Powered By Blogger

16 Kasım 2012 Cuma

ben kimdim, ben kimim?

selam,

bu yazı, geçen sefer yazdığıma yorum yapan arkadaşıma gelsin diyeceğim de boş verin, genel işte. ben kimim? şimdi size açık olabildiğim kadar açık olacağım. 

geçmiş zamanda,
ben; abimin kardeşiydim, iyi futbol oynardım, zengindim, okulda çalışkandım, anne ve babama çok düşkündüm, akrabalarımı severdim, sıklıkla abartırdım, çok yalan söylerdim, hiç hırsızlık yapmadım, insanlarla dalga geçerdim, hakkım olanı alırdım, elim genelde oramdaydı, borç verir ama geri almazdım, cebimdeki bütün parayı harcardım, yemekle aram çok iyi değildi, alkoliklik yolunda ilerliyordum, panik atağım yoktu, agorafobim de yoktu, sinirliydim, sakinleştirici almazdım, kısa marlboro içerdim, hayvanseverdim, bazı insanların sevgilerini suistimal ettim, kullanılmaya meyilli insanları kullanırdım, yalnız değildim ve çok sırrım yoktu, homofobiktim, yazmazdım, zamanımı boşa harcardım, gururluydum, en kötüsü ise geleceği göremedim, kavgacıydım... daha çok vardır da bunlar aklıma geldi.

şimdiki zamanda,
ben; artık kardeş değilim, futbol oynamıyorum, fakirim, iş hayatında başarısızım, anneme ve babama hala düşkünüm, sanırım artık abartmıyorum, zorunda kalmadığım sürece yalan söylemem, akrabalarımın çoğunu sevmem, hiç hırsızlık yapmadım, insanlarla dalga geçerim, çenem durmaz, aklım hala oradadır, hakkım olandan feragat edebilirim, borç alırım ama zor geri öderim, iyi yemek yapar ve yerim, alkolik hiç değilim e olunca içerim, panik atağım da, agorafobim de var, sakinleştirici alıyorum, daha az sinirliyim, sigara pek içmem, hayvanseverim, insanların sevgisini suistimal etmemeye çalışırım, kullanılmaya meyilli insanlara, kullanılmaya meyillisin... derim, yalnızım, sırlarım var, homofobik değilim, yazarım,  hala gururlu muyum acaba? diye ben de kendime soruyorum, geleceği görüyorum ve sanırım bana ''mucize'' lazım, fena dövüşmem. daha çok vardır da bunlar aklıma geldi.

gelecek zamanda,
ben; ?

iyi günler,

Serhan.

6 Kasım 2012 Salı

oytun

n'aber bilog?

seni de boşladık bu aralar ama biliyorsun, roman kılıklı psikopat bir şey yazıyorum. kitap olarak yayınlamaktan ziyade aklımda daha değişik projeler var, kardeş. kapatırız arayı, üzülme sen. sana da selam, sayın okur.

gençken iyi futbolcuydum. şu ana kadar sahaya çıktığım, benden iyi diyebileceğim az kişi olmuştu. konu, benim topçuluğum değil. konu, oynadığımız adamlar. ben, sert top oynardım ama kimseye gerekmedikçe kasti faul yapmazdım. oytun vardı, onunla karşılıklı oynamayı sevmezdim. maalesef mecbur kalıyordum, aynı ortamdaydık. insan olarak seviyordum ama sahadaki oyun başka idi. daha sonra futbolda, o oytun'un yalnız olmadığını daha bir sürü oytunlar olduğunu gördüm. bahsettiğim oytun, yazlıktaki değil. o da çok ağlardı ama yetenekliydi. bu bahsettiğim oytun, bir şekilde iyi top oynadığına inanmıştı. topu kaptırdığında, ya faul diye itiraz eder ya da başkalarını suçlardı, böyle alışmıştı. rakip veya aynı takım arkadaşı olsanız da, o faturayı başkasına kesmeye alışmıştı işte. yapacak bir şey yoktu. ben, bu arkadaşla karşılıklı kaldığımda, topu ondan alırdım, her defasında. çünkü ben daha iyi, daha güçlü, futbol konusunda daha kabiliyetliydim, bu kadar basit. o da benden belki başka bir konuda daha iyi idi ama biz genelde sahada ve top oynarken karşılaşıyorduk. bana bir şey diyemezdi, temiz oynardım. ne zaman faul dese; oytuuun, omuz omuza! devam... derdim. gerçek de buydu.

oytun zamanla başkalarıyla top oynamaya başladı. onlar, oytun faul var! deyince her halde duruyorlardı. oytun öyle tepkiler veriyordu ki, sanki içindeki sesin, ''faul yok, sen düştün abi... '' dediğini duymak istemiyordu. derken, okulda turnuva vardı ve türk takımında oynamam istendi ki ben aslında ISB diye bir takımda oynuyordum. sonunda ne olduğunu boşverin ama hazırlanan formalarda 10 numarayı o giyiyordu. velhasıl kelam, arkadaştık. aradan zaman geçti tekrar maç yapmaya başladık, ama ben oytun'un toplarına bir daha pek girmedim.

bu şekilde;

o sağ, ben selametti...

serhan.

ha bu arada; '6 Kasım 6S'ı Anma, Gençlilk ve Skor Bayramı'mız kutlu olsun.

7 Eylül 2012 Cuma

aptal sümsük aşık

selam,

bu iğrenç günde kocatepe'deki patlamayı yazacaktım ama inanın dünden beri daha bi' bol sakinleştirici destekli yaşıyorum. bu haleti ruhiyem ile yazacaklarım çok çok ağır olur dedim, erteledim. bu arada orman bakanı gerçekten numunelik bir şahsiyet. hindistan ve pakistan örneği IQ eksikliğinin vahimiyeti konusunda bize bilgi verdi; 70 civarı maksimum, derim. okula göndermeye çalıştıkları 66 aylık çocuklar bile bu adamdan daha mantıklı açıklamalar yapar. kaldı ki, bu açıklamaları neden orman bakanı yapar? savunma bakanı neden yapmaz? çok soru var. giden gitti. ateş düştüğü yeri yaktı. umalım ki, sorular yine havada kalmasın.

topuklu krampon twitter'a şöyle yazdı; ''erkeğin sümsüğü de pek bi' aptal aşık oluyor'' bu tweet, bana da bloguma eylül ayının ilk yazısını yazmam için ilham verdi. ben de karalamaya başladım işte. gerçi sonra, beni unfollow etmiş ki normalde takılmam böyle şeylere ama bu sefer ben de aynısını yaptım. öncelikle tespit çok doğrudur. bendeniz, 5 kasım'da otuz beş yaşında olacağım. e normal olarak akranlarımın bir çoğu evlendi, çoluğa çocuğa karıştı. bazıları boşandı bir daha evlendi. akranlarımdan bir kısmı evlendikten sonra ortadan yok oldu. aslen bu bir döngü, kızmak doğru değil. ama sırra kadem basmak da iyi fikir değil. çekirdek aile, her aileye, arkadaşlığa baskın çıkar. daha doğrusu çıkarmış. tweetle alakalı olarak; sümsük ve normal arkadaşların ortadan kaybolması arasındaki tek ortaklık, ikisinin de ortadan kaybolmuş olmalarıdır. diğer bir deyişle, evlendikten sonra her kaybolan arkadaş sümsük değildir. sümsük olan, evlenmeden önce de sümsüktür. ayrıca sümsük kime denir? bu model aslında ikiye ayrılır, hatunun en ufak bir hareketinde yelkenleri suya indirip, ''ben aşığım leenn'' diyenler ve içinde fırtınalar kopsa da ağzını bile açmayanlar. 

birincisinden hiç zarar gelmez, zamanla değişip, eşinin de etkisi ile gayet mantıklı bir adama bile dönüşebilir. kendi ile barışıktır, kimseden saklayacağı bir şey yoktur. ikincisinin ise er ya da geç kendisine ait bir dünyası olacaktır. hayatı gizem dolu, kurduğu hayaller bile sadece  kendinde saklı olan kişidir. bu durumdaki şahıs ilk makul-mantıklı karşılıklı aşkı bulduğunda zaten otomatik olarak aşık olacaktır. en önemlisi ise bu modeller aptal değillerdir. sümsük aşık, geçmişine sünger çekmeye karar verir, hakkıdır da. geçmişi kendisine hatırlatan her şeyden, daha da kötü senaryo, aşık olduğuna sümsüklüğünü çıtlatabilme ihtimali olanları da yeni hayatından tahliye eder. işin komik yanı, böyle insanlarla ilişki yaşayanlar bu planları fark eder ama ses etmezler. sonuçta; alan memnun, satan memnun. mesela, ben, bekar bir adamım ve güya aptal! aşığımızın aşkı hanım kızımız, hakkımda anlatılanlardan yola çıkarak benim için; ''acaba, erkekimi ayartır mı?'' diye düşünüp, ilk olarak ben ve benim gibi kişileri eler. anlatılanlar esasen plan dahilinde, ben eleneyim diye anlatılmıştır. lakin korkacak bir şey yoktur, bunu en iyi kadının kendisi bilir. zira erkeği, birkaç varlığı meçhul ilişkilerini saymazsak, ilk aşkı kendisinde tatmıştır. onu kaybetmeyi göze alıp, çapkınlık yapması imkansızdır. kadın böyle davranarak, çömleğe şekil vermeye başlamıştır. çömlek ise bu durumdan memnundur.

velhasıl kelam aptal görünümlü! aşığımız, belirli bir zaman aşamasında ve plan dahilinde kademeli olarak ortadan kaybolur, kızımızın istek listesine göre arkadaşları ile ilişkisini kesmeye başlar. birkaç kere arayıp; ''olum, haydi çıkalım, erkek erkeğe kafa çekelim vs'' deseniz de önceleri uydurulan bahaneler, ertelemeler.. ve en sonunda; ''biz ciddi düşünüyoruz'' baklası ağızdan çıkar. yalandan tanışmalar vesaire derken, en başta kızımız sizleri çok sever. hatta ben ve türevlerim dahil! lakin bu sevme eylemi pek kısa sürer. arkadaşınız ve kız arkadaşı arasında mıç mıç geçirilen haftalar, aylar, yıllar. ve sonunda kapınıza ''eski'' arkadaşınızdan arda ardına (her sene biri makbuldür) gelen nişan, düğün, ''çocuğum doğdu'' davetiyeleri. ama bir kere bile gelmeyen, yemek daveti! çömlek istenilen şekli çoktan almıştır. 

yıllar sonra karşılaşıldığında, aklınıza bir sürü soru gelir ama sorabileceğin sorular genelde şöyle olur.. nasılsın? oğlan kocaman olmuş, (çocuk annesinin arkasına saklanır..) kaç yaşında oldu? gibi rutin sorulardır. sonra,

biraz da havadan sudan muhabbet ve;
eyvallah der ve gidersin..

Serhan.

Not: roller değişebilir, sümsük olan kadın da olabilir. ama süreç bu şekilde ilerler.

27 Ağustos 2012 Pazartesi

Ona ait bir bilinçaltı


selam,

vay anasını sayın seyirciler. bazılarımız, bazılarımız gibi yaşadıklarını hemen unutup, yaşamına kaldığı yerden devam edebiliyor. ters örnek, ben böyle bir insan olamadım, beceremedim. eskiden böyle olabilen adamları, ''oha lan herife bak ekstra large amk..'' deyip ayıplardım. meğer onlar da arkamdan vaaahh vahh, Serhan da iyice kafayı yedi diyorlarmış.

çoğu arkadaşımın yakınlarının mezarlarına onlardan fazla gitmişimdir. Noyan'a gelmişken buna da uğrayayım, e buna da gideyim, aha şurada şu vardı derken.. bütün karacaahmet'i çok defa tavaf ettim :S evet, ben geçmişime saplandım kaldım. olum bak; anı yaşa gibi öğütlere de kulak asmadım. asmak ister gibi oldum mizacım müsaade etmedi. gece uyku tutmadı. alt kişiliklerim devreye girdi. mesela ben, hiç Noyan'ı anmadan mantı yemedim, profiterol yemedim, hatta kızarmış piliç de yemedim. maşallah pek yemek severdi abim, bu yüzden bazen hüzünlü yemek yerim. bazen de, yediğim ona gidiyormuş gibi iştahla ve zevkle yemek yerim. o, sadece aftereight marka çikolata severdi. bir gün; camın kenarında, 10. katta otururken, birini yedim, birini pencereden attım. öyle hepsini birlikte yedik.




hiç abisi ölen adam, olmadı mı bu dünyada? oldu. daha daha fenası geldi insanları başına. 99 depreminde bir çok kişinin ailesi kalmadı be! üstüne sakat kalanlar oldu. oradan bakınca öyle de, buradan bakınca öyle değil. geçen gittim anlattım kafama takılan her şeyi. ''seriş, salak mısın? ben, bok yedim öldüm, gittim. eyvallah devamlı geliyorsun, şimdi sana görüşürüz desem, nerede diye üsteleyeceksin, sen inanmıyorsun ama cidden bir gün görüşüceğiz.'' dedi, Noyan iç sesim. hani gerçekten görüşeceğimizi bilsem, gerçi annem-babam var lan bir bok yapamam. bir de kızar, hem o öyle kaybetmek olur. bana omuzdan ve koldan dar gelir.   

biliyorum, benim bilinçaltımın bunları dedirttiğini. o kadar sıyırmadık daha. hahah aslında sıyırmış da olabilirim. öncelikle hazır mısınız? onu hep aklınızda tutmak istiyorsanız ve seçiminizi yaptıysanız anlatayım. bunlar zor işlerdir, adamı yorar. siz büyüdükçe ona ait olan sizden ayrı bir bilinçaltınızı da büyütmek zorundasınız. bu bilinç altı sadece ona soru sorduğunuzda veya onun gibi düşündüğünüzde devreye girmeli. normal hayatınıza karışırsa; çift kişilikli olursunuz. çift kişilikli olmak demek, daha fazla psikolojik problem demektir. belki de bu deneyi psikolojide ilk ben yapıyorum. kendinizden olabildiğince bağımsız ona ait bir bilinç altı. ölü, ona sorulan bugüne ait sorulara bile hafif sapmalarla ''updated subconscious/güncellenmiş bir bilinç altı'' ile cevap verebilir. bunun için günde belirli bir zaman çalışmanız gerekmektedir ve bahsi kişiyi gerçekten iyi tanımanız lazımdır. iyi bir gözlemci değilseniz zaten bu işe hiç bulaşmayın. demin bir mesaj geldi de, aslında siz bu işlere hiç bulaşmayın. siktir edin, takılın. benim gibi sorunlu insanlardan da uzak durun. 

canım denize girmek istedi.. biz, beraber denize çok girdik..

eyvallah.

Serhan.



24 Ağustos 2012 Cuma

ben ve dayım

selam,

sevgili okuyucularım, aslında bu kadar zamandır yazmadım değil, yazdım ama yayınlamadım. yayın kutusu 'taslak' doldu. belki bir ara geri dönüp, onları revize eder de yayınlarım. dolayısıyla, yazmak yerine konuşmak fiilini koyarsak bir önceki cümlenin karşılığı; 'düşündüm ama söylemedim'e denk gelir. insanlara düşündüğünü söylemek iyi bir şey mi? bunun iyi bir şey olduğunu düşünüyorum ama bir yan etkisi var, yalnızlık. millet çok kızıyor, bilginize :-/

bilim, her ne kadar pozitifin, negatife baskın olduğunu ısrarla söylese de, insan psikolojisine etkisinin tersi olduğunu düşünenlerdenim. bir tanıdığınızın size söylediği iyi sözler, iltifatlar, poh pohlamalar artık ne derseniz deyin, bunları mı hemen hatırlarsınız yoksa sizi eleştirdiği, size göre hatalı davranışını mı hemen hatırlarsınız? çok başıma gelmiştir. çenem durmaz, konuşurum lakin belki doğrusu susmaktır. şimdi burada size desem ki, gerçekten karşı tarafın iyiliği için düşündüklerimi söyledim.. siz bile inanmazsınız ama öyle. hele ki gençler, geliştirin olum kendinizi. mal gelip, mal gitmeyin. insanlara koz vermeyin. biliyorum çünkü, yarın öbür gün insanlar arkanızdan, eksiklerinizi konuşucaktır.

bazı zamanlarda ise tamamen karşı tarafın yanlış anlaması sonucu, kendisinin de bu olayı/sözü içine atması ile yıllarca -bahsi kişiye kötü davranan kötü adam- olarak anılmışımdır. kimseyle, ona -bilerek kötü davranacak kadar- uzun arkadaşlık yapamam ki ben. bir halt yemişsem, vardır bir sebebi. topu karşı tarafa atmak en kolayıdır. sorun, konuşun, direkt ne düşünüyorsanız onu söyleyin. hem zamandan kazanırsınız hem de boşu boşuna arkadaş olabilecek birinden vazgeçmemiş olursunuz veya tersi, yol yakınken dönersiniz. kimse arkadaşlık yapmaktan hoşlanmadığı birileri ile münasebete girmek istemez. hele ki, benim hiç işim olmaz, sanki benim olur mu diyorsunuz? hatır, akraba, eskiden tanıyorum, ayıp olur gibi sebeplerden günde kaç kişiye tahammül ediyorsunuz? bazı kişiler ise hep iyiyi duymak ister. ben de maalesef hep iyiyi söyleyebilecek insan modeli değilim, böyle gelişmemişim. varsın yalnız kalayım, mühim değil. bu yüzden; yalnızken kendimi oyalayabilme yetim pek gelişmiştir. bir arkadaşım, sen ilerde ukalalık yapmak için kitap okuyorsun olum.. demişti. hahah çok sevmiştim bu söylemi, çünkü gerçekti. aslında okumak sonradan bir alışkanlık oldu. memnunum.

hayatım boyunca, akrabalarım ve arkadaşlarım tarafından eleştirildiğimden dolayı, hedef sözleri ve davranışları sizler kadar -görünürde- kafama takmam. benim tepkilerim genelde, uzun vadede birikmiş davranışlara, sözlere karşıdır. tepkilerim, icraat bazlı, zaman ayarlıdır. zamanı dolmuşsa, üzgünüm. mesela dayım ve benim ilişkim. dayımın bana iyiliği dokunmuş mudur? evet. eyvallah, muhteşem bir dayı değildir, e bu durumda ben de muhteşem bir yeğen değilimdir. bunları kabul ediyorum. ama şöyle de bir şey var, ben, kesinlikle ondan çok çok daha iyi bir dayı olabilirdim. o zaman, yeğenim de benden çok çok daha iyi olabilirdi. düz mantık. belki de ona bu yüzden içten içe kızgınım. ben doğmuşum, o otomatik olarak dayım olmuş, seçmemiş. ben ise konum itibari ile amca olabilecekken, abim artık hayatta olmadığından amca olamamışım. evet dayı, gördüğün gibi; kendini dayı/amca konumunda hayal edip de olamayanlar var. yeğenini maça götüren, ona araba kullanmayı öğreten, istediğinde arabasını veren belki de ilk aşk acısında onu içmeye götüren, yeğenini canından çok sevecek bir amca olurdum ben. abimin çocuğu be. pehh, düşünmesi bile beni gülümsetti. seninle kıyaslanmam bile komik olur. 

düşündüm de dayı; sana bu sıfat, hakikaten çok fazla. dayı anlamı, ben var olduğum sürece geçerli. ee yeğen yoksa, dayı da yok. bundan sonraki yaşamımda sana bir daha dayı demeyerek, seni -sana yük olan bu sıfattan- kurtarmaya karar verdim. mutluluğunu, nispeten genç dedem suratında görür gibi oldum. hayırlısı olsun, dayı.

adios,

serhan.

24 Temmuz 2012 Salı

vazife

selam,

''vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkan ve şeraitini düşünmeyeceksin..'' evet, ben Ata'mın bu cümlesini sanırım çok içten algılamışım, her vazifeye atılıyorum. üzerime vazife olmayanlara da atılıyorum. nasıl oluyorsa, bir şekilde kendimi vazifeli buluyorum. sakin olmalıyım. sonra üzerime vazife olmadığı hissettirildiğinde veya öyle hissettiğimde; bu sefer kızıyorum. manyak mıyım ben? aslında değilmişim. ben bile kendimden bu denli az manyak bir performans beklemiyordum. belki de size, ''benim derdim aşar beni, sen bana kendini anlat..'' demek istiyorumdur. ama burası, demek istediğim türkiye bu işin yeri değil. riga'dayken tek başıma sokağa çıkmayı çok severdim, turistlerin gittiği mekanlara değil, lokal insanların gittiği yerlere giderdim. sarhoş eve döner, öylece sızardım. uyandığımda, vodkadan dolayı baş ağrısı, aklımda hiç tanımadığım insanların bölüm bölüm hikayeleri yer alırdı. bir şey daha var, kolum ağrıyorsa bu; geceleyin kabata denen bara uğramış, içkisine bilek güreşi yapmış olduğumun işaretiydi. ilk zamanlar kavga ettiğim çok olurdu. ben yüz metreden turisttim, turistlere ait olan yerlerde olmam gerekiyordu. zamanla birbirimizi tanıdık. ee tabii hasar aldım mı? aldım. ama çok da verdim. şiddet yerinde kullanıldığında, yakanızı sıyırmaya yarar.

her ne haltsa, türkiye'de ise herkesin problemi kendisine ait. sanırım insanlar onun problemi, ya benim de aklıma takılır? ya bir şekilde benim de problemim haline gelir diye korkuyor. aslında haklılar bir bakıma. insanlar orada egoistti, bilirdim. burada ise insanlar gizli egoist. devamlı herkes herkesle bir kıyas, yarış içinde. twitter'da bile adam RT edeceği tweeti ayan beyan çalıyor. kendi yaptıklarına aldırmadan, seni eleştirebiliyor. hani derler ya türk insanının yakınlığı falan, bi' geçiniz bu işleri. hangisi doğru? yaşam kurallarına göre; bizim insanların yaptığı doğru. çünkü bu coğrafyada nasıl hayatta kalınması gerektiğini onlar biliyor. burası, bana tam bir deplasman be olum. aksi gibi; top, kaleyi sevmedi mi hayatta da içeri girmez. hadi hep beraber doğruluk mu, cesaret mi? oynayalım. soracağımız soruları, vereceğimiz cevapları düşünelim. oynayalım mı? 

işaret parmağınızı, baş parmağınıza yaklaştırın, milimetre kala durun. içimdekilerin sadece bu kadarını yazabildim.

eyvallah.

Serhan.

17 Temmuz 2012 Salı

all out attack to panic attack

hello,

bu konu hakkında artık yazmak istemesem de, yazmam gerekiyor. göründüğüm gibi ukala biri değilimdir. yalnızca muhtemelen sizden daha meraklıyımdır, bu yüzden de sizden daha fazla gereksiz, bazen de gerekli şeyler okumuş/öğrenmiş olabilirim. pek çok konuda fikir sahibiyimdir. aslında bunun nedenlerinden biri; post travmatik disorder ve üstüne agorafobili panik ataklar yaşadığımdan maalesef hayatımın belirli dönemlerinde dışarıya pek çıkamayaşımdır. (sonra elden geldikçe bu durumu telafi etmeye çalıştım. mesela avrupa'nın garip yerlerini kamp yaparak, arabayla birkaç kez dolaştım.) dört duvar hapsi zamanlarımda ana britannica'nın hatırı sayılır bir kısmını okudum. normal hareketler değildi tabi bunlar. çoğunu unutsam da o kadar saçma sapan şeyler beynimde yer etmiş ki pehh. bu arada kirpi süper yüzer, zürafa yüzemez. van gogh o kadar çok absinthe içmiştir ki; gözleri sadece sarıyı görür olmuştur. bu yüzden de son dönem tabloları hep sarı tonlardadır. olacak o kadar pek çok açıdan burlesk örneği sayılabilir.

konuya geldim. bir arkadaşıma panik atak ve pa bozukluğu teşhisi konmuş, üzüldüm. izin verirse ona yardım ederim, daha yolun çok başında ki bozukluk demek için bile çok erken, henüz -kobay- olmamış. prozac'la başlamışlar ki tercih doğru. bu konuda maalesef benim diyen psikiyatrisi ve/veya psikoloğu garantili donumda sallarım. her halde okumadığım makale, kitap.. kullanmadığım ilaç.. yaşamadığım ilaç yan etkileri (prospektüsleri okuyun ama çok da dikkate almayın zira bu semptomların çoğu psikolojik olarak deneklerde görülmüştür.), biyolojik, fiziksel semptomlar.. panik esnasında yapılacaklar, sakinleşme egzersizleri, ıvır zıvır pek az kalmıştır. bu duruma, doktor ve kılıklıları hemen itiraz eder, e bu kadar okuduk derler. diyelim ki, on sene okudunuz. ben, bu mereti tam 1998 senesinden beri çekiyorum. panik atağı; dünyanın öbür ucundaki hostel odasında, tek başıma yaşadım. ayağımda yastık varmış hissi ile tekne güvertesinde kendime yabancılaşarak da yaşadım. hatta hiç tanımadığım bir ülkenin, hiç bilmediğim şehrindeki lokal barın tuvaletinde ''olum burada kalp krizinden ölürsem, insanlara bayağı bir külfet olur..'' deyip,175 nabızla tabiri caiz ise dehşete de kapıldım, çok korktum. yetmedi mi? 24/15 tansiyon ile acile gidip, doktor odasının kapısını da kırdım. hiperventilasyonu riga'da bir kavga sonucu düştüğüm hücrede de yaşadım..  ve son bir şey, aha sizlere bu satırları şu anda yazan da benim! bana bir halt olmadıysa, emin olun size de bir şey olmayacaktır. bunu aklınızdan çıkarmayın e mi?!

bu illette birinci kural, panik atak olmaktan korkmamaktır. önceleri zor gelse de, alışırsınız. atla deve değil. doktorlara saydırdım ama gerçekten sizi dinleyen bir doktorunuz olsun, ona geçen seanslarla ilgili arada soru sorun. böylece, sizinle ne kadar ilgili olduğunu anlarsınız. iş ticarete dökülmüşse, bir yerden mutlaka falso verir. hemen yüzüne söyleyin, kendisine çeki düzen verir. o size sen şöylesin/böylesin derken üste para bile alıyor. rahat olun. bu sizin hayatınız, hayatınızın bir bükülme oranı var. birkaç bükülmeden bir şey olmaz, daha yolun başında iseniz eski halinize geri dönersiniz. benim gibi geç kaldıysanız bir daha eski halinize dönmeniz biraz zordur. benim gibi geç kalmak derken; iki sene civarıdır. iki seneniz ağır bir şekilde bu illetle beraber geçtiyse, ve bu durum başınızdan geçmiş travmatik bir olaydan sonra ortaya çıkmış ise siz de eskisi gibi olamazsınız. zaten bir süre sonra; ''eski ben nasıldı ki?'' diye kendinize sorarsınız. mühendisçe; bir cetvel kırılmadan bükülür, sonra yine aynı yere gelir. ama cetveli hep bükmeye başlarsanız bazı bağlar kopar. bırakınca; azıcık itekleme ile cetvel eski yerine gelse de biraz garip olur. örneğin; düz çizgi çekerken bombe yapar. aynen bu hesap. tabi asıl sorun cetveli bu denli büken nedeni bulmaktır ki, nedenini bilirseniz; önlemini de alırsınız.

1998-2012 arasında çok pa yaşadım size bir ara top ten yapayım.. teslim olmayın, ona istediğini vermeyin, çemberi daraltmayın.. ve en önemlisi kaçınma davranışlarını kendinize kalkan olarak belirlemeyin. en iyi savunma hücumdur, bunun için iyi hücumcularınız olmalı.. her şeyin zamanı var. zamanı geldiğinde; all out attack :))

sakın haa.. benim gibi olmayın..
dileyin, inanın yardım ederim; hem de bez maksas (letonca bedava, demek;))

eyvallah.
Serhan.