Powered By Blogger
anı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
anı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Ocak 2013 Salı

içinizin içine ettim

iyi sabahlar, 

garip bir adamım. bazı değerlerimi, belki de bunların bir kısmının adı takıntı, her neyse işte onları hiç yitirmedim. mesela, pek dinle aram yoktur ama nerede cenaze, orada ben varımdır. bu konuda hassasım işte. mezarın içine inilecekse; bendeniz bu göreve, doğuştan vazifeliymişim gibi her defasında talip olur, daha sonra ise kendimi ivedilikle kazılmış çukurun içinde bulurum. fatiha bile bilmem, bu durumdan dolayı da her defasında, mevtaya değişik bir şeyler söyleyip sonra da amin derim. o an aklıma ne gelirse, içimden derim işte. anlayacağınız; benim dualar kişiye özel oluyor. ölen kişiyle anılarım mevcutsa ki, genelde mevcuttur hoca ve bir kısım cemaat! beni, fatiha okuyor sanırken, ben genelde anılarımla ilgili -fatiha niyetine- gidene bir şeyler mırıldanıyor olurum. sonra gasilane. aa bak orayı da ıska geçmem. morgda insanları popo üstü yatırıyorlar ya, popoları dümdüz oluyor. sinir bozucu bir durum tabi. düşünsenize, yok siz düşünmeyin, okuyun. allah korusun, J Lo ölmüş, onun poposu da tepsi gibi. olur şey değil. bu konuya çözüm bulmak lazım.

evet işte, can. insan canlı olduğu müddetçe güzelliği, yakışıklılığı bir işe yarıyor. nereden sardım bu konuya? 2013 Ocak, Azrail efendi'nin faza mesai yaptığı bir ay oldu. elinde orak, oradan oraya koştu durdu. o da emir kulu gerçi, memur. tek tek saymayacağım, ölenlerin hepsine, allah rahmet eylesin. ölüm pis bir şey. bu arada benim dedeyi bilirsiniz. alzheimer, işiniz-gücünüz yok veya boş vaktiniz gani ve bu sebepten dolayı, benim yazıları takip ediyorsanız dede ile ilgili anılarımı bilirsiniz. o da bi' hafta önce fenalaştı, şimdi hastanede. evde, ''sen kimsin lan, niye yatıyorsun kanepemde?'' deyip, kafama bastonla vuran kimse yok. boşluktayım. eyvallah vursun da, uykunun ortasında garip oluyordu ama olsun. şimdi burada olsa büyük ihtimal; postalları giyip, (sütçüydü) 40 yıl önce satılmış ineklere yem vermek için Çamlıca'ya yola koyuluyor olurduk. tam saati, 5:30 sabah. bakalım, bize yine fatiha vol 2344d okumak göründü gibi. ama dedem bu, belli olmaz. şaşırt bizi ömer :-/

içinizin, içine ettim biliyorum. pardon. bugün, benim özür dileme günüm olsun. bugün, zaten bir çuval inciri berbat ettim diyeceğim ama, konuyu incir olarak ele alırsak, işin içinden çıkmayız. incirler, ülke genelindeki sayıyı zorlar. anlayacağınız fena batırdım. aslında var ya, bence gayet iyi gidiyordum ama son virajı alamadım, yada belki de gitmiyordum. bana öyle geliyordu. kim bilir? siz siz olun incirleri berbat etmeyin. Ferdi Özbeğen'in sanırım beyaz renk bir saab'ı vardı. saab severim. e malum; alttaki şarkı Özbeğen'den.



eyvallah millet,

serhan.

17 Aralık 2012 Pazartesi

budapeşte turu

selam,

layn entel'in blogunu ne zaman okusam, içimdeki yazma hissi, bana; hatun süper yazıyor, sen yazma bence, sadece oku... diyor üstüne de pis pis sırıtıyor. içimdeki yazma hissiyle bu kadın yüzünden mütemadiyen kavga ediyorum. bu harici bedhaha rağmen yazıyorum. neden? çünkü yazmak istiyorum. olduğu kadar artık :-/

acentada, delikanlı bana budapeşte'yi anlatıyor. öyle bir anlatıyor ki kitaptan okumuş, bölüm bölüm. araya ilgilenmediğim detayları da katıyor. susuyorum çünkü  ben de herkes gibi sadece ilgilendiğim detayları severim. evet okumuş, hatta budapeşte'ye yakınlarda giden birisinden, ilgimi pek çekmeyen detayları dinlemiş. işini sağlama almış. sonuçta, magazinsel bilgi ve duyumlardan ortaya çıkanları önüme sunuyor. ısıtılmış yemek gibi taze değil, belli. her şey, nasıl anlatsam, fazla düzgün, düşünülmüş. cümleden sonra gelen cümleyi tahmin etmek zor değil.  bana kalırsa; budapeşte turunu ısrarla bana satmaya çalışan genç adam budapeşte'ye hiç gitmemiş. yalnız aleni bir durum var ki; budapeşte turunu bana satarsa, iyi para kazanacak. belki bu parayla bir amsterdam seyahati yapacak, neden olmasın? sağ el baş parmağı ile ince alyansını çeviriyor. gözüm takılıyor. işi başarmayı öyle çok istiyor ki, bence planlar bile yapılmış, muhtemelen nişanlısına şöyle söylemiş; ''sevgilim, her şey hazır. merak etme! ben bütün tatili ayrladım. amsterdam'dayız! güven bana...'' bu telaşı çok iyi biliyorum. benimkiler pek mutlu sonla bitememişti gerçi, hatta her seferinde hüsrandı. e bari bu mutlu sonla bitsin diyerek turu satın alıyorum. delikanlı beni kapıya kadar geçiriyor. ona nasihat vermek içimden gelmiyor. ama buradan yazayım; o turu almayan, yüzüne budapeşte'ye gitmediğini söyleyen de çıkabilirdi. bir şey tam olmadan; kimseye oldu deme...

hah bu arada, ben budapeşte'yi bilirim. gittim, üç kere hem de. kamp bile yaptım. şehre yakın bir yerde kamp alanı var. tavsiye ederim, ama bu mevsim çok soğuk olur. 

adios.

Serhan. 

6 Kasım 2012 Salı

oytun

n'aber bilog?

seni de boşladık bu aralar ama biliyorsun, roman kılıklı psikopat bir şey yazıyorum. kitap olarak yayınlamaktan ziyade aklımda daha değişik projeler var, kardeş. kapatırız arayı, üzülme sen. sana da selam, sayın okur.

gençken iyi futbolcuydum. şu ana kadar sahaya çıktığım, benden iyi diyebileceğim az kişi olmuştu. konu, benim topçuluğum değil. konu, oynadığımız adamlar. ben, sert top oynardım ama kimseye gerekmedikçe kasti faul yapmazdım. oytun vardı, onunla karşılıklı oynamayı sevmezdim. maalesef mecbur kalıyordum, aynı ortamdaydık. insan olarak seviyordum ama sahadaki oyun başka idi. daha sonra futbolda, o oytun'un yalnız olmadığını daha bir sürü oytunlar olduğunu gördüm. bahsettiğim oytun, yazlıktaki değil. o da çok ağlardı ama yetenekliydi. bu bahsettiğim oytun, bir şekilde iyi top oynadığına inanmıştı. topu kaptırdığında, ya faul diye itiraz eder ya da başkalarını suçlardı, böyle alışmıştı. rakip veya aynı takım arkadaşı olsanız da, o faturayı başkasına kesmeye alışmıştı işte. yapacak bir şey yoktu. ben, bu arkadaşla karşılıklı kaldığımda, topu ondan alırdım, her defasında. çünkü ben daha iyi, daha güçlü, futbol konusunda daha kabiliyetliydim, bu kadar basit. o da benden belki başka bir konuda daha iyi idi ama biz genelde sahada ve top oynarken karşılaşıyorduk. bana bir şey diyemezdi, temiz oynardım. ne zaman faul dese; oytuuun, omuz omuza! devam... derdim. gerçek de buydu.

oytun zamanla başkalarıyla top oynamaya başladı. onlar, oytun faul var! deyince her halde duruyorlardı. oytun öyle tepkiler veriyordu ki, sanki içindeki sesin, ''faul yok, sen düştün abi... '' dediğini duymak istemiyordu. derken, okulda turnuva vardı ve türk takımında oynamam istendi ki ben aslında ISB diye bir takımda oynuyordum. sonunda ne olduğunu boşverin ama hazırlanan formalarda 10 numarayı o giyiyordu. velhasıl kelam, arkadaştık. aradan zaman geçti tekrar maç yapmaya başladık, ama ben oytun'un toplarına bir daha pek girmedim.

bu şekilde;

o sağ, ben selametti...

serhan.

ha bu arada; '6 Kasım 6S'ı Anma, Gençlilk ve Skor Bayramı'mız kutlu olsun.

2 Mayıs 2012 Çarşamba

çocuk olmak

selam gençler,


film izlemek çok güzeldir, ben severim. her şeyin aşırısı zarar demişler ya, film izleme olayının da aşırısı zarar galiba. filmlerin sonlarını aşağı yukarı tahmin eder oldum. aynı haltı ister istemez hayatıma da uyguluyorum, açıkçası -önceden olacakları biliyorum- diyebilirim. genelde de yanılmıyorum.


çok garip yerlerde bulundum sayılır. öyle pek sıcak kanlı insan olmasam da, belirli bir seviyedeki davetkar topluluğa da hayır demem. insanlara çok bayılmam ama şans vermemezlik yapmam. bunun asıl sebebi; aslında bizzat kendimdir. zor bir adamım, ağzım pis laf yapar, istediğim bir şey varsa genelde alırım. alamazsam da beklerim, sabırlıyımdır falan filan. millete dert olmak istemem, kendi kendimi de oyalayabildiğimden; taşları yerinden oynatmaya gerek yok diye düşünürüm. taşlar oynamak isterse e, sonuçta taşlar tek başına yerinden oynamaz, illa duramamış; bi' dürtmüşsümdür ben onları. çok eski bir arkadaşım vardı(r), adı ahu. bana hep samimiyetsiz der. mesafeli durduğum için böyle diyormuş. ben de her defasında tebessüm ederim ama hiç neden böyle davrandığımı kendisine açıklamadım. kısmet bu güne imiş, anlatıyorum. biz 10 kişilik bir arkadaş grubuyduk. (90lı yıllar) aynı yazlık sitede kalır, günlerimizi beraber geçirirdik. aramızda zaman zaman tartışmalar, beklenmeyen durumlardan mütevellit bazı bölünmeler de olurdu. çocuktuk, gerçi insan her yaşta çocuk olabilir hatta olmalı da. daha mühimi -nerede çocuk olunmayacağını- bilmek bence. 


konuya dönelim, tartışmalar kimi zaman benimle ilgili, bazen rahmetli evren'le, bazen dinç, burak veya mert ile ilgili olurdu. kerem'i de unutmamak lazımdı. ikili oynardı. ben, konuyu uzatmaktan yana olmazdım, birbirimizle dalga geçerdik belki ama o orada kalırdı. bazılarımız, diğerlerine daha az cevap verebilirdi.ama onlar da diğerlerinden daha iyi başka bir aksiyon yaparlardı. ahu ise tartışmayı uzatabildiği kadar uzatır, yanına toplayabildiği kadar da mürit toplardı. hele ki azıcık haklıysa, hemen küser bildiği -ne var, ne yok- varsa ortaya dökerdi. onun erkek versiyonu da dinç'ti. bu arada asla mürit olmadım. ve bir gün geldi; o koyduğum mesafeyi asla aşamadım. sonra samimiyetsiz adını aldım.

çok geceler yalnız kaldım. hiç tanımadığım bir düzine insanla aynı odayı da paylaştım. arada bakardım; tedirgin uyuyanları görürdüm. hostellerde kalanlar bilir, açılması kolay kasalara özel eşyalarınızı vs koyarsınız ve kilitlersiniz. o kasaları hiç kilitlemedim, pek de bir bokum yoktu zaten. biri bir şey alacaksa, kasmaya gerek yok; onu o dandik kasadan her halükarda alır, diye düşünürdüm. 


düşüncemin yanına da emanettim..


eyvallah.


Serhan.


not: hayatta bir bok öğrendiysem, o da; nerede ve ne zaman gideceğimi bilmemdir. 

23 Ocak 2012 Pazartesi

ilk iş günü

selam,


çok garip şey lan. aradan piyuu beş sene geçtikten sonra türkiye'de çalışmaya başladım. ilk iş gününde, işe varmak için, ardı ardına tam üç farklı ve modelde toplu taşıma aracına bindim. garipsedim, dolmuşa binmek için evvelce selamiçeşme köprüsünü bi güzel aştım ve taksim dolmuşunu beklemeye koyuldum. derken ani bir kararla taksim dolmuşundan vazgeçip, kadıköy dolmuşuna bindim. sonraki adım olarak kendime, -kabataş- vapurunu belledim. saat 7:20 civarı idi, hava güzeldi. ben ise soru işaretleri ile doluydum. ne bok yiyordum lan burada? diye düşünürken, arkadan 2 kişinin parasını şoföre uzatıp, üstlerini alıp, kendilerine taktim ettim. ister misin bozuklukları düşüreyim..  diyerek de sitres yaptım. yalnız, bundan sonra direkt en arkaya otururum, toyluğuma geldi.


her ne haltsa işte beşiktaş iskelesi'ne geldik ve baktım ki, kabataş vapuru saat 8:00'de var. benim ise; işim gümüşsuyu'nda tam 8:30'da başlamakta. kimse kusura bakmasın; o kadar trafiği siksen çekemem, bu yüzden kabataş vapuru bana aitti, onu kimseye değişmemeye karar verdim. olayı tüm çıplaklığı ile işverene anlatmaya karar verdim. oraya bir yere oturdum bekledim. insanlar koşuşuyordu önce beşiktaş vapuru siktir olup gideceğinden dolayı bu vapurun yolcularını inceleme imkanı buldum. ama ben daha çok kabataş ahalisine yoğunlaşmıştım. böyle saçı-sakalı birbirine karışmış, feleğin çemberinden geçerken, bir şekilde feleğin çemberinde ikamet eden bir eleman, asics giyen asabi bir kız, kızıl-kıvırcık saçlı 1.83 boylarında, converse giyen, rahat tavırlar sergileyen diğer bir kız dikkatimi çekti. belli ki onlar bu hattın müdavimiydi. vapurda ne yaptığını biliyorlardı, benim gibi mal mal etrafa bakmıyorlardı. derken vapur kalktı, ben; önde dışarıda oturuyordum. benim gibi bir kaç tane 'açık hava olsun, varsın soğuk olsun'cu da vardı etrafta. yalnız vapur hiç gitmiyordu lan. her halde son seferi filandı zavallının. kaptan tornistan yapınca, vapur önce maksimum düzeyde esniyor, sonra titriyor, en son da; kerhen geri gidiyordu.


saate baktım. benim zamanım dolmuştu. ilk günden geç kalmıştım ama ya bu saatte gidecektim ya da 1 saat önce?! yapacağım bir şey yoktu. oradan çıkıp kartımı bipletip, taksim metrosuna bindim. başım dönüyordu, neyse bok yiyen kısa süre sonra daksim'e geliverdi. ben de merdivenleri aşıp, meydana çıktım. panik atak zaten gelmişti. neyse, tahminimce kireç rengini almış suratımla beraber gümüşsüyu'ndan aşağı indim. oralarda bir yerlerde iş yerim, yeri güzel allahı var. ivedilikle personelden sorumlu çocuğa durumu izah ettim. 8:38'de gelebiliyorum dedim. önemli değil.. dedi. çay-kahveci kadın cam kenarındaki, birinin koltuğuna oturmuş, etrafında dönüyordu. toplantı, natamam-hayali projeler hakkında konuşarak saati 18:30 ettim. belki çok erken olacak ama kanımca buradan pek bir şey olmaz gibi. ee tabi kısmet.


neyse olay budur, şimdilik..


çüs..


serhan.

14 Kasım 2011 Pazartesi

kendini ifade edememek

hey,


şunu belirteyim; hiçbir şey umurumda değil. kendimi ifade edemiyormuşum. haa evet öyle. enteresan bir bağlantı sonucu alakasız bir işte on gündür -zaman geçsin- diye çalışıyorum. eğitimimle alakası olmayan, ama hobi kısmından kurtaran bu atraksiyonda, her gün 'o' nu görüyorum. -o da öyle olurdu- diye hep düşünüyorum, üzülüyorum. aralarında bir yaş fark var. onun bir kızı varmış. yaşasaydı ben de amca olacaktım iyi mi? haksızlık resmen, pek kimsem yok. var olanlar da yok gibi. problemler problemler problemler..


uzaktan bakıyorum; düzgün adam! diyorum. şimdi olsaydı, o da öyle olurdu kesin diyorum. aslında çok kibardı sevdiğine. bence o daha cesaretliydi. değişikti; katkısız, şeffaf bakıyordu. işte bilog, her gün böyle çocukça kıyaslamalar yapıyorum. o benim 'superman'im idi zaten, herkesi haklaması şaşırtıcı olmazdı. bu konuda objektif olmam mümkün değil. onu hatırlatan durumlarda; aradan geçen yıllara aldırmadan -benzer olayın yaşanmış olduğu- tarihte kalabiliyor, ya da o tarihlere çok kolay dönebiliyorum. hiç olmadı, onu bu yıllara getiriyor, günümüzden uygun roller biçiyorum. böyle bir yetim gelişmiştir benim.


bu seferki çok uygun ama. tam karşımda duruyor, elleri onun gibi. makivare tahtasında çalışmaktan kemikleri sertleşmiş. bugün, ağzımda duran yanmayan sigarayı tekmeyle, dikkatlice aldı. o da aynısını anneme yaptıydı. bugünkü an, tıpkı o günkü an gibiydi. herkes baktı, o olsaydı herkes ona da bakardı. sohbet arsında, ben sordum; onu tanıdığını söyledi. e kanım daha da ısındı tabi. insanların onu hatırlamasını seviyorum. bununla avunuyorum işte. sanki insanlar hatırlayınca bir şey olacak :@


hiçbir şey, ondan önemli değildi. gidince, ben geride kaldım. gidemedim peşinden. insanların acılara karşı dayanıklığı birbirinden farklıdır. insanları anlıyorum, onlar konuşmadan, dertlerini dillendirmeden bile anlıyorum. ama pek çok insan ben konuşmadan beni anlamıyor. bu meşakkatli bir iştir, kimseden beklenmez. zaten ben de pek konuşmuyorum. eskiden çok konuşurdum. bundan sonra daha da az konuşurum gibi. bu gayem değil tabi ama olacakları biliyorum. film sonlarının birbirinden farklılığı; onların -son- olduğu gerçeğini değiştirmez. bir olayın başlaması, bitmesi kadar normaldir. son bir şey, ben kendimi ifade ederken özet geçiyorum. bu kadar yapabiliyorum, tanımak isteyene külfet. hiç işte! hangi işim düzgün ki bu düzgün olsun?


dile çok yatkın olmasam da; bu yıl fransızca öğrenmeyi planlıyorum. başka hedeflerim de var. ama onlardan her an vazgeçebilirim.


eyvallah.


bu arada behzat ç. 2. sezonda -görüntü ve mekan- olarak 1. sezondan çok daha iyi.

20 Eylül 2011 Salı

cinnet

selam gençler,

şu an kaldığım odada, bence 2-3 kişi (fazlası var, azı yok) geçmiş zamanlarda yaşlılıktan, yokluktan veya hastalıktan mütevellit son nefesini vermiştir hatta kesin eminim. bu kişilerin ölmeden önce tavana, duvarlara bakarak gördükleri son manzara, istemeyerek de olsa aynen muhafaza edilmiş. hani uyansan, hafızayı da kaybetmiş olsan ve tarihi sorsalar; -tahminen 1940'lardayız, 2. dünya savaşı zamanları olmalı- dersin. ben mi ne arıyorum burada? ebenin.. bitmemiş bir kaç işim var da onları halletmek için maalesef buradayım. tanrı değişiklik yapıp, şu devamlı görmezden geldiği kuluna yardım etse de işlerim olsa!? pek sanmıyorum, hele ki bu cümleden sonra sıfır şans. neyse, misafirim bu evde, bu odada. misafir umduğu değil, bulduğunu.. derler ya, anlayacağınız; benimki de o hesap işte.

mekanı tasvir edeyim bari de zaman geçsin. duvar kağıdı; sarı renk, yok sararmış. aslında uçuk sarı, evet tam olarak bu renk. üstünde, pembe renk çiçek motifleri bulunmakta etrafında ise uzaktan astigmat benim -solucanlara- benzettiğim bir başka -iç açıcı- motifler mevcut. köşede garip bir şömine var; oymalı filan ama el işçiliği olduğunu sanmıyorum, dökme alçıvari bir malzeme. şu an oturduğum sandalye ve kolumu dayadığım masa; Stalin zamanındaki -yokluğun- paylaşımına çokça şahitlik yapmış olmalı. buralarda evler genelde küçüktür, daha doğrusu küçültülmüştür. 1924'lerde dünyanın refah seviyesi en yüksek yerlerinden imiş, Riga. araları atlıyorum, SSCB zamanında Stalin, hoop yoldaşlar! bu kadar büyük evler sizlerin neyinize? çok büyük evler diyerekten, her birini kibrit kutusu kıvamına getirmiş. ehh burası da onlardan biri. -stalin project- deniyor, adı gerçekten böyle. odada eskinin kokusu baki. eski kokar, biliyor musunuz? böyle keskin, genzinizi yakan bir kokusu vardır, eskinin. kelimelerden, kasvet mi aklınıza geldi? haha inanın -kasvet- kelimesi fevkalade kifayetsiz kalır, burası için.

tıpkı, şu anki iç dünyam gibi. içim de kasvetli, çok mutsuzum. ve ek olarak; bu sandalyede oturmaktan kıçım ağrıdı. hava soğuk. gelen haberler hep negatif, sanki bütün kötü haber verecek puştlar sözleşmiş de aynı anda eyleme başlamışlar. ardı ardına lan şaka gibi!? bazıları; ''sinirlen Serhan! sonra ağzımıza sıç, ama biz de senin, hayatından, psikolojinden hatta sağlığından verdiğin iki seneyi geri alalım..'' diyorlar. ama ben, buna izin vermeyeceğim. yalnız göz ardı edemeyeceğim ufak bir nüans var, insanlar cinnet geçirebilirler. eğer insanlar cinnet geçirebiliyorsa, bu durumda benim cinnet geçirme olasılığım; diğer insanlara kıyasla kesinlikle -daha yüksek bir ihtimal- dahilindedir.

bunun olması halinde, buna sebebiyet verenleri -teker teker- sikerim. sonrasını da, artık daha sonra düşünürüm.

haydi eyvallah.

serhan.

13 Eylül 2011 Salı

elliki

selam,


elliiki. evet, sayı ile 52 deyince aklınıza ilk gelen düşünce nedir? kağıt oyunlarına aşına olanların aklına; 52lik deste gelir herhalde. çok iyi anlamam kağıt oyunlarından, oynarım da hikayeden. onun dışında da belki karadenizliler için ordu'nun plaka imi. benim aklıma gelen, o gün ikisi de değildi. aklımda olan; 52si için dua okutulan barbaros amca idi. 7si, 40ı, 52si gibi günler için -islam'da veya kitapta bildiğim kadarı ile dua okutunuz- diye bir kaide yok. bu kadar kaidesi bol olan dinim(n)iz bile ölünce unutuyor mu lan adamı? neyse, müslümanlarda (bazı diğer inanlarda da) vefat eden kişinin arkasından dua okutma/okuma geleneği var. ben aslen, fatiha bile bilmem. anlayacağınız itikat boşluğumun hacmi sağlam. ha bu benim seçimim, fatiha okunması gerektiğinde türkçe olarak, benzer dileklerde kesin bulunuyorumdur. siz benim gibi olun, süper, harikulade vb. şeyler demiyorum elbette, zaten haddime de değil. allah ile çok mesafeli bir ilişkimin olması, maalesef çocukken ağabeyimi kaybetmemden ve neden onu seçtin ki? tarzı sorularımdan kaynaklanıyor. bu saatten sonra da, hele ki dini kullanarak kendisine geri dönmek; biraz -yağcılık- gibi geliyor. tabi büyük konuşmamak lazım..

neyse konu ben, veya itikatim değilim. 7si, 40ı, 52si,79u, sene-i devriyesi, ışık hızıyla geçen günler en sonunda; bizlere -sevginin, sevmenin- kalıcı bir duygu ve eylem olduğunu kanıtlar. biliyorum çünkü öyle. ölüm aslında, sonsuzluğa kavuşmaktır gibi bir düşünceyi benimsemek biraz fazla iyimserlik, üstüne cennet, cehennem olmadığını da düşünün. hadi var diyelim; bir de -denk gelme- oranı var. boşverin bunları da sonuçta; sevdiğimiz kişi öldü diye onu sevmeyi bırakmayız, öyle değil mi? gidenlere, -geri gelin- n'olur, sadece iki dakika için deyince, gel(e)mediklerine göre de yapacak pek bir şey yok. mesela; insanlara üç dileğiniz gerçekleşecek deseler, dünyanın nüfüsu ikiye katlanırdı. heh, insanlar somuta bakar. birbirimizi uyutmaya gerek yok.

geçen gün, barbaros amca'mın 52si vardı. ondan önceki gün 51i idi ondan önce 50si. sanırım takribi 44ünde babam gelmişti seyahatten. barbaros amca, bizim aile dostumuzdur. eşi, annemin, çocukları benim, kendisi babamın, aynı zamanda annemin arkadaşı idi. bu arada birgan teyze ki eşi, benim teyzem, onun çocukları annemin yeğenleri, onların tanıdıkları bizim, bizim tanıdıklarımız onların tanıdıkları olmuştu. işte böyle kuvvetli -kan bağsız- bağlarla birbirimize taa bayramoğlu zamanlarında bağlanmıştık. genç nesil az biraz çözülse de, eski nesil sağlam durmuştu. tekrar konuya dönüyorum babam, mavi yolculukta ki halamlarla çıkmıştı ve -annemin tavsiyesi- ile seyir defteri tutmuştu. annem o kadar yol gidemez. pederin ağzından anlatıyorum; bozcaada dedi ve yutkundu. gittim, ama daha önce de git-miş-tik biz beraber dedi, durdu. tekrar başladı; oturdum barbi ile maç seyredip, yemek yediğimiz yere, ikimiz için de rakı söyledim, onları içtim, yıldızlara baktım, tekneye geri döndüm ve tekar barbi'yi düşündüm.. gözleri kızarmıştı. ne anılarımız vardı? dedi iç çekerek. barbaros amca'nın ölümünün 35.günü -babam tarafından, sevdiği bozcaada'da- rakı içilerek anılmıştı. babam görmese de eminim, barbaros amca da o masada, pedere sessizce eşlik ediyordu.

biraz duygusal yazdım evet, kusura bakmayın. 52si günü berbat bir şekilde panik bozukluğum nüksetti ardından ekstrasistoller sonrasında az biraz ateş, burun tıkanması, nefes alamamak. biliyor musunuz, belki fatiha bilmem ama bu durumda olmam, eve (dua evde oldu) gitmeme engel olmadı. kendimi bunu yaptım diye övmüyorum, orada olmamın sebebi belli idi, yakın hissetmek. ben, barbaros amca'yı severdim. çok yemeğini yemişimdir, 52sinde de gelenek bozulmadı yine yemeğini yedim. besum abla da çok güzel yemek yapar. onları da yedim, besum abla da can abi'nin karısı, melisa'nın annesi. şimdi fena mı oldu? hep birlikte(!), barbaros amca'yı anmış olduk. -52sinde veya 40ında, dua okutarak veya babamın yaptığı şekilde, 35inde şerefine rakı içerek- bu dünyadan gidenleri hatırlamalıyız.


tamam benim gibi, geçmişinizle yaşayıp, manyak olun demiyorum ama, tarih ve anma biçiminiz farklı olsa da gidenleri unutmayın. biz, onları göremeyip hala sevebiliyorsak, unutulduklarını düşündüklerinde, onlar da üzülebilir.


eyvallah barbaros amca, sayende yine doyduk..
toprağın bol olsun.


ben de artık, istanbul'da değilim. döndüm işte, var bir kaç pürüz.
bakalım.


görüşmek üzere.


serhan.



6 Eylül 2011 Salı

öylesine II

merhaba,


yazdığım onlarca yazı ve bir tane kitabım var. kitabım var derken, -basılmamış ama yazılmış- bir kitap, o. 29 yaşında yazmaya başladığım ve 31 yaşında bitirdiğim bir kitap. doğum yılım, 1977. semiramis pekkan - bana yalan söylediler - adlı şarkı da 1977 yılına ait bir hikaye üstüne yazılmış. ıssız adam sayesinde, herkesin sahiplendiği bir şarkıyı, sahiplenme hakkına ben de sahibim. karışmayın bana, henüz ikinci kadehteyim.


düşünüyorum; gerçekten bana da ''kaderden'' bahsetmemişler. niye böyle yaptınız ki? alacağınız olsun. okudum, mühendis oldum sonra daha da okudum ve daha çok mühendis oldum. ben, aktör veya tiyatrocu olmak istermişim aslında. sonradan anladım, kendime pek zaman ayıramamışım demek ki. ebeveynlerimi suçlamıyorum, onlar ben hangi mesleği seçsem, beni desteklerlerdi bence. insanların yaratıcı ol(a)maması ne kadar kötü? çok mu zengin olmak, yoksa yaratıcılık mı? deseler; ben -salak- gibi yaratıcılığı seçerim. beni seçen hatunun da, seçiminin karşılığının; yaratıcılık olduğunu fark etsin isterim. eğer fark ederek (aksini de ben istemem) bu seçimi yaptıysa; maddiyat baskını dünyada, bu kişi de otomatik olarak salak olmaktadır. neden salak? çünkü çoğunluk, mevzu bahis seçimi, dünyadaki yegane yargı kriteri olan maddiyat mertebesinde -salaklık- olarak kabul eder. uzun cümle oldu. demokrasilerde çoğunluğa uyma şartı var mıdır? vardır. o zaman? demokrasi de öyle anlatıldığı kadar iyi bir şey olmasa gerek. en azından her şartta!?


birilerinden bir şey istemek, istemeyi geçtim; -ummak- ne kadar da doğrudur? hiç doğru değildir. gün olur, bu davranışınızdan pişman olursunuz ve öyle ki; bu tarz hareket(ler) bağımlılık yapabilir. birilerinden bir şey isteme/bekleme bağımlılığı. gerçi ben böyle yapmasaydım mühendis olamazdım. orası da ayrı terane. ''geri-iade'' zamanı ne olursa olsun şarttır. böyle bir ruhsal-hastalık vardır, olmalı. bakınız, bezgin bekir. bu düzensizlik bende mevcut ama vallahi kurtulmaya çalışıyorum. annem, eskiden beri arkamı topladığından, zamanında peder; 'evlat, al cebimden ne kadar istiyorsun?'larla büyüdüğümden, ne yazık ki bu isteme/bekleme bağımlığından mustaribim. siz öyle olmayın, poponuzu duvara yaslamak kaydıyla hareket edin. ha bu cümleden, benim popo kısmetten çıktı manasını çıkarmayın, çünkü öyle düşünürseniz ben size küfür ederim. sonra aramızda kırgınlıklar olur. boks biliyorum. sonuç itibarı ile popo sağlam. aynı olay, arkadaşlarımla da gerçekleşmiştir hatta kız arkadaşlarımla dahi gerçekleşmiştir. artık, şirin miyim, sempatik miyim? ne haltsam, istediğimi yaptırırım. ama şimdi şöyle yazabilirim; yaptırırdım. buradaki -di'li geçmiş zamanın önemi büyük.


bu yazıyı uykum gelsin diye yazdım. tv'de burcu esmersoy var, size bir şey diyeyim mi? güzel kadın ama bence çok akıllı değil gibi. siktirin lan, o kadar akıl, ona yeter dediğinizi duyar gibiyim. hatta az önce ben de kendime aynı şeyi söyledim. aslında burcu'ya yeter de, aynı akıl atıyorum fatma'ya yetmeyebilir. ama konumuz burcu, fatma değil. demek istediğimi anladığınızı biliyorum.


artık bazı olayları sevmiyorum ben. artık bazı kişileri de sevmiyorum. bazı kişileri ise seviyorum artık. bu yazdıklarım, istanbul'da içinde bulunduğum duygu durumumun özetidir.


hoşçakal istanbul, 
daha iyi vaziyette görüşmek üzere.


iyi geceler


serhan.



30 Temmuz 2011 Cumartesi

satılık gece

naber blog,


heveslenme yine gayet iç karartıcı bir yazı yazacağım. sonra ne kadar pesimistsin? yok şöyleydi, yok böyleydi anlamam. başlıyorum; bir adet cevapsız çağrıya ve bir adet yanıtlanmamış mesaja, gecemi sattım. zaten Fenerbahçe'nin ve ülkenin durumuna fevkalede üzgündüm. anladığınız üzere benim gecem, pek satılıkmış da; ben bilmiyormuşum. e haliyle müşterisi (mesaj ve çağrı) çıkınca, geceyi sattım gitti. şimdi alt tarafı bir tane cevapsız çağrı ve mesaja mı taktın? siktir et oğlum diyebilirsiniz de işte, bazen öyle ol(a)madığı oluyor. olayı size aks ettirmek isterim. canım yazı yazmak istiyor da ondan. hayır, bu saatte yazmaya üşenmiyorum. sorularınızı da yanıtladığıma göre, artık yazıma devam edebilir miyim? akşam aradım, çaldı çaldı.. cevap yok. beyinde, niye cevap yok ki? vesaire tarzı klasik düşünceler. sonra ehhm, çok sonra ise bir adet mesaj yolladım. fakat bu mesaj gönderildiği saatten, saatler önce kafada yazılmıştı. bu esnada halamlarda, teknede yemekteyim. tekne severim, mutlu olmam lazım, lakin benim surat beş karış.


hayır, mutlu değildim. ayrıca teknede halamın her sene türeyen garip arkadaşlarından da vardı. ukraynalı bir kadın ve kocası. kadın, nasıl aç gözlü allah'ım? bana, sittin senedir bu modellerden gına gelmiş, satılmış gecemin üstüne, inanın hiç çekilmedi. kadın, antipatik ayrıca güzel filan değil. hani bak gözün açılsın olayı da yok. tıkanık safra, bok boğaz, dünyayı yedi pis. neyse benim aklım zaten, cevapsız aramada kalmış. lan belki görmemiştir, eli kulağında şimdi arar  derken; benim sol kulağa bir soru,


-abi yeşil efe'ydi değil mi?
-evet dedim gülerek, dükkanın anahtarı o. getir bakalım.


yeşil efe, ince kadeh, bol buz ve soğuk su. rakı içimi için her şey uygun. bu arada o salak ukraynalı kadının, ayağıyla salladığı, gözümün takıldığı terliği alıp, ağzına sokasım gelmedi değil. geldi, tam o esnada bir gürültü, bir ses kümesi; true blue adlı mekanda konser başladı, antin kuntin şarkılar çalıyor, marinadan rahatlıkla duyuluyor. bu hatun siktirdi gitti de, ön tarafta konseri dinledi. bunlar beleşe bayılırlar. miller da elinde, bakmadım ama muhtemelen teknenin önünde dans filan da etmiştir. hatta kesin etmiştir. hala be, nereden bulursun bunları bilmem ki? o kadar dolmuşum ki konudan uzaklaştım resmen. heh, ben bu rakıyı boğarım, dedim. başka içen de yok. yekten attım birinci kadehi, derken ikinci zorla. gitmiyor, oğlum resmen. hemen aklımdaki mesajı attım. biraz daha bekledim. biliyorsunuz işte söyletmeyin; cevap gelmedi. saat kaç olmuş bu soktuğumun mesajına cevap hala gelmedi bu arada. 


müsaade istedim, yavaş yavaş kalktım. yeşil efe ''güya'' dükkanın anahtarıydı ama ben kepenkleri indirmeye karar verdim. kapattım kepenkleri, dışarısı mı, ev mi? derken, eve gitmeye karar  verdim. gece artık benim değildi ki, satmıştım. boş boş dolaşmak gereksizdi diye düşündüm. konser çıkışına denk geldiğim için taksi bulamadım. Fenerbahçe'den eve yürüdüm. nem, sıcak, sırılsıklam oldum. kısacası; gelmeyen mesaja ve çalmayan telefona cuma gecemi sattım gitti işte. aksi gibi de; geceler sayılı ama kaça kadar sayılı, onu bilemiyoruz :/ oldu mu şimdi böyle? 


al atını, sikeyim tımarını.. 


eyvallah.
serhan





12 Nisan 2010 Pazartesi

kral ortamlar


merhaba,

18 yasima basmadan, babam beni ingiltere'ye okumaya gondermisti. sirt cantami almis, ucaga dogru giderken, perondan aileme ve arkadaslarima el salladigimi dun gibi hatirliyorum, gozlerim dolmustu. bizdeki de ne kismetse gurbete ciktik, ulkeye dogru durust bir daha uzun sure giremedik. ben, 18 yasimdan sonra buyudum, gelistim, oncesinde tam tabiri ile 'tifil' bir cocuktum. allahtan; spordu, yemekti, vitamindi normal seviyelere geldim. hala bile beni gorenler; ''valla, ne yalan soyleyelim, iyi buyumussun serhan..''' diyorlar. efenim, ingiltere'deki ortam ve tabi arkadaslarim farkli idi. mahalle ve okul arkadaslarimizla yaptigimiz sohbetler ise yurtdisindakilerle yaptiklarimizdan farkli idi. ben, ortasini buluyordum, zorlanmiyordum. illaki de eski okul ve mahalle arkadaslarim; yok, 'serhan, eski serhan degil degismis, gotu kalkmis' deseler de aslinda ben ayniydim. eyvallah yurtdisindaki vatandaslar kalburustu insanlardi, normal gecim seviyesindeki insanlarin cocuklarini ingiltere gibi bir yerde okutmalari mumkun degildi. ee haliye degisikti iste pek cok sey.

sene 95, cin lokantasi dendiginde hilton'un altindaki dragon gelirdi, akla. cin cubuklarini kullanmak herkesin harci degildi. benim cin yemegi tutkum ingiltere'deki arkadasim sinan yener sayesinde baslamisti. neyse, babamin bir arkadas toplantisi orada olunca, babam kibarlik yapip beni de davet etmisti. ingiltere'de makine okuyan zeki! cocuk olarak ben, cin cubuklari ile sov yapiyordum adeta. babam mutlu idi, derken telefonum caldi, mahalleden bir arkadasimin arkadasi ki ben, cok yakin olmasa da taniyordum, askerden izine gelmisti, evdelerdi, davetliydim. babama citlattim, duyanlar; ''birak oglani, kizlara gidiyor belli ki, degil mi delikani?'' dediler bana. ben de; hii mii gevelidim o anda bir seyler. sonrasinda, masadakilerden izin aldim, kalktim. belli ki beni cok begenmisti masadaki is adamlari, cin cubugu ile durtmustum onlari sanki.

derken, feneryolu'nda cü'lerin (cuneyt) evine gelmistik. muhabbet cok farkli idi, cü; mus-varto'da askerlk yapiyor, anilarini birazcik da abartarak meze ediyordu bizim cay bardaginda ictigimiz rakilara. devamli yeni gelenler oluyordu, ben ortama ayak uydurmus, sesi iki kadame kalinlstirmis, cumlelerimin arasina birader, kardesim, hoca vs katarak konusuyordum. sanki uzunca sure futbola ara vermiste tekrar oynayan, oynadikca da acilan bir topcuydum. gece ilerledikce, el enseler cekiliyor, cu'ye ozlem; el sakalari ile kendisine gosteriliyordu. birbirini kaldiran kaldirina idi, ben ortamda avrupa gormus ama delikanliligi elden gitmemis yigidi oynuyordum. fena da degildim. lise ve ortaokulu kartal'da okudugumdan, bitirim edebiyatina yabanci degildim. yine de bu cumle sonrasi kultur sokuna ugradim, diyebilirim. cay bardaklarinda rakilar bitmis, biralara gecilmis, herkesin kafasi iyice cakir arti olmustu ve o cumle geldi; ''haydi beyler kalkin, tren yoluna gidelim, nara atalim!'' o sirada serdar'a kime ne atalim? diye sormustum. o da bu ise saskindi, en azindan nara atma kismina. neyse arabalara dolusuldu. feneryolu'nun bir yerinde tren yolunda nara attik, ben atar gibi yapiyordum, narayi. derken eldeki bira sisleri raylara firlatildi, naralar artti da artti ve en sonunda turk polisi geldi. polis ile klasik hemseri muhabbeti basladi, yapmayin etmeyinler, ben bu ulkenin askeriyim bana dokunamazlar, birakin beni cumleleri arasinda nara fasli bitti. ben ise evet dedim, naramizi da attik artik evimize gidelim onerisinde bulunmaya hazirlanirken, bir anda kendimi bol sarimsakli kelle paca corbasi icerken buldum. o gece sanki gezegenler arasi yolculuk yapmistim da nara gezegenini az biraz yadirgamistim. kardesimdir, hala da gorusurum cu ile, bu sene yanina bi ugrayayim bari!

bir gun yakup agabey'in kendir pisir, kendin ye tarzindaki findik kabugu restoraninda takiliyoruz. saat gec, musteri yok, kapaliyiz. ben, pederin isleri sarpa sarinca donmusum ingiltere'den, kultur soku moku yok, bu hikayede. yakup abi de saglam icer, iciyoruz. devamli kadehler doluyor, bosaliyor. etler atese konuyor, ben kaburga diye tutturuyorum, bu yasta tansiyon problemim var az cok. o yillarda, her gun yedigim kirmizi etlerden, ictigim rakilardan oldu, biliyorum. yakup abi'de bir tane 85 camaro var ama leş. gecenlerde kafasi iyi iken cecen mafyasi ile mi ne kavga etmis, onu anlatiyor. intikam plani yapiyor, ofluyor. hatta şöyle ki; ''dun, benim arabanin etrafinda gordum onu, ayni cecen'di'' diyor. biz de abi tarif et, gerekeni yapalim filan deyince- ne diyosam o lannn! diyor, sonrasinda tarife geciyor; ''boyle uzun, ince, lavuk cecendi iste..'' diyor. hmm abi bu bilgi isiginda aramalarimizi surdurmeliyiz filan diyoruz ama gulmememiz lazim, serdar devamli tuvalate gidiyor, orada gulup, geri geliyor keza ben de aynısını yapıyorum. bu ise uyanan yakup abi, ''oturun lan tuvalate gitmeyi yasakliyorum..'' diyor.

geçen günkü kavga esnasinda arabanin on camina vurup, patlatiyor(muş) bu cecenler (en azindan cecen onlar artik, bizim gozumuzde) iste demin tarifi gecen cecen vatandasi, yakup abi arabaya -bir sey- koyarken goruyor, balkondan. hemen asagi iniyor; hop, dur mur derken bu uzun, ince, lavuk sahis kaciyor. yakup abi cebinden kagidi cikariyor. kagitta B-56 yaziyor. serdarla biz birbirimize bakiyoruz. oyle bi ucak vardi diyor, yakup abi, abi B-52 o ucak diyor, serdar. ben, mahalleyi bombalayacaklar galiba filan diyorum, zor tutuyoruz kendimizi. bu arada yakup abi'nin kafa fena iyi artik. bunu burada anlatiyorum ama gercekte her cumle yaklasik 3-4 dakika suruyor, bir kac cumle sonra zaten yakup abi rakiyi bitiriyor. nerde kalmistik diyor, iki cumle oncesinden basliyor anlatmaya, anlayacaginiz zaman akiyor, rakilar da oyle! biz de eslik durumundayiz. derken ben uyaniyorum; ''abi, senin araba neredeydi?'' diyorum, -parktaa, oyle asagida- diyor. onceki gece alkollu geldin di mi diyorum? hii diyor. abi senin blok ne? B. numara kac? ne bileyim lan iste 5.kat sol kapi diyor, abi 56 olmasin? senin numara diyorum. abi, gecenin korunde gelip arabayi parkin ortasina birakiyorsun ya onlar da numara koymuslar iste! o uzun, ince, lavuk cecen de sanirim sizin yeni parkci diyorum. olayin boyle oldugu anlasiliyor. yakup abi'nin intikam plani bir baska bahara kaliyor, zavalli parkciyi da allah ailesine bagisliyor. ee biz de yemekten kalkip, iskembe corbasi icmeye gidiyoruz :S

bitti. yalniz yakup abi bunu buraya yazdigimi gorurse iyi omaz, cok da ozledim onu. altin gibi kalbi olan, cok da iyi biridir. yakup abi, bize 23 yasindan sonra abilik yapmistir, unuttugumuz bazi degerleri hatirlatmistir, hakkini zor oderiz. abi, bu cumleyi 'iyi niyet cumlesi' olarak, kabul et.

iyi geceler

12.04.10

serhan.