Powered By Blogger

16 Şubat 2013 Cumartesi

arkadaşımın misafiri benim de misafirimdir

selam,

ne acı ki, bizim memlekette bile ''arkadaşımın misafiri benim de misafirimdir...'' felsefesi çökmek üzre. neden böyle oldu? klasik olarak cevaplanan, insanlar ekonomik açıdan zor durumda da ondan... cümlesi, açıkçası benim çevrem için pek uygun değildir. bence insanlarımız artık, -batılılar gibi- misafirin düzen bozduğuna inanıyorlar. ben, misafir etmeyeyim, misafir de olmayayım zati paranın damına koydum gibi, bu saatten sonra olsa olsa otellere misafir olur, kimseye de yük olmam... gibi tasvip etmediğim bir zihniyetteler. hah bu arada bu işler belli olmaz. bir bakmışsın ki evde yapılan hararetli planlara, tanrı el koymuş ve olmadık bir yerde, zorunlu misafir oluvermişsin. kaldı ki, ''misafir umduğunu değil, bulduğunu yer!'' sözü, eldeki imkanlar kadar misafirin ağırlanması gerektiğini söyler. dediğim gibi, benim etrafımdaki kişilerde de bu sözün karşılığı en fazla darboğaz olur. ama gerçekten isteniyorsa, o darboğazdan imece usulü bile olsa, geçilir. niyet önemli. eğer bahaneler baskın ise; bir yerlerde sıkıntı vardır. ben, misafirim veya kişiler. zorlamaya gerek yoktur.

ilk paragrafta anlattıklarımdan, ''misafirimi kucakladığım gibi arkadaşlarıma yatıya götüreceğim!'' konusu anlaşılmasın. hah misafirimi kucaklar, evimde bulunan dört odadan (3+1 ferah, ebeveyn banyolu :)) birinde yatırırım, sorun değil. benim dediğim; ''arkadaşımın misafiri benim de misafirimdir...'' felsefesinden yola çıkıp, beraberce yenilecek bir yemek, içilecek kahve, rakı vesaireden ibarettir. ha bana gelecek; ''misafirimi misafir eder misin'' teklifine ise evimin kapısı 7/24 açıktır. bu, on senelik yurt dışında ikamet etme durumumdan da kaynaklanabilir. ama genel olarak yedirip, içirmek haz duyduğum eylemlerdir. misafir etmek denildiği zaman ise; ek olarak -yatırmak- fiilini katıyorsunuz işte. atla, deve değil. misafir ağırlamak bazı insanlara nedense ağır gelir. aslında, düşünceli olmak kafidir. misafire de bağlı biraz. unutmadan yukarıdaki, bahsettiğim ''otelde misafir olurum..'' düşüncesi de aslında bana göre değil. e ayıptır söylemesi, pek çok yerde bir tanıdığım mevcuttur. gelebilecek içten bir teklife ''evet'' der, otel işinden kolayca sıyrılırım. otelleri pek sevmem. içten teklif gelmezse de, kamp yapmayı tercih ederim. mevsim uygun değil ise, otantik bir pansiyon da işimi haydi haydi görür.

bendeniz, çok harika, sakin yapılı, düzenli, planlı-programlı bir insan olamayabilirim lakin misafir ağırlama konusunu bilirim. ve ''arkadaşımın misafiri benim de misafirimdir...'' kültürünün sıkı bir savunucusuyum. buyursun gelsinler, gelin. sakıp ağa'yı bilemem ama bence hayat; paylaşmağğk, paylaşmağğkk ve paylaşmağğktır...

eyvallah okuyan güruh.

Serhan.

9 Şubat 2013 Cumartesi

hurdacı blogu

selam,

başlığın sebebi, yarım bıraktığım veya yazdıktan sonra okuyup beğenmediğim ''taslak'' olmuş yazılarımdır. yayınladığım hikayeler kadar, yayınlamadıklarım da var. diyeceğim şu ki; bu okuduklarınız blogun sadece bir kısmı. ee işte,  bazılarını ilk paragraf bitmeden, bazılarını ise bitime birkaç satır kalmışken terk etmişim. bu yarım kalmış hikayeler acaba bana çok mu kızgındır? ben olsam kızardım. belki onlar yayınlananlardan daha fazla yayınlanmayı hak ediyor ama işte tekrar dönüp, yazmak, hatta iş çıkar mı diye bakmak bile içimden gelmiyor. yayınlanmış hikaye olsam, taslaklara, '' arkadaşlar boşuna üzülmeyin! bizler yayınlandık da ne oldu? en fazla okunan hikaye bin kere okundu. boş verin, takmayın kafanıza. adam sorunlu, o an; sizi yayınlamayacağı tutmuş. '' derdim.  

hurdacı dükkanlarını çok severim. zamanında bayrampaşa'da az hurdacı gezmedim, çok zevklidir. işine yarayan bir şey gördüğünde, istemeden gözlerin parlar. işte bu ışığı hurdacı anında görür. onlar böyle para kazanırlar. pederin işi o taraflarda idi. blogumun sizin görmediğiniz kısmı, taslak dolu. taslak, hurda. blog sahibi yani ben, hurdacı. aklıma hepsini birbirine ekleyip tek bir yazı olarak yayınlamak da gelmiyor değil. bu konuyu düşüneceğim. belki gönüllerini bu sayede alırım. hem belki de sizin beğendiğiniz birşeyler çıkar içinden, kim bilir? dün, son yazdığım yazıyı -fazla özel- diye taslağa çevirdim. nihahaha pirens - kurbaa, kurbaa - pirens masalı gibi. işin garip yanı, kendimi suçlu hissedip yeni bir yazı yazdım. benim sorunlarımdan bir tanesi de budur. suçlu hissedip, kendime iş çıkarırım. yaparım bunu. peki ne oldu? o yazıyı da taslak halinde bıraktım. taslağın taslağı. bu ilk oldu. taslağın taslağında, son kitabım ''for rent'' ile bilgi veriyordum. kitap derken, çokça fikrin, az yazıya dönmüş şekli. pek mühim bir şey değil. bilim-kurgu gibi bir şey. büyük ihtimal ebediyen fikir olarak kalacak bir karalama. sinir bozucu şekilde pesimist miyim ben, yoksa gerçekçi mi? eskiden bana pesimistsin olum sen! diyenler, bugünlerde benimle aynı fikirdeler. şansım yok. hem de hiç. ama belki bu sefer de benim fikrim değişmiştir. fikir benim değil mi?

işte sevgili okurlarım. benim hikayelerin akıbeti, yazının bitmesi ile sonlanmıyor. yazının yayınlanma faslı da var. o da benim değişken ruh halime bağlı. bazen insan kendini yalnız hissediyor, ama bu insan ben isem; sorun değil, çünkü ben yalnızlığı severim. terk-i istanbul zamanı geldi gibi, hissediyorum yok yok kokusunu alıyorum. bu yazıyı da mı yarım bıraksam acaba? latife, bitti.

iyi sabahlar,

serhan

6 Şubat 2013 Çarşamba

onsekizsorumimi

selam,


Mia mimlenmiş, soruları cevaplamış, sonra o kadar takipçisinin arasından beni de mimleyivermiş. Öylesine seçmedi ise, mimlediği kişilerin cevaplarını merak ediyor olmalı. Ben de bu sorulara gayet ''ben gibi'' cevap vereceğim.


1- Hayatınızda mucize olarak nitelendirebileceğiniz bir olay geldi mi başınıza?

evet. çok sarhoşken nasıl olduğunu hatırlayamadığım bir şekilde (sanırım uyudum) köprü yolunda ters dönmüş arabamın içinden sağ çıkmam, hatta çıkmamız mucize idi. Aslında 3-4 kere direkten dönmüşlüğüm vardır da, bu kafi.


2- Hayatınızda aldığınız en büyük risk neydi?

Rus polisinin suratına dirsek atmam olabilir. Fena hırpalamışlardı. ama bence alkollü araba kullanmak, aldığım en büyük risk.  

3. Almayı düşünüpte alamadınız neler var?

düşünüp de alamadığım bir sürü hediye var.

4- Kıyafet konusunda takıntılarınız var mı? (Asla beyaz giymem vs.)

Sarı-kırmızıyı aynı anda giymem. beyaz, pazar donu da giymem. 

5- Nefret ettiğiniz huylar ya da nefret ettiğiniz insanlar?

paylaşmasını bilmeyen, aç gözlü insanlara tahammül edemem. tutumluyum diye kendini kandırıp, cimrinin sözlük anlamı olanlardan da hiç haz etmem. mert olmayan adam da sevmem.

6- Sizi en net tanımlayan kelime hangisi?

Sıradışı.

7- Hayata yeniden gelme şansınız olsa, hangi ülkede doğmak isterdiniz?

Türkiye diyemememizin müsebbiplerine küfür ettikten sonra; deniz kıyısında, sıcak bir ülkede doğmayı isterdim. Brezilya, Avustralya.

8- Tek başına bir insan keyif almak için neler yapabilir?

film izler, kitap okur, yazı yazar, müzik dinler. bilmediği her hangi bir şeyi öğrenebilir.

9- Nikah masasında evleneceğiniz kişiden "Hayır!" cevabı alsanız?

bu düşüncede olup da, evet de diyebilirdi diye düşünür ve; sinir katsayım yükselmeden gitmesini söylerdim.

10- Ölümden sonra var olan hayata inanıyor musunuz?

ölümden sonra yaşam olsa harikulade olurdu ama benim ümidim yok. hayır.

11- Sizi yazmaktan soğutan olaylar?

bazı yazıları anlayabilmek için empati yapmak, belki de geçici olarak yazarın ruh haline bürünmek gerekebilir. tamam burası blog, kitap değil ama yazı yine yazı. yazdıklarımın ana-fikrini bile anlamadan, sallapati yorum yapıldığı zaman; ee niye yazıyorum ki ben? dediğim oluyor. 

12- Kendinize robot bir sevgili yapıyorsunuz, ona hangi özellikleri eklemek isterdiniz?

hissedebilmesini isterdim. 

13- İnsan kaderini mi yaşar, kaderini mi yazar?


her verdiğimiz kararda, kaderin tekrar yazıldığını düşünüyorum. ama matematikteki çift gerektirme, ''insanın kaderi zaten bu kararları vermekmiş...'' düşüncesini de ortaya atar. insan kaderini yaşar.

14- Aklınıza ilk gelen ingilizce kelime hangisi?

fuck.

15- Bir kitap yazsanız, adı ne olurdu?

sonuncusu ''for rent - kiralık''

16- Blogger olmasa, şu an gerçekleştirdiklerinizi nerede gerçekleştiriyor olurdunuz?


kitaplarımı yayınlardım belki. bir yerde yazmak için teklif gelse kabul ederdim. ama ben kimseye gidip de, gazetenizde-derginizde vs yazabilir miyim? demeyeceğime göre, eskiden olduğu gibi facebook'ta paylaşırdım herhalde.

17- Birinden hoşlanıyorsun ama hoşlandığın kişi en yakın arkadaşından hoşlanıyor, arkadaşınsa boş değil ona karşı. Ne yaparsın?

kendime sarılır uyurum.

18- İnternette sahip olduğunuz ilk takma isim neydi?

ünlü rallici, rahmetli Renç Koçibey'in ismi. Rencio.

bitti.

soruları kendimden beklenmeyecek bir ciddiyetle cevapladım. yalnız insanları mimlemek işi biraz yaş. ona da çözümüm şu; 

mia, senin blogunda vereceğim cevaptan sonra gelen on kişi mimlensin. olur mu? olsun, lütfen.

2 Şubat 2013 Cumartesi

gelecek kaygısı

hello there!

sabah uyandım, klasik duşa girdim. duşta yine kafam çalıştı. ben ne zaman su altına girsem, kafam çalışır. ''zaman akıp gidiyor, bundan böyle hızlı hareket etmeliyim!'' şeklinde bir karar aldım. o atıllığı üzerimden fırlatıp atacaktım. hızlı hareketlerle hareket etmeye alışık olmadığımdan dolayı bazı aksaklıklar yaşadım. mesela çorap seçimi konusunda sıkıntı oldu. habire tek kalmış olanları seçiyordum. çoraplarıma, sizleri de yarın halledeceğim! diye ültimatom vermeyi ihmal etmedim. sonunda bir çift buldum. takım elbisemi, ayakkabılarımı giyip, dışarı çıktım. arabaya bindim. tam parktan çıkacaktım ki, park kapısı açılmadı. 

her halde bu kapıda bir aksilik var! dedim. arabayı döndürüp, diğer kapıya yöneldim ama o da açılmadı. kumandanın pili bitmiş olmalıydı. sonra görevliye telefon ettim. görevlinin olduğu taraftaydım, bu dönüş hamlesini yaparken bu olasılığı dahi hesap etmiştim. son derece sistemliydim. aradım, çalıyordu. görevli, servise çıkmış diye düşündüm. görevli, beni meşgule düşürdü. n'oluydu? arabadan indim, malum bodrumun camını tıklattım. biri perdeyi araladı. bu zatı daha önce hiç görmemiştim. bir şeyler anlatıyordu fakat aramızda cam vardı ve haliyle duymuyordum. benimki de sabırdı ve zorlanıyordu. aç teyzecim şu camı dedim. neyse, görevlinin dedesinin öldüğünü, kendisinin de dün gece apar topar köyüne gittiğini öğrendim. baş sağlığı diledim ama otopark kapısı da halen önümde bir engeldi. çünkü bizim kapıyı açan aleti kadın bulamadı. (bakmamış bile olabilir.) eliyle yok! işareti yaparak perdeyi kapattı. gireni çıkanı eksik olmayan otoparkımıza ise giren çıkan yoktu. çok hızlı hareket ettiydim aslında ben. o sırada selma teyze pencerede belirdi. eliyle bir dakika işareti yaptı. 3-4 dk içinde geldi. zaten selma teyze pencerenin önünde yaşardı. işte bu! kapıyı açacaktı. kapı açıldı. ben yine her zamanki saatimin hala 5-6 dk önündeydim. hızlı hareket ediyordum, ama meyvelerini toplayamıyordum. çok az topluyordum.

evet otoparktan çıktım lakin arabanın bütün göstergeleri söndü, kapandı. ve telefon geldi, uçak iptaldi. evet dedim. sorun yok. önce güzel bir kahvaltı yapar, oradan da elektrikçiye gider arabayı gösteririm. içimdeki hızlı olma dürtüsü kaybolmuştu. o da ne? odea bank tabelası görmüştüm. içeri girip, hülya avşar gibi yeni bir kudret, hakmışım gibi davranmak içimden geldi. acıkmıştım; şuradan bana bir panini, bir fincan da latte söyleyin bakalım deyip, paltomu sandalyeme asacak, ve odeabank'ın farkını hissedecektim. ama  bir anda bu hareketleri istesem de yapamayacağım aklıma geldi. pehh zaten baksana hızlı olmama bile gerek yok, buna doğa bile izin vermiyor diye düşünüp, 45 dk. kadar kahvaltı ettim. sağa sola bakındım. insanlar programlanmış gibiydi. ben asla böyle olamam diye düşündüm. içimdeki gelecek kaygısı tavan yapmıştı.

arabaya bindim, bütün göstergeler çalışıyordu.
güldüm.

iyi akşamlar,

Serhan.

29 Ocak 2013 Salı

içinizin içine ettim

iyi sabahlar, 

garip bir adamım. bazı değerlerimi, belki de bunların bir kısmının adı takıntı, her neyse işte onları hiç yitirmedim. mesela, pek dinle aram yoktur ama nerede cenaze, orada ben varımdır. bu konuda hassasım işte. mezarın içine inilecekse; bendeniz bu göreve, doğuştan vazifeliymişim gibi her defasında talip olur, daha sonra ise kendimi ivedilikle kazılmış çukurun içinde bulurum. fatiha bile bilmem, bu durumdan dolayı da her defasında, mevtaya değişik bir şeyler söyleyip sonra da amin derim. o an aklıma ne gelirse, içimden derim işte. anlayacağınız; benim dualar kişiye özel oluyor. ölen kişiyle anılarım mevcutsa ki, genelde mevcuttur hoca ve bir kısım cemaat! beni, fatiha okuyor sanırken, ben genelde anılarımla ilgili -fatiha niyetine- gidene bir şeyler mırıldanıyor olurum. sonra gasilane. aa bak orayı da ıska geçmem. morgda insanları popo üstü yatırıyorlar ya, popoları dümdüz oluyor. sinir bozucu bir durum tabi. düşünsenize, yok siz düşünmeyin, okuyun. allah korusun, J Lo ölmüş, onun poposu da tepsi gibi. olur şey değil. bu konuya çözüm bulmak lazım.

evet işte, can. insan canlı olduğu müddetçe güzelliği, yakışıklılığı bir işe yarıyor. nereden sardım bu konuya? 2013 Ocak, Azrail efendi'nin faza mesai yaptığı bir ay oldu. elinde orak, oradan oraya koştu durdu. o da emir kulu gerçi, memur. tek tek saymayacağım, ölenlerin hepsine, allah rahmet eylesin. ölüm pis bir şey. bu arada benim dedeyi bilirsiniz. alzheimer, işiniz-gücünüz yok veya boş vaktiniz gani ve bu sebepten dolayı, benim yazıları takip ediyorsanız dede ile ilgili anılarımı bilirsiniz. o da bi' hafta önce fenalaştı, şimdi hastanede. evde, ''sen kimsin lan, niye yatıyorsun kanepemde?'' deyip, kafama bastonla vuran kimse yok. boşluktayım. eyvallah vursun da, uykunun ortasında garip oluyordu ama olsun. şimdi burada olsa büyük ihtimal; postalları giyip, (sütçüydü) 40 yıl önce satılmış ineklere yem vermek için Çamlıca'ya yola koyuluyor olurduk. tam saati, 5:30 sabah. bakalım, bize yine fatiha vol 2344d okumak göründü gibi. ama dedem bu, belli olmaz. şaşırt bizi ömer :-/

içinizin, içine ettim biliyorum. pardon. bugün, benim özür dileme günüm olsun. bugün, zaten bir çuval inciri berbat ettim diyeceğim ama, konuyu incir olarak ele alırsak, işin içinden çıkmayız. incirler, ülke genelindeki sayıyı zorlar. anlayacağınız fena batırdım. aslında var ya, bence gayet iyi gidiyordum ama son virajı alamadım, yada belki de gitmiyordum. bana öyle geliyordu. kim bilir? siz siz olun incirleri berbat etmeyin. Ferdi Özbeğen'in sanırım beyaz renk bir saab'ı vardı. saab severim. e malum; alttaki şarkı Özbeğen'den.



eyvallah millet,

serhan.

18 Ocak 2013 Cuma

raykov'un abisi

hey,

raykov'un abisi uçakta, üç beş kere firstclass yolculuk yapmıştır. bedava olan firstclass uçuşların hikayeleri aslında bilindik. birçoğumuzun başına gelmiş hadiseler. havayolu şirketleri, her zaman uçakta bulunan koltuk sayısından fazla bilet satarlar. bu satış stratejisi ile ilgili yapılmış istatistiki çalışmalar olduğuna eminim. var bi menfaatleri ki devamlı yapıyorlar. uğraşıp google'dan araştırmayacağım ama ne kadar kar ettiklerini de merak ediyorum doğrusu. 

uçak 200 kişi alıyorsa, bunlardan 3-5 tanesi zaten uçağı kaçırır deyip, pişkin pişkin 205 tane koltuk satmak!? en kötü, ekonomiden herkes gelirse, son check-in yapanlardan birkaçını veya bakın burası önemli önceliği olan kişileri 'business class'a kaydırırız olur biter... düşüncesi?! atıyorum, uçakta emekli pilot var. o 'business class'a geçer, siz de emekli pilotun yerine oturursunuz. bu tabi en masum örneklerden. haa bir de herkesin, business class da dahil olmak üzre geldiğini düşünün. bazen havaalanlarında bağırıp çağıran, çıldıran müşteriler görüyoruz ya; hah işte onlar mağdur olan kişiler. ellerinde biletle, uçakta olması gerekirken, alanda sefil olanlar. kuvvetle muhtemel, bavulları da kaybolur onların. haa unutmadan bu yolculukta raykov'un abisinin bavulu yok.

velhasıl kelam, raykov'un abisinin hem ekonomi parası ödeyerek, hem de önceliği olan yolcuyu geçip, beleş first-class yolculuk etmişliği var. ben yanında değildim ama tanıdığım kadarı ile alkolün dibine vurmuş, yemeğin de kralını yemiştir. afiyet olsun bilader. keşke sen, ben, raykov bunu beraber yapabilsek. ne çok gülerdik? hadi beni boşverin, siz ikiniz bir daha yapabilseniz. raykov'un abisi bugün transit yolcu. uçağı ilk olarak Atatürk'e oradan da Sofya'ya inecek. bu sefer pek şanslı değil. business-class yolcu değil. işin bok tarafı, ekonomi de değil. ee nee? kargoda geliyor. evet bu raykov'un abisinin son uçak yolculuğu, first-class gelip içkinin dibine vurmak varken, kargonun soğuk hava kısmında uçmak, ne kadar da siktiri boktan bir şey olsa gerek? harbiden sikerim böyle işi. deplasmanda ölmek de bir dert.

raykov'u karşılayacağım şimdi, Atatürk'e gidiyorum. uçak 5'te iniyor, ben sallanıyorum. top çeviriyorum. nasıl bir his olduğunu biliyorum. düşündükçe göğsüm daralıyor, gidişimi erteliyorum. bu yazıyı yazayım da öyle gideyim diyorum. derken olmadı düzelteyim diyorum. raykov'um, allah abinin göremediği yılları, hatta çok daha güzellerini sana ve ailene göstersin diyorum... başka da bir şey diyemiyorum. allah'a da pek güvenemiyorum ki ama temenni ediyorum işte. seni çok iyi anlıyorum kardeşim. başın sağ olsun. sana da iyi uykular; raykov'un abisi, ali.

gittim.

Serhan.

13 Ocak 2013 Pazar

yo-pinok (2)

öykünün başı için dıklayın...

Gong o moral bozukluğu ile scooterına atlayıp, tükkana gitmiş. Gong, gephetto usta gibi tahtadan pinokyo'ya benzer bir çocuk imal etmeye karar vermiş. pinokyo'nun resmine baka baka aynısını yapmış. çinli genlerindeki kopya çekme dürtüsü daha fazlasına izin vermemiş. bi' gözleri çekik yapmış. biraz da renkleri ile oynamış. fıstık gibi oldu lan işte, bundan iyisi şam'da kayısı... demiş. adını da yo-pinok koymuş. Ling, Gong'a pirinç çorbası getirdiğinde, masanın üstünde şeyi sallanan yo-pinok'u görmüş. Ling, çok duygulanmış. o iğrenç sesiyle inanamıyorum! diye bağırmış. beni istemezsin artık diye düşünüyordum ama yanılmışım! diyerek, Gong'a sarılmış. Gong da yok bebeğim, olur mu öyle şey? doğuramazsan ben de evladımızı tahtadan yaparım! demiş. peşimde onca kadın olmasına rağmen, asla seni terk etmem diyerek Ling'e sırnaşmaya başlamış. kendi durumundan hiç bahsetmemiş çakal. 

masanın üstünü bir anda dağıtmışlar. yo-pinok da yere düşmüş. tam altlarında kalmış. ee işte malumunuz, şıp şıp yo-pinok'un üst baş batmış. (neee?) daha sonra ortalığı öyle bırakan Gong ve Ling eve gitmiş. gece yarısı, yo-pinok canlanmış, tıpkı normal bir çocuk gibiymiş. ertesi gün, dükkanı açan Gong, yo-pinok'u zulaladığı porno dergilere bakarken bulmuş. işte benim oğlum! diyerek ona sımsıkı sarılmış. yo-pinok bi' çatırdamış, baba! diye haykırmış. sesi karı gibi çıkıyormuş. Gong, sesin anana çekmiş lan deyyus deyip, yo-pinok'un enseye şaplağı yapıştırmış. Gong, Ling ve Yo-pinok mutlu bir aile olmuşlar. yo-pinok, okulda sigaraya başlamış. eve gittiğinde birkaç kere annesi kokuyu almış, yo-pinok! sen sigara mı içiyorsun? diye sormuş. yo-pinok, yoo valla arkadaşlar içiyor. üstüme siniyor demiş. Ling de bak içme oğlum allah korusun, yanarsın, kimse söndüremez seni... demiş. yo-pinok yemin billah etmiş ve banyoya kaçmış. aaa bir bakmış, ziki küçülmüş. ne yapacağını şaşırmış. ağlaya ağlaya babasının yanına gidip, durumu anlatmış. ek yap baba! buraya... demiş. Gong, gülerek; gel bakalım kerata yapalım demiş ve ek yapmış. ama ek tutmamış. Gong, durumu anlamış. 

bak yo-pinok, anlaşılan o ki sen yalan söylemişsin ve zikin bu durumdan dolayı küçülmüş. yapacak bir şey yok. doğruyu söylersen eski boyutuna geri gelir yoksa böyle bamya style, ortalıkta takılırsın demiş. yo-pinok, son sürat eve koşmuş; evet anne, ben sigara içtim, esrar çektim, bally kokladım ama bir daha böyle şeyler yapmayacağım. ne olur bana kızma, yalan söylediğim için özür dilerim demiş. neyse ana-oğul sarılmışlar.  Yo-pinok, hemen banyoya girmiş, bakmış ki alet eski boyutuna ulaşmış, derin bir oh çekmiş içinden de; layyn ne stresti be? bir daha yalan söylersem cümle alem üstümden geçsin demiş. Yo-pinok daha sonra, hiç yalan söylememiş. evet, bir meşhur öykünün daha huzurlarınızda içine ettim. 

biz erkeklerin en önem verdiği uzuv malum, ona bir şey olsa dünyayı satarız. tahta olsak bile ;)

saygılar,

Serhan.

ve son olarak adamım fırat;