Powered By Blogger
şans etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
şans etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Şubat 2013 Cumartesi

gelecek kaygısı

hello there!

sabah uyandım, klasik duşa girdim. duşta yine kafam çalıştı. ben ne zaman su altına girsem, kafam çalışır. ''zaman akıp gidiyor, bundan böyle hızlı hareket etmeliyim!'' şeklinde bir karar aldım. o atıllığı üzerimden fırlatıp atacaktım. hızlı hareketlerle hareket etmeye alışık olmadığımdan dolayı bazı aksaklıklar yaşadım. mesela çorap seçimi konusunda sıkıntı oldu. habire tek kalmış olanları seçiyordum. çoraplarıma, sizleri de yarın halledeceğim! diye ültimatom vermeyi ihmal etmedim. sonunda bir çift buldum. takım elbisemi, ayakkabılarımı giyip, dışarı çıktım. arabaya bindim. tam parktan çıkacaktım ki, park kapısı açılmadı. 

her halde bu kapıda bir aksilik var! dedim. arabayı döndürüp, diğer kapıya yöneldim ama o da açılmadı. kumandanın pili bitmiş olmalıydı. sonra görevliye telefon ettim. görevlinin olduğu taraftaydım, bu dönüş hamlesini yaparken bu olasılığı dahi hesap etmiştim. son derece sistemliydim. aradım, çalıyordu. görevli, servise çıkmış diye düşündüm. görevli, beni meşgule düşürdü. n'oluydu? arabadan indim, malum bodrumun camını tıklattım. biri perdeyi araladı. bu zatı daha önce hiç görmemiştim. bir şeyler anlatıyordu fakat aramızda cam vardı ve haliyle duymuyordum. benimki de sabırdı ve zorlanıyordu. aç teyzecim şu camı dedim. neyse, görevlinin dedesinin öldüğünü, kendisinin de dün gece apar topar köyüne gittiğini öğrendim. baş sağlığı diledim ama otopark kapısı da halen önümde bir engeldi. çünkü bizim kapıyı açan aleti kadın bulamadı. (bakmamış bile olabilir.) eliyle yok! işareti yaparak perdeyi kapattı. gireni çıkanı eksik olmayan otoparkımıza ise giren çıkan yoktu. çok hızlı hareket ettiydim aslında ben. o sırada selma teyze pencerede belirdi. eliyle bir dakika işareti yaptı. 3-4 dk içinde geldi. zaten selma teyze pencerenin önünde yaşardı. işte bu! kapıyı açacaktı. kapı açıldı. ben yine her zamanki saatimin hala 5-6 dk önündeydim. hızlı hareket ediyordum, ama meyvelerini toplayamıyordum. çok az topluyordum.

evet otoparktan çıktım lakin arabanın bütün göstergeleri söndü, kapandı. ve telefon geldi, uçak iptaldi. evet dedim. sorun yok. önce güzel bir kahvaltı yapar, oradan da elektrikçiye gider arabayı gösteririm. içimdeki hızlı olma dürtüsü kaybolmuştu. o da ne? odea bank tabelası görmüştüm. içeri girip, hülya avşar gibi yeni bir kudret, hakmışım gibi davranmak içimden geldi. acıkmıştım; şuradan bana bir panini, bir fincan da latte söyleyin bakalım deyip, paltomu sandalyeme asacak, ve odeabank'ın farkını hissedecektim. ama  bir anda bu hareketleri istesem de yapamayacağım aklıma geldi. pehh zaten baksana hızlı olmama bile gerek yok, buna doğa bile izin vermiyor diye düşünüp, 45 dk. kadar kahvaltı ettim. sağa sola bakındım. insanlar programlanmış gibiydi. ben asla böyle olamam diye düşündüm. içimdeki gelecek kaygısı tavan yapmıştı.

arabaya bindim, bütün göstergeler çalışıyordu.
güldüm.

iyi akşamlar,

Serhan.

7 Ocak 2013 Pazartesi

ruhum şad...

selam,

ölümden korkmuyorum, şekli hakkında kafamda soru işaretleri var. şahsen, sinsice gelebilecek ölümleri tercih etmem. ama işte sipariş veremiyoruz. aile kurmuşsun, çoluğun çocuğun, onların gelecekleri, görmek istediğin ülkeler, gelecek planların vesaire derken hiç beklemedik bir anda terk-i diyar. sonuçta, yaş icabıyla natamam planlarım haliyle fazla. ya arkada bırakacaklarım? gerçi öbür türlüsü de ayrı külfet. iki ucu boklu değnek. hank moody'nin ifadesine genelde ben de katılıyorum; ''GoD Hates Us ALL...'' durum şu; bence, en azından belli bir yaşa kadar, insanın canı için savaşmaya hakkı olmalı. 

hastalanıp, çekerek ölmek çok iğrenç, ölüme yaklaşana kadar başkalarına yük olmak da var. ve karşı koyamadan ölmek. düşünsenize; herifin teki durup dururken kafanıza silahı dayıyor ve tetiği çekiyor. siz de ölüyorsunuz. yada siz kamp yaparken ayı geliyor, sizi afiyetle yiyor. burada duralım. mesela, ayı beni öyle kolay kolay yiyemez, kaldı ki yedirtmem :) burnu, gözü, kolu, bacağı, kulağı artık birkaç uzvuna zarar veririm. ayı, bu işten karlı çıkmaz. sonunda ayının; ''herifi yedik ama göz gitti. keşke girişte, sağdaki çadıra girseydim...'' itirafı, ruhumun şad olması içün kafidir. olay yeri incelemede, arkamdan; ''yuh olum! herif resmen ayıyla dövüşmüş...'' denmesini isterim. hem, bu sayede diğer kamp yapan insanlar paçayı kurtarmış olur. fena mı? kimse zaten yardım olayına girip, o riski almaz. girişte, sağdaki çadırda kalan, olayın şokunu atlatmış kadın, ''bizim süleyman olsa ayıya beni verirdi, kendi kurtulurdu. işte süleymanlar yaşıyor, bu adamlar ölüyor...'' söylemi ile benim ruh, ikinci defa şad olurdu. kadınları seviyorum :)

öldüğümü duyanlardan bazıları gaza gelip, doğacak bebeklerine ismimi vermeye karar verebilirlerdi. sonra çocuk doğunca, mazallah ya sonu serhan'a benzerse deyip; benim isim yerine, çocuğa ''trendy'' başka bir isim koyarlardı. heh, pis senaryo yazarım. yalnız her senaryoda kendimi öldürüyorum. bu durumdan kurtulmam lazım. buralara da yazıyorum, artık ne boka yarıyorsa? kaç kişi okuyorsa?

hoşçakalın.

serhan.

not: son cümle anket gibi bir şey.