında ise uzaktan astigmat benim -solucanlara- benzettiğim bir başka -iç açıcı- motifler mevcut. köşede garip bir şömine var; oymalı filan ama el işçiliği olduğunu sanmıyorum, dökme alçıvari bir malzeme. şu an oturduğum sandalye ve kolumu dayadığım masa; Stalin zamanındaki -yokluğun- paylaşımına çokça şahitlik yapmış olmalı. buralarda evler genelde küçüktür, daha doğrusu küçültülmüştür. 1924'lerde dünyanın refah seviyesi en yüksek yerlerinden imiş, Riga. araları atlıyorum, SSCB zamanında Stalin, hoop yoldaşlar! bu kadar büyük evler sizlerin neyinize? çok büyük evler diyerekten, her birini kibrit kutusu kıvamına getirmiş. ehh burası da onlardan biri. -stalin project- deniyor, adı gerçekten böyle. odada eskinin kokusu baki. eski kokar, biliyor musunuz? böyle keskin, genzinizi yakan bir kokusu vardır, eskinin. kelimelerden, kasvet mi aklınıza geldi? haha inanın -kasvet- kelimesi fevkalade kifayetsiz kalır, burası için.

tıpkı, şu anki iç dünyam gibi. içim de kasvetli, çok mutsuzum. ve ek olarak; bu sandalyede oturmaktan kıçım ağrıdı. hava soğuk. gelen haberler hep negatif, sanki bütün kötü haber verecek puştlar sözleşmiş de aynı anda eyleme başlamışlar. ardı ardına lan şaka gibi!? bazıları; ''sinirlen Serhan! sonra ağzımıza sıç, ama biz de senin, hayatından, psikolojinden hatta sağlığından verdiğin iki seneyi geri alalım..'' diyorlar. ama ben, buna izin vermeyeceğim. yalnız göz ardı edemeyeceğim ufak bir nüans var, insanlar cinnet geçirebilirler. eğer insanlar cinnet geçirebiliyorsa, bu durumda benim cinnet geçirme olasılığım; diğer insanlara kıyasla kesinlikle -daha yüksek bir ihtimal- dahilindedir.

bunun olması halinde, buna sebebiyet verenleri -teker teker- sikerim. sonrasını da, artık daha sonra düşünürüm.

haydi eyvallah.

serhan.

31 Ocak 2011 Pazartesi

sırra kadem

selam,

yazdığım yazıları kendi facebook sayfamda dahi paylaşmıyorum. bunun sebebi, facebook'umda bulunan altıyüze yakın kişinin bir çoğunun aslında; 'arkadaşım' değil sadece 'tanıdığım' olmasıdır. zaten insanın normal hayatta gerçekten altıyüz tane arkadaşı olması, bana ihtimal dahilinde gelmiyor. neyse, tanıdıklarım önceleri blog yazdığımı bilirdi, yazdıklarımı yayınlardım. okuyanlar da olurdu. sonra bazı olaylar cereyan etti, ben sustum ve blogumun ismini iki kere değiştirip, güya ''sırra kadem'' bastım. tabi bu davranışı kaç kişi fark etti de; yazıların nerede sero.. diye sordu? evet, bu can alıcı sorunun cevabı şu; düşündüm, bu veya buna benzer bir cümleyi kimseden işitmediğime kanaat getirdim. anladım ki; sırra kadem de basamamıştım, aslında basmıştım da sırra kademim beklediğim ilgiyi görmemişti. yazılarım, blogumun isminden de anlaşılacağı gibi; genelde pek iç açıcı değil. belki içinde bulunduğum dönem, eğlenceli yazılar yazmama engel oluyor.. da diyebilir, topu içinde bulunduğum duruma atabilirim. evet, bunu yapabilirim. eyvallah, araya esprili cümleler de sıkıştırıyorum ama bu eylemi, bütünüyle komik bir yazıya çeviremiyorum. maalesef içimdeki, mizahı yazı yazma isteği de gün geçtikçe azalmakta. umarım esprili yazılarımı tekrar yazmaya başlarım. belki de, bu yeteneğimi kaybettim. belki de, böyle bir yeteneğim hiç olmadı, kendimi uyutuyorum.. pesimistliğin de boyutları vardır :/

bu aralar genelde blogumu, şikayet kutum olarak kullanıyorum. canımın sıkkın olduğu bazı zamanlarda ise iki-üç arkadaşımla dertleşiyorum. sonuçta hem uzaktayım, hem de psikolojik olarak süper dengeli değilim.bu tarz, dertleşme bağımındaki konuşmalara ihtiyaç duyuyorum. sonuçta; burada kime, ne anlatabilirim ki? anlattıklarıma, ne kadar içten cevap verebilirler ki? fekat, üzülerek de olsa, bu dertleşme seanslarını sanırım sonlandırmam gerekiyor. herkesin kendi dertleri, sorunları var. insanların duymak istedikleri; huzurlu, umut dolu konuşmalar, benim aptal sorunlarım veya dillendirilmesi güç; agorafobim, anksiyete bozukluğum vs değil. bıktırdım lan resmen milleti. haklılar mı? gayet net; haklılar. bu sebepten dolayı da artık sorunlarımı sadece buraya yazacağım.kısacası; boku yediniz.. demek istiyorum. yol yakınken siz de gidin bence. e birileriyle de konuşmam lazım, peki kimle konuşacağım? cevabı çok basit, hem psikolojime de gayet uygun;
kendimle..

iyi geceler.

serhan.

11 Ocak 2011 Salı

kişiliklerim benim..

selam millet,

insan, her yazısına, görürsünüz; bu yazım, en güzel yazım olacak.. diyerek başlar mı? başlar. tanıdığım bir manyak va.. iyi tamam, ben öyle başlıyorum işte. kendi kendimi, bir işe motive edebilme konusunda uzman sayılabilirim. aralıksız on saat çalışabilirim veya bir proje için elli tane ayrı kaynağa bakarım, üşenmem. zaten; bir işi ya yaparım, ya da yanından bile geçmem! sizler; 'oha, herif amma da kendini övüyor..' demeden öce belirteyim, az önceki motivasyon uzmanı şahısın (kişiliğimin) ömrü; işin bitimiyle sonlanır. iş bittikten sonra, son rötuşları yaparken, ağzımdan çıkan cümle genellikle;  'bok gibi olmuş lan bu!?! o kadar da vakit harcadım bir halta benzememiş...' şeklinde olur. bu eleştirisel bakış açım ve temsil ettiği şahsiyet; çok gaddar ve baskındır. bu esnada; o kadar cefayı çeken, bu gaddar herifle birlikte aynı bedende yaşayan, motivasyon uzmanı karakterim ise suspustur, ağzından bir kelime dahi çıkmaz. sanki bu işi için kıçını yırtan kendisi değildir. hatta; içten içe, zaman geçtikçe eleştirilere de katılır. en sonunda iki karaktersiz karakterim; ''bu iş gerçekten de, sıradan bir iş olmuş..'' fikrine kanaat getirirler. beni de, it gibi ortada bırakır, bi siktir olup giderler..

şu an itibarı ile iki tane kişiliğimi size tanıttım. olanlardan biraz zaman geçtikten sonra, beni topluma kazandırmaya ant içmiş olan, ''kendi kendimin teselli uzamanı..'' olan karakterim, çıkagelir.. bilirim lan, bu da benimdir. önce tatlı cümlelerle kanıma girer sonra Rocky'nin moruk koçu Mick edasıyla gaz vererek, durumu toparlamaya çalışır. bu şahıs, genellikle panik atak sonrasında da gelir ve klasik, her defasında bana şunu der; bak oğul, herkesin bir hastalığı/eksikliği var. onun; midesi hasta, bunun; ziki küçük, öbürü biraz tipsiz, diğeri tutuk vs. gibi örnekler verir. sonra sesini yükselterek; hangisi ha hangisi? panik atak mı, bunlar mı cevap ver? diyerek kafamı siker. ben de; çekil lan, bağırma tepemde.. derim. lakin diğer opsiyonları da düşünürüm. çaktırmadan kulağımı çeker, tahtaya garanti olsun diye; dört kere vururum :/

bu yukarıdaki kişiliklerimin hepsi, benim ''yorgun'' temel kişiliğimin özalt kümeleridir. harbiden özalt küme, OBEB - OKEK, ortaokul maceraları vs.  neyse bırakın şimdi bunları. olay nasıldır.. biliyor musunuz? kıyafet balosuna gidersiniz de etrafa bir bakınırsınız. o salağın seçtiği kıyafet; o kadar yalap şaptır ki, herifin şıp diye.. kim olduğunu anlarsınız ve menzilden sıvışmaya bakarsanız. lakin o herif de bir şekilde, sizi tanımıştır. kalabalığı yararak üstünüze doğru gelmektedir. o sırada; ben bu salağı şıp diye tanıdıysam.. laan?! o da beni tanıdı amk.. dersiniz, içinizi bir sıradanlık kaplar. hah, o duyguyu sikeyim ben. benim kişiliklerim de böyle işte; temeli de, özaltı da hepsi benim amk! nerede olsa tanırım sizi. bir kere hepinizin yürüyüşü; salına salına.. aynı ben. bir de bu karakterler, örgütlenmişler de beni uyutacaklar. tereciye, tere mi satıyorsunuz olm siz? harbi haa bu da ne gerzek bir atasözüdür? ne satılır lan tereciye, ıspanak mı?

bu işler, külfetli işler. çoğu zaman; adam gibi, ''yorgun'' olmayan bir kişiliğim olsa da, zırt pırt bu salaklarla uğraşmasam diyorum..

bu arada, yazıyı okudum da; bok gibi olmuş..

haydi eyvallah.

serhan.

21 Ekim 2010 Perşembe

ayi miyim ben? iliski uzerine yazi..

selam,

bu aralar, oyle gunler yasiyorum ki; bazen, ben bugunleri daha once yasamistim amk. yeniden yasamaya ne gerek vardi? diyorum. bazen ise; 33 senelik hayatimda su anda icinde bulundugum kadar ihanetle karisik, sever durumda olmamistim, diyorum. az once bitti konusmam, sinirliyim de biraz. onun hakkinda; en ufak ters bir yoruma tepkim sert olur. susup, kalmam yoksa bugun icin geri kalan konusmalar benim icin detay. bu, benim bir cok boktan huyum oldugu gibi; araya serpistirilmis tek tuk iyi huylarimdan biri belki de; kimse sevdigime bir sey diyemez, sikar biraz, oyarim. boyle guzide huylarimi gizlerim iste. herkese her seyi gostermeye ne gerek var? ayi filmini seyretmesek; pek cogumuz aslinda ayinin duygusal bir hayvan oldugunu bilmeyiz. ben ayi cok severim, ayiya saygi duyarim. toplumumuzda, ayi denince; kaba, kufurbaz, kiro, kadinla konusmasini bilmeyen, devamli tombala ceken vs gibi adamlar gozumuzun onune gelir. aslinda ayi bunlarin hic birini yapmaz, istese de yapamaz zaten.

baska konu; birazcik yillanmis iliski neye benziyor biliyor musunuz? diyelim ki; ilisiki yasadiginiz kadin/erkek en ust katta oturuyor. konuya tirmananin gozunden bakiyoruz su an, sizsiniz bu kisi. super kahraman hesabi o katlari cikip, binbir zorlugu asip, mutlulugu onda mi (insallah) yakalayacaksiniz? tepenizde kalpler vs belirecek. boyle, di mi? yok, oyle degil. diyelim ki apartman 5 katli, her kati da iliskinizin yilini belli ediyor. o apartman dunyanin neresinde olursa olsun, katlar asagi yukari yerden ayni yuksekliktedirler. tekrar biz 5. kata cikalim, muhterem size oradan devamli ayni seyleri soyler aslinda. siz ilk basta bunlari sevgi sozcukleri sanar, salak salak gulumsersiniz, "her sey cok guzel olacak diye.."hayal bile kurabilirsiniz.

ilk zamanlar zemin kattasinizdir bu sebepten oturu bir sikim duymazsiniz, sonra yillar ilerledikce muhteremin dedikleri iyice anlasilmaya baslar. soylenenler genelde 'sen/siz' odakli, elestrisel, suclayici cumlelerdir. keyfiniz kacar, gayri ihtiyari bi soluklanirsiniz ucuncu katta. hayat tecrubenize gore; belki daha once de duymus olabilirsiniz bu soylenenleri, sonunda ne olacagini asagi yukari tahmin edersiniz. olur da buyuk ihtimal. bir de bu katlari evlilik esnasinda cikanlar vardir, hah onlar ucuncu kata geldiklerinde iclerinden bir hassiktirr.. derler, ne bok yiyeceklerini dusunurler. zira zaman gecmiyor, kosuyordur. planlar birikmis, her sey natamamdir. tepenizde kalpler yerine, soru isaretleri birikir..

iliskinin bir son kullanma tarihi mi vardir? annelerimiz/babalarimiz nasil onca sene birbirlerine tahammul etmislerdir? benimkiler zaten eski model de bu ornek, tahammul eden ebevynler icin tabi.

cok yorgunum, kafam yukaridaki konusmada kaldi. ayni kefeye konmaktan hic hoslanmam ben.

eyvallah.

21/10/10

serhan.

not: pene, muhterem icin sagol, haci ;)