Powered By Blogger
insanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
insanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Nisan 2017 Çarşamba

Burhan OT

selamlar selamlar,

Yıl oldu mu acaba son yazımdan bugüne kadar geçen zaman? neyse olmuş olabilir. Ben nasılım? iyi diyelim, iyi olsun. Siz nasılsınız? Sizler; böyle 80e, 1000e falan ayrılırsınız işte duruma göre değişirsiniz mantıken. Benim tanıdıklarımın çoğu iyidir muhtemel. Hatta süper lan benim tanıdıklarım. Herkes daha da gelişiyor. Coştu millet. Serhan'a tur bindirdiler ki zaten ben çoktan diskalifiye. Olun olun müthiş olun. Yetmez! Çocuklarınız falan da birbirleriyle yarışsın. Yaşasın hırs. Yaşasın para. 

Her ne haltsa bugün bizim şirkete temsil adı olarak Burhan Ot'u uygun gördüğüm bir kişi geldi. Adam gelmeden önce; nerelerde çalıştığı, ne yiyip ne içtiği? Boyu-kilosu ki iri bir arkadaş; zaten paylaşılmıştı. Beklenen oldu, bugün geldi. Benim en nefret ettiğim işin IT ve türevleri olduğunu beni takip edip, hala ölmemiş kişiler bilirler. Bu zat da aynı iş koluna mensup, en babasından olan ERP uzmanı. Velhasıl Burhan bey bugün geldi ve ahanda bizim şirket kartını çıkarttı şırrraaakk. Danışmandı ama email adresi vardı, olum onu bırak, odası bilem vardı. Her şey ne güzeldi? ITci mi olmak vardı? Kısa bir konuşma yaptı. bizler anahtar kullanıcıydık. Dedi ki, (lan içinden) dedi; ben yanımda bilgisayar açtırtmam, ben telefonu kapatırırım ızzt bızzt gibi garip şeyler söyledi. Almıştı gazı. 40'ına merdiven dayamış ve sittin senedir orta düzey yönetici olan ben gibi şahıslara bu Liseli styla haşlanma stili hoş gelmedi tabi ki. Başarısızız belki ama yine de, eser miktarda da kalsa bizim de gururumuz mevcuttu sonuçta. Bir de şirkette malum, rüzgar olup esmeyenler için de laaan ya benim esmediğimin?! foyası ortaya çıkarsa? düşüncesinde olanlardan; hssiktir zıçtık tepkisi yükselmiş olabilir miydi? Henüz net bir durum yok. Her şey çok yeni.

Bu bilgisayarı açtırtmam, telefonu kapattırırım hayt huyt olayını, bizim firmanın en tepesinin bir altındaki beyefendi de beğenmemiş olacak ki çok kibar bir şekilde, bizim personel gerektiği yerde, nasıl davranacağını bilir... şeklinde bir mesaj virdi. Önemliydi bu. Eşek kadar adamlar için Burhan'a; eti senin, kemiği benim demedi zaar. Diyebilirdi ki onun yerinde, birkaç altındaki bey olsaydı derdi. Burhan'ı, koridorda gördüm, normalde selam veririm, gerek domuzvari bir günümde olmam, gerekse hal ve hareketi beni selam vermemeye itti. İyi yaptım bence. Bakalım. 

Burhan Ot ile maceralar olursa, paylaşırım. Benden yana sorun çımaz zira ben o işi kolaydan yaparım. Kimlerden çıkacağını da biliyorum. Ayrıca geçen sporda artis artis suyumu kenara koyan herif, haddinden fazla ağırlık yükleyip benchin altında kaldı. Normalde ota boka koşan ben, yine kıpırdamadı. Artık böyle, ne kaddar ekmek o kaddar köfte.

Hadi afiyet olsun.

Serhan.

13 Temmuz 2015 Pazartesi

hafızam

evet yine pesimist bir yazı.

bugün, her zamanki güzergahtan değil, yakacık'ın tepelerinden şirkete vardık. yol boyunca, ciddi güzel manzaralar vardı. aslında; mevcut güzergahımıza göre süperdi demek daha doğru olur. sonra bir huzur evi gördüm, yeşillikler içinde. sabahın 8'inde yaşlı teyzeler-amcalar dışarıdaki sandalyelerde sallanıyorlardı. sallanan sandalyeleri severim. Legends of the Fall'daki A.Hopkins'in oğlu Tristan'i beklediği sahne geldi gözüme. Hopkins'in elinde çifte, tek göz kısık elinde puro.

zannımca ben de bundan birkaç sene sonra huzur evinde falan olacağım ya da belki bir rehabilitasyon merkezinde. neden böyle dedim? çünkü hafızam zayıflıyor, yok oluyor. zayıflamasın, yok olmasın. sadece psikolojik olsun da gerçeği olmasın. pazar günü, yaklaşık 5 yıl sonra yazlığa gittim. malum site sakinlerinden bazıları büyümüş, bazıları yaşlanmış, kimisi ölmüş, birkaçına felç gelmiş :S yaş ortalaması çok yükselmiş. sonra eski arkadaşlarımı gördüm; çoğu yaşlanmış, göbeklenmiş. neyse işte; en fiti açık ara benim. taam da işte, hafıza giderse napacağım? yılların depresan kullanıcısıyım; nedenlerini blogu okuyanlar beni tanıyanlar bilir. ben, zekam ile para kazanıyorum. hafıza yoksa zeka boşa çıkar. çok kötü olur. geçmişi resetleyip etrafa öyle boş boş bakmak fena. nasıl olurum ki öyle ben?

gitgellerim olur belki. sarı laciverti görünce kendi kendime; sarı-lacivert-şampiyon-Fener... derim sallanan sandalyede. hızlanırım, sonra düşerim. hemşireler kaldırır. kafam kanar. belki babamın kucağında oturduğum günleri hatırlayarak sallanırım bu sefer, IQsuzca tebessüm ederim sağa sola. havaya bakarım gözümün önünde bir yüz belirir elimle ona dokunurum belki, canım abim diyerek. annemi hatırlarım, feri sönmüş gözleri ile bana bakarken. annem orada da bırakmaz beni. kucağıma bir çocuk oturturlar, kim olduğunu bilmediğim. annesi ile gelir, beyaz tenli annesini hatırlayacak gibi olurum, bağırmak çağırmak isterim, isteği eyleme dökemem belki. gitsinler derim, istemem. benim için çok geç, onlara erken bir hadise. mesela arada bigmac yeme isteği belirir belki. hastanın bigmac krizi tuttu. acil yemek sepeti yemek septi'nden sipariş verin. çok agresif oluyor! karşımda biri varmış gibi bigmac yerim belki, sakinleşirim. bitince zaten karşımdaki de kaybolur. sonrasında bigmac yeme isteğim de yok olur, karşımdaki gözümün önünde belirmeyince; ne olurum?

Uzun boylu arkadaşım gelmez. ya da gelir de geç gelir. arkasında duranlardan belki bir iki tanesini zorlasam hatırlayabilirim gibi gelir. ama nedense içimden gelmez. doktor, adama; maalesef tanımadı sizi der.

lakin tanımıştır.

adios.

serhan.

not: ne pis bir yazı oldu be.

24 Temmuz 2012 Salı

vazife

selam,

''vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkan ve şeraitini düşünmeyeceksin..'' evet, ben Ata'mın bu cümlesini sanırım çok içten algılamışım, her vazifeye atılıyorum. üzerime vazife olmayanlara da atılıyorum. nasıl oluyorsa, bir şekilde kendimi vazifeli buluyorum. sakin olmalıyım. sonra üzerime vazife olmadığı hissettirildiğinde veya öyle hissettiğimde; bu sefer kızıyorum. manyak mıyım ben? aslında değilmişim. ben bile kendimden bu denli az manyak bir performans beklemiyordum. belki de size, ''benim derdim aşar beni, sen bana kendini anlat..'' demek istiyorumdur. ama burası, demek istediğim türkiye bu işin yeri değil. riga'dayken tek başıma sokağa çıkmayı çok severdim, turistlerin gittiği mekanlara değil, lokal insanların gittiği yerlere giderdim. sarhoş eve döner, öylece sızardım. uyandığımda, vodkadan dolayı baş ağrısı, aklımda hiç tanımadığım insanların bölüm bölüm hikayeleri yer alırdı. bir şey daha var, kolum ağrıyorsa bu; geceleyin kabata denen bara uğramış, içkisine bilek güreşi yapmış olduğumun işaretiydi. ilk zamanlar kavga ettiğim çok olurdu. ben yüz metreden turisttim, turistlere ait olan yerlerde olmam gerekiyordu. zamanla birbirimizi tanıdık. ee tabii hasar aldım mı? aldım. ama çok da verdim. şiddet yerinde kullanıldığında, yakanızı sıyırmaya yarar.

her ne haltsa, türkiye'de ise herkesin problemi kendisine ait. sanırım insanlar onun problemi, ya benim de aklıma takılır? ya bir şekilde benim de problemim haline gelir diye korkuyor. aslında haklılar bir bakıma. insanlar orada egoistti, bilirdim. burada ise insanlar gizli egoist. devamlı herkes herkesle bir kıyas, yarış içinde. twitter'da bile adam RT edeceği tweeti ayan beyan çalıyor. kendi yaptıklarına aldırmadan, seni eleştirebiliyor. hani derler ya türk insanının yakınlığı falan, bi' geçiniz bu işleri. hangisi doğru? yaşam kurallarına göre; bizim insanların yaptığı doğru. çünkü bu coğrafyada nasıl hayatta kalınması gerektiğini onlar biliyor. burası, bana tam bir deplasman be olum. aksi gibi; top, kaleyi sevmedi mi hayatta da içeri girmez. hadi hep beraber doğruluk mu, cesaret mi? oynayalım. soracağımız soruları, vereceğimiz cevapları düşünelim. oynayalım mı? 

işaret parmağınızı, baş parmağınıza yaklaştırın, milimetre kala durun. içimdekilerin sadece bu kadarını yazabildim.

eyvallah.

Serhan.

25 Temmuz 2011 Pazartesi

I am gone..

''sen, beni her konuda mutsuz ediyorsun.. I am done, ok!'' sözlerini ölene kadar unutmayacak, maalesef. bunu nasıl başarmış acaba? diye düşünmüyor olmalı, olmuş artık. derken ilk yardımı yapan doktor şöyle der;


-he is not coming back, sorry; he is gone.
-geri gelmiyor, üzgünüm; o gitti.


o kadar çok sorun var ki, nereden başlayacağımı bilemiyorum bilog. buraya gelirken ki burası TR; kafamda onlarca soru işareti vardı. hani ne bok yemeğe geldin olm buralara deseler? sorularıma cevaplar aramaya geldim, abi.. derdim, gür ve kendimden emin olmaya çalışan sesimle. burnum kırık olduğundan ve gerekli oksijeni alamadığımdan, pek de matah bir ses tonuna sahip değilim, malumunuz. eyvallah, ses tonum normalde de muhteşem değildir ama şimdikinden iyidir. neyse koy götüne. ne bok yemeğe geldin sorusuna; gözlerim ne tepki verirdi? gözler tül perdedir, arkası görünür. bence yalan makinesini icat eden vatandaş; (hiç şimdi, adını google yapamayacağım.) bu işe, gözlerden başlamıştır da o zamanki teknoloji vesaire izin vermemiştir. elaman da olayı klasik nabız, tansiyon vb. gibi analog işlere bağlamıştır. her ne haltsa, şunu derim ben, sesinizle insanları kandırabilirsiniz amma velakin; hadi bilimi geçtik, şarkılara da konu olduğu gibi ''gözler, kalbin aynasıdır..'' be dostlar. çaktırmadan bir - iki milim oynar onlar, sağa sola belli olur, ufacık bir yalan bulutundan geçtiğiniz. bu arada; tek gözüm kırmızıydı geçti. yumruk yemiştim evet. nerede bela, orada ben.


istanbul'a geldiğimi pek az kişiye söyledim. neden mi? iplmeyeceklerinden korktum. gayet net, budur cevap. fiziki olaylar beni yorsa da pek etkilenmez, fekat psikolojim zamanında sağlam dağıldığından, derme-çatma bu kadar toparlanmıştır. buyum ben, bu kadar. dengesiz değilimdir bak. tam tersi, dengeli olmaya çalışırım, böyle öğrettiler, gizlemek için psikolojik defolu olduğumu. ben, dengeli davrandıkça, insanlar beni sınama yarışına girerler, adım çıkmıştır. bakalım ne zaman delirecek? diye beklerler. anlarım bunu. anladığım için de kuvvetle muhtemel pek çok olayı göğsümde yumuşatırım. bu sefer de; normalde başkalarının söylemeye bile cesaret edemeyeceği aptal-saptal laflar duyar olurum (açık sözlüyüm ben edası ile ukalaca..). bu kozu onlara, tabii ki ben verdim. insanlar; verirseniz, alırlar. dikkat edin. vermek-almak derken konuyu başka tarafa çekmeyeceğinizi düşünüyorum, sevgili okurlar. ciddi olunuz. 


yalnız işin bok tarafı, bu söylenenleri, yapılanları sonrasında tek-tek düşünüp; karar veririm. ha kiminin umurunda olur, kiminin olmaz? kararım ne olursa olsun; o kararımdan dönme ihtimalim, sadece karşıdakinin tepkisine kalmıştır. karşıdaki de memnunsa, yapacak bir şey kalmaz. dediğim gibi benimle, herkesin konuşamayacağı şekilde konuşma ve bana herkesin davranamayacağı şekilde davranma haklarını, o kişilere ben verdim. bunu; iyiye, kötüye kullanma hakları onlarındır. empati yapabilirim, çok fazla psikiyatrist, makul sayıda psikoterapi gördüm. bu gibi garip durumlarda;  hani pek hoşlanmasam da ilk aklıma gelen 'calm down' olayı; empati oluyor. her empatide aynı sonuç çıkıyorsa; geriye şıkları seçmek kalıyor. 


kimseyi görmek istemediğim zamanlar oldu. belki bir çoğunuzdan fazla. bunu hep kibarca dile getirmeye çalıştım karşımdakine. müsait değilim, olm biliyorsun beni; arızalıyım işte, tuttu yine.. yalnız kalmalıyım vesaire.. şeklinde. ve yine empati; muhtemelen sen, benden daha iyi durumdasın. hadi daha kötü ol! ama bence, ben; senin bu durumundan belki şimdi değil ama daha önce, daha kötü durumda oldum.. biliyorum hatta eminim. o zaman bile, sizin yaptığınız gibi davranmadım.. 


derken önümde beliren tanıdık şıklar;


ya seç, ya ertele..
ya kahve.. ya hiç.. (bu da ayrı bir teranedir.)


iyi sabahlar.


serhan.