Powered By Blogger
hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Şubat 2015 Pazartesi

bip sesinden sonra...

hey,

hayatta var olmamdan sebep; pekcok insanin hayatini dolayli veya dolaysiz etkiledim. herkes gibi. ama ben daha farkliyimdir keske olmasaydim. insanlarin hayatlarina gercekten girerim. beni cikarmak, zaman alir. aslinda at, kurtul. di mi? bu hayatta yasadiklarimi veya hayatlarina girdigim insanlarin basina gelenleri -sonradan muhakeme ettigim zaman- biraz daha akilli, serin kanli olabilen ben; bu olaylarin bircogunu onleyebilecegim kanaatine vardim. iste o an, butun oklari kendime saplamaya basladim. bu durumlarin cogunda maalesef ki, ya atil kalmisim ya da tanri'nin bana bahsettigi zekayi kullanamamisim. daha cok ise yanlis zamanda, yanlis yerlerde olmusum. ya ben bu felaketleri onleyeyim diye dogmussam? kucukken buna inanirdim. ya tanri beni x insanin hayatina gir, ona cizdigim kaderi degistir (yazilan kader belki sadece boyle degisiyor? olamaz mi?) diye gonderdiyse? ben ise x insanin hayatina girip, daha da damina koyup cikmisim. benim yuzunden kac kisinin hayati degisti acaba? iyi yonde degisen yoktur. benim iyi yanim, su anki hayat standartlarinda iyi olarak degerlendirilmez. zayiflik bile olabilir. eski filmlere bakiyorum, vikings zamani falan is yaparmisim.

yalniz yapilabilen sporlari, insan gormek istiyorsam, kalabalik ama tanimadigim insanlarin bulundugu yerlere yalniz gitmeyi, yalniz icmeyi pek tabi ki de kavga etmek durumunda kalirsam, tek basima olmayi tercih ediyorum. biliyorum ki yalnizken kimse seni, soyle yaptin da boyle oldu vs. diye elestiremez. sonucta sana ne? kime ne? ben zaten kendimi elestiririm, elestriye tahammulun yok senin! derler bana. ama bence ben kendimi o bahsettikleri konuda, coktan elestrip mahkum ettigimden dolayi tekrarini dinlemekten baymisimdir. hayatina girip, ciktigim insanlara soyle bir baktim. oyle cok enkaz var ki. ya isleri duzeltememisim, cogu ise; benden sonra daha kotu olmuslardir. aileden gir, arkadaslardan cik. bu boyle. aci ama gercek. bakin kotu niyetli biri degilim, tam tersi iyi niyetligimdir. ama benimle arkadas olmak, yaninda pimi cekilmis bir el bombasiyla gezmek gibi bir sey. dedim ya ben yanlis zamanda, yanlis yerde olurum genellikle, bir sekilde boyle olur.

bu durumda; ben olanlari artik uzaktan seyredeyim diyorum. bazen insan sikiliyor tabi. eski aliskanlik. sonra geciyor. saniyorum bu yalnizlik olayini birkac tik daha arttiracagim. ulasilmamak degil belki ama sinirli sayida insanlarin ulasabildigi bir kisi olmak sanirim en iyisi. yapabilecegim bir sey varsa yaparim; bip sesinden sonra mesaj birakin, ama sanmiyorum. Ve ben; acikca soylemek gerekirse pek kimseye ulasma taraftari degilim. denedim de gecmis o is mevcutlarda. bazi hesaplari kapatirim o kadar.

haydi eyvallah.

serhan.

not: muhendis olmayi sectigim gune geri donsem, doktorlukta israr ederdim. hata etmisim.

17 Mart 2013 Pazar

gezen tilki

selam,

yaptığım hesaplar birbirini tutmuyor, tutamıyor sevgili okuyucularım. canım çok sıkkın. hayatımın düzene girmesi için bir günde, üç günlük çalışmam lazım. lakin bu -bir günde, üç günlük çalışma- eforunu görüp, ödüllendirecek işveren nerede? cevap veriyorum burada değil. hatta o kadar burada değil ki bu kadar olur. size bu satırları yağmurlu bir cumartesi sabahı, kurtköy civarlarından yazıyorum. biz cumartesileri yarım gün çalışan, mutsuz suratlardan oluşmuş bir müesseseyiz. örnek; ben bile burada baya bi mutlu sayılıyorum, artık siz durumu gözünüzde canlandırın. 

evet, kısaca; bana üç sene lazım ama elimde bir sene var. -bir güne, üç günlük- oran buradan gelmekte. elbette olması gerekenlerin zamanında gerçekleşmesi çok iyi ama, ileride olabilir olması da, hiç umut olmamasından daha iyi. hımms bu optimist cümleyi ben mi kurdum? enteresan olmuş. neyse onu bunu sittir edin de, halamın gençliği ile tanıştım sonunda. aynı planlar, içte renkli kıyafetler giyen bir hippi ve düşler. o hippiliğe ziksen uyamayacak bir adam için çarpan kalp. keskin zeka. kendine güven, istese de bir yere kadar dizginleyebildiği kibir. ve dağınık bir psikoloji. hikayede, kadın cevval ama erkek pasif. 

kadına tavsiyem;

kendisine gezen bi' tilki bulması yönünde. tilkinin, postunda çizikler olsun. olsun ki, mücadeleci olduğunu bil. sevdiğin zaman, postun altındaki yaraları hisset, zira bunlardan sende de var; tanırsın, bilirsin. öbür türlüsü inan zor.

öyle.
serhan.

9 Şubat 2013 Cumartesi

hurdacı blogu

selam,

başlığın sebebi, yarım bıraktığım veya yazdıktan sonra okuyup beğenmediğim ''taslak'' olmuş yazılarımdır. yayınladığım hikayeler kadar, yayınlamadıklarım da var. diyeceğim şu ki; bu okuduklarınız blogun sadece bir kısmı. ee işte,  bazılarını ilk paragraf bitmeden, bazılarını ise bitime birkaç satır kalmışken terk etmişim. bu yarım kalmış hikayeler acaba bana çok mu kızgındır? ben olsam kızardım. belki onlar yayınlananlardan daha fazla yayınlanmayı hak ediyor ama işte tekrar dönüp, yazmak, hatta iş çıkar mı diye bakmak bile içimden gelmiyor. yayınlanmış hikaye olsam, taslaklara, '' arkadaşlar boşuna üzülmeyin! bizler yayınlandık da ne oldu? en fazla okunan hikaye bin kere okundu. boş verin, takmayın kafanıza. adam sorunlu, o an; sizi yayınlamayacağı tutmuş. '' derdim.  

hurdacı dükkanlarını çok severim. zamanında bayrampaşa'da az hurdacı gezmedim, çok zevklidir. işine yarayan bir şey gördüğünde, istemeden gözlerin parlar. işte bu ışığı hurdacı anında görür. onlar böyle para kazanırlar. pederin işi o taraflarda idi. blogumun sizin görmediğiniz kısmı, taslak dolu. taslak, hurda. blog sahibi yani ben, hurdacı. aklıma hepsini birbirine ekleyip tek bir yazı olarak yayınlamak da gelmiyor değil. bu konuyu düşüneceğim. belki gönüllerini bu sayede alırım. hem belki de sizin beğendiğiniz birşeyler çıkar içinden, kim bilir? dün, son yazdığım yazıyı -fazla özel- diye taslağa çevirdim. nihahaha pirens - kurbaa, kurbaa - pirens masalı gibi. işin garip yanı, kendimi suçlu hissedip yeni bir yazı yazdım. benim sorunlarımdan bir tanesi de budur. suçlu hissedip, kendime iş çıkarırım. yaparım bunu. peki ne oldu? o yazıyı da taslak halinde bıraktım. taslağın taslağı. bu ilk oldu. taslağın taslağında, son kitabım ''for rent'' ile bilgi veriyordum. kitap derken, çokça fikrin, az yazıya dönmüş şekli. pek mühim bir şey değil. bilim-kurgu gibi bir şey. büyük ihtimal ebediyen fikir olarak kalacak bir karalama. sinir bozucu şekilde pesimist miyim ben, yoksa gerçekçi mi? eskiden bana pesimistsin olum sen! diyenler, bugünlerde benimle aynı fikirdeler. şansım yok. hem de hiç. ama belki bu sefer de benim fikrim değişmiştir. fikir benim değil mi?

işte sevgili okurlarım. benim hikayelerin akıbeti, yazının bitmesi ile sonlanmıyor. yazının yayınlanma faslı da var. o da benim değişken ruh halime bağlı. bazen insan kendini yalnız hissediyor, ama bu insan ben isem; sorun değil, çünkü ben yalnızlığı severim. terk-i istanbul zamanı geldi gibi, hissediyorum yok yok kokusunu alıyorum. bu yazıyı da mı yarım bıraksam acaba? latife, bitti.

iyi sabahlar,

serhan

12 Ocak 2013 Cumartesi

yo-pinok (1)

selam,

geçen yazdığım, modern kırmızı başlıklı kız adlı hikayem beğenildi. inanır mısınız? telefonlarım (ev ve cep) susmadı. email kutum doldu taştı. seroooo noooluuurr bu hikayelerden daha da yaz dediler. ne demişler? isteyenin bir yüzü, vermeyenin iki yüzü kara. e ben de yazmaya karar verdim. buyurun ikinci paragraf.

noodle lisesi'nin pilav gününde karşılaşan çinli marangoz Gong ve Ling birbirlerine ilk görüşte iş atmışlar. ikinci görüşte yiyişmeye başlamışlar, üçüncü de zaten olaya girmişler. Gong hayvanı başlama düdüğünden çok kısa bir süre sonra, topu ağlara yollamış. maç erken bir golle başlamış. Gong o kadar abazaymış ki, durumu Ling'e çaktırmadan anında toparlayabilmiş. Ling'ten, aynı dandik asya işi porno filmlerinde oynayan hatun sesi çıkıyormuş. bu ince tınılı sesler bana gayet sinir bozucu gelse de, Gong pisliği yine çok fena olmuş. yapacak bir şey yok deyip, aynen ikinci defa yola revan olmuş. seslerden dolayı, Ling biraz işkillense de, duygularım şelale herhalde.... diyerek olaya geri dönmüş. ikinci sortiden sonra, artık usta Gong, güç kaybetmeye başlamış, irtifa kaybı kaçınılmazmış. Ling, Gong'un son beş senede bulduğu ilk hatunmuş. Gong'un bir şekilde uçağın burnunu havaya kaldırması gerekiyormuş. böyle giderse zaten huylanmış olan Ling, durumu çakozlayacak, Gong da abazanlığa geri dönecekmiş. Gong kendisine; kötü düşünme, haydi Bruce Lee yapabilirsin! demiş. (çinliler kendilerini böyle gaza getirirlermiş.) Gong, konsantre olup, aslında Ling ile değil de Kobe Tai ile atraksiyon yaptığını düşünmüş veee çesna tipi uçak burununu havaya kaldırmaya başlamış. iki dakika sonra Ling'in sesi iyice sinek vızıltısına bağlamış. Ling, Gong'a ne diyorsun aşkım aynı anda yapabilir miyiz? demiş. Gong yalancısı da tabi bebeğim, ben zaten seni bekliyordum! demiş.

Ling yorganı 70A olan göğüslerinin üstüne kadar çekmiş ve ısırmış. Gong'a, harikaydın! sevgilim demiş. utanarak, aynı anda şey olabilmemiz ne kadar da romantik değil mi? demiş. Gong da evet sevgilim gerçekten çok harikaydı, istersen bunu bir ömür boyu yapabiliriz demiş. Gong içinden aslında 3-1 kiiii... diye geçirmiş. aradan zaman geçmiş. skor hep 3-1'miş ama Ling, durumu hep 1-1 sanıyormuş. Ling, ruh eşini bulduğuna, Gong öküzü de iyi, kötü bir karı bulduğuna seviniyormuş. evlenmeye karar vermişler. kafalarından aşağı, pirinç dökülerek tapınaktan çıkmışlar. çocuklar pirinçleri toplamak için birbirleri ile yarışırlarken, Ling, Gong'un kulağına, ben de bu yaramazlardan isterim! diye fısıldamış. vaziyet o an, Gong uydurukçusunun kafasına dank etmiş. düğünde, sınırsız pilav + sınırsız baijiu verilmiş. Gong, o gece alkolün dibine vurmuş. Ling çok iyi bir ev hanımı olmuş. hatta sakız gibi beyaz çorapları, donları dışarı astığında, köyde herkes çamaşırlara gıpta ile bakıyormuş. iyi de pilav yapıyormuş. bu arada, skor aynı; 3-1 devam etmiş ama, Ling'in çok istediği çocuk bir türlü olmuyormuş. doktora gitmişler ve Ling'in çocuk doğurmasının imkansız olduğunu öğrenmişler. 

Gong, ben bu karıyı şutlar, yenisini alırım lan demiş. pis pis sırıtmış; oh be ben de bir şey yok ya gerisi önemli değil demiş. Gong, Ling'den önceki tek ilişkisi olan Bo'ya da aynı tarifeyi uyguladığını hatırlamış. gerçi Bo süper tipsizmiş. kesin dönmeydi olum o! diye düşünerek kendisini telkin etmiş. ama yine de içine kurt düşmüş. hemen ertesi gün, Gong doktora gitmiş. kısır olduğunu öğrenmiş. hay şansıma edeyim be. eldekinin değerini bilmek lazım demiş. 

tıklarsanız, devam edecek...



17 Aralık 2012 Pazartesi

budapeşte turu

selam,

layn entel'in blogunu ne zaman okusam, içimdeki yazma hissi, bana; hatun süper yazıyor, sen yazma bence, sadece oku... diyor üstüne de pis pis sırıtıyor. içimdeki yazma hissiyle bu kadın yüzünden mütemadiyen kavga ediyorum. bu harici bedhaha rağmen yazıyorum. neden? çünkü yazmak istiyorum. olduğu kadar artık :-/

acentada, delikanlı bana budapeşte'yi anlatıyor. öyle bir anlatıyor ki kitaptan okumuş, bölüm bölüm. araya ilgilenmediğim detayları da katıyor. susuyorum çünkü  ben de herkes gibi sadece ilgilendiğim detayları severim. evet okumuş, hatta budapeşte'ye yakınlarda giden birisinden, ilgimi pek çekmeyen detayları dinlemiş. işini sağlama almış. sonuçta, magazinsel bilgi ve duyumlardan ortaya çıkanları önüme sunuyor. ısıtılmış yemek gibi taze değil, belli. her şey, nasıl anlatsam, fazla düzgün, düşünülmüş. cümleden sonra gelen cümleyi tahmin etmek zor değil.  bana kalırsa; budapeşte turunu ısrarla bana satmaya çalışan genç adam budapeşte'ye hiç gitmemiş. yalnız aleni bir durum var ki; budapeşte turunu bana satarsa, iyi para kazanacak. belki bu parayla bir amsterdam seyahati yapacak, neden olmasın? sağ el baş parmağı ile ince alyansını çeviriyor. gözüm takılıyor. işi başarmayı öyle çok istiyor ki, bence planlar bile yapılmış, muhtemelen nişanlısına şöyle söylemiş; ''sevgilim, her şey hazır. merak etme! ben bütün tatili ayrladım. amsterdam'dayız! güven bana...'' bu telaşı çok iyi biliyorum. benimkiler pek mutlu sonla bitememişti gerçi, hatta her seferinde hüsrandı. e bari bu mutlu sonla bitsin diyerek turu satın alıyorum. delikanlı beni kapıya kadar geçiriyor. ona nasihat vermek içimden gelmiyor. ama buradan yazayım; o turu almayan, yüzüne budapeşte'ye gitmediğini söyleyen de çıkabilirdi. bir şey tam olmadan; kimseye oldu deme...

hah bu arada, ben budapeşte'yi bilirim. gittim, üç kere hem de. kamp bile yaptım. şehre yakın bir yerde kamp alanı var. tavsiye ederim, ama bu mevsim çok soğuk olur. 

adios.

Serhan. 

6 Kasım 2012 Salı

oytun

n'aber bilog?

seni de boşladık bu aralar ama biliyorsun, roman kılıklı psikopat bir şey yazıyorum. kitap olarak yayınlamaktan ziyade aklımda daha değişik projeler var, kardeş. kapatırız arayı, üzülme sen. sana da selam, sayın okur.

gençken iyi futbolcuydum. şu ana kadar sahaya çıktığım, benden iyi diyebileceğim az kişi olmuştu. konu, benim topçuluğum değil. konu, oynadığımız adamlar. ben, sert top oynardım ama kimseye gerekmedikçe kasti faul yapmazdım. oytun vardı, onunla karşılıklı oynamayı sevmezdim. maalesef mecbur kalıyordum, aynı ortamdaydık. insan olarak seviyordum ama sahadaki oyun başka idi. daha sonra futbolda, o oytun'un yalnız olmadığını daha bir sürü oytunlar olduğunu gördüm. bahsettiğim oytun, yazlıktaki değil. o da çok ağlardı ama yetenekliydi. bu bahsettiğim oytun, bir şekilde iyi top oynadığına inanmıştı. topu kaptırdığında, ya faul diye itiraz eder ya da başkalarını suçlardı, böyle alışmıştı. rakip veya aynı takım arkadaşı olsanız da, o faturayı başkasına kesmeye alışmıştı işte. yapacak bir şey yoktu. ben, bu arkadaşla karşılıklı kaldığımda, topu ondan alırdım, her defasında. çünkü ben daha iyi, daha güçlü, futbol konusunda daha kabiliyetliydim, bu kadar basit. o da benden belki başka bir konuda daha iyi idi ama biz genelde sahada ve top oynarken karşılaşıyorduk. bana bir şey diyemezdi, temiz oynardım. ne zaman faul dese; oytuuun, omuz omuza! devam... derdim. gerçek de buydu.

oytun zamanla başkalarıyla top oynamaya başladı. onlar, oytun faul var! deyince her halde duruyorlardı. oytun öyle tepkiler veriyordu ki, sanki içindeki sesin, ''faul yok, sen düştün abi... '' dediğini duymak istemiyordu. derken, okulda turnuva vardı ve türk takımında oynamam istendi ki ben aslında ISB diye bir takımda oynuyordum. sonunda ne olduğunu boşverin ama hazırlanan formalarda 10 numarayı o giyiyordu. velhasıl kelam, arkadaştık. aradan zaman geçti tekrar maç yapmaya başladık, ama ben oytun'un toplarına bir daha pek girmedim.

bu şekilde;

o sağ, ben selametti...

serhan.

ha bu arada; '6 Kasım 6S'ı Anma, Gençlilk ve Skor Bayramı'mız kutlu olsun.

6 Eylül 2011 Salı

öylesine II

merhaba,


yazdığım onlarca yazı ve bir tane kitabım var. kitabım var derken, -basılmamış ama yazılmış- bir kitap, o. 29 yaşında yazmaya başladığım ve 31 yaşında bitirdiğim bir kitap. doğum yılım, 1977. semiramis pekkan - bana yalan söylediler - adlı şarkı da 1977 yılına ait bir hikaye üstüne yazılmış. ıssız adam sayesinde, herkesin sahiplendiği bir şarkıyı, sahiplenme hakkına ben de sahibim. karışmayın bana, henüz ikinci kadehteyim.


düşünüyorum; gerçekten bana da ''kaderden'' bahsetmemişler. niye böyle yaptınız ki? alacağınız olsun. okudum, mühendis oldum sonra daha da okudum ve daha çok mühendis oldum. ben, aktör veya tiyatrocu olmak istermişim aslında. sonradan anladım, kendime pek zaman ayıramamışım demek ki. ebeveynlerimi suçlamıyorum, onlar ben hangi mesleği seçsem, beni desteklerlerdi bence. insanların yaratıcı ol(a)maması ne kadar kötü? çok mu zengin olmak, yoksa yaratıcılık mı? deseler; ben -salak- gibi yaratıcılığı seçerim. beni seçen hatunun da, seçiminin karşılığının; yaratıcılık olduğunu fark etsin isterim. eğer fark ederek (aksini de ben istemem) bu seçimi yaptıysa; maddiyat baskını dünyada, bu kişi de otomatik olarak salak olmaktadır. neden salak? çünkü çoğunluk, mevzu bahis seçimi, dünyadaki yegane yargı kriteri olan maddiyat mertebesinde -salaklık- olarak kabul eder. uzun cümle oldu. demokrasilerde çoğunluğa uyma şartı var mıdır? vardır. o zaman? demokrasi de öyle anlatıldığı kadar iyi bir şey olmasa gerek. en azından her şartta!?


birilerinden bir şey istemek, istemeyi geçtim; -ummak- ne kadar da doğrudur? hiç doğru değildir. gün olur, bu davranışınızdan pişman olursunuz ve öyle ki; bu tarz hareket(ler) bağımlılık yapabilir. birilerinden bir şey isteme/bekleme bağımlılığı. gerçi ben böyle yapmasaydım mühendis olamazdım. orası da ayrı terane. ''geri-iade'' zamanı ne olursa olsun şarttır. böyle bir ruhsal-hastalık vardır, olmalı. bakınız, bezgin bekir. bu düzensizlik bende mevcut ama vallahi kurtulmaya çalışıyorum. annem, eskiden beri arkamı topladığından, zamanında peder; 'evlat, al cebimden ne kadar istiyorsun?'larla büyüdüğümden, ne yazık ki bu isteme/bekleme bağımlığından mustaribim. siz öyle olmayın, poponuzu duvara yaslamak kaydıyla hareket edin. ha bu cümleden, benim popo kısmetten çıktı manasını çıkarmayın, çünkü öyle düşünürseniz ben size küfür ederim. sonra aramızda kırgınlıklar olur. boks biliyorum. sonuç itibarı ile popo sağlam. aynı olay, arkadaşlarımla da gerçekleşmiştir hatta kız arkadaşlarımla dahi gerçekleşmiştir. artık, şirin miyim, sempatik miyim? ne haltsam, istediğimi yaptırırım. ama şimdi şöyle yazabilirim; yaptırırdım. buradaki -di'li geçmiş zamanın önemi büyük.


bu yazıyı uykum gelsin diye yazdım. tv'de burcu esmersoy var, size bir şey diyeyim mi? güzel kadın ama bence çok akıllı değil gibi. siktirin lan, o kadar akıl, ona yeter dediğinizi duyar gibiyim. hatta az önce ben de kendime aynı şeyi söyledim. aslında burcu'ya yeter de, aynı akıl atıyorum fatma'ya yetmeyebilir. ama konumuz burcu, fatma değil. demek istediğimi anladığınızı biliyorum.


artık bazı olayları sevmiyorum ben. artık bazı kişileri de sevmiyorum. bazı kişileri ise seviyorum artık. bu yazdıklarım, istanbul'da içinde bulunduğum duygu durumumun özetidir.


hoşçakal istanbul, 
daha iyi vaziyette görüşmek üzere.


iyi geceler


serhan.



4 Haziran 2011 Cumartesi

değişik bir hikaye #1

dililiililiili dililililili dilililililili;


şu anda, size cevap veremiyorum sinyal sesinden sonra mesajınızı bırakınız. 


biipp


alo, aşkım. özür dilerim; şarkıyı dinle ''koşarak koşarak geel banaa gell..''
http://fizy.org/#s/125xhj


belli zaman sonra,


-aloo abi, n'ber? sesin çıkmıyor, barıştınız mı yengeyle?


-iyidir, sametciğim. yok, not bıraktım koşarak koşarak gel bana diye, ama çok oldu. henüz kimse gelmedi.


-üzüldüm be abi. nerdesin? hayırdır, nefes nefesesin? 


-üzülüyorum, ama ne yapalım? koşuyorum be samet. o notu bıraktıktan sonra koşuyorum işte. kafam dağılsın diye. 


-abi, sen koşuyorsan, yenge de koşuyorsa? mantıken sana yetişmesi zor olur. şöyle ki; sen, a yönüne 50 km ile giden x aracı, yenge de 30 km ile y arac.. neyse sittir et. sonuçta, eski maratoncusun; muhtemelen nevriye yengeden daha hızlı koşuyorsundur be abi. bu durumda; sen tam bir geri zekalısın da, abi.


-assiktir zamet, doğru söylüyorsun lan. zaten biyolojim?! okulda da çok zayıftı benim. ben de diyorum niye gelmiyor yengen? iyi de; napacağım ben şimdi, ühüü.


-alo, tayyar, ben nevriye. koşmaktan iflahım kesildi. en son samet'e uğradım o bulur seni dedim. buldu da. gel aşkım! koşarak koşarak gel bana.


-aaahhaha, inanamıyorum. demek peşimden koşuuuyorrr yorr yorrr duuu.. (baş dönmesi, elde - ayakta karıncalanma, göz kararması..)


hooppp güüüüüm.. dııııtttt dıtdıtdıııttttt..


etraftan;


-aa ne olmuş, ne olmuş? 
-adamın teki koşarken, logar çukuruna düşmüş.
-vahh vahh pek de gençmiş.
-dikkat etseymiş, müstahak bunlara. içkilidir, uyuşturucu felağn içmiştir kesin. 
kalabalık etmeyin, cumaya geç kalırsam, günahı size allama :/


o sırada;


uff telefona bak, hamdi olm. aha pili de burda amk, sağlam gibi. herif nasılsa tahtalıköyü boyladı. orada lazım olmaz lan herhalde. hehe, ulan şansa bak be.


-biri ambülansı arasın. bakmayın öyle aval aval..


dur şu sim-kartı atıp, benimkini takayım, arıyorum ben apla.. 
(hem telefonu denemiş oluruz..)


yine o sırada;


-içimde kötü bir his var, samet. 
-kötü düşünme yenge şarzı bitmiştir. 
-ühüü samet. 


samet içinden;
(amma sert memeleri varmış lan..)


bitti.
belki de bitmemiştir :S


görüşürüz


serhan.