Powered By Blogger
alzheimer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
alzheimer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Temmuz 2015 Pazartesi

hafızam

evet yine pesimist bir yazı.

bugün, her zamanki güzergahtan değil, yakacık'ın tepelerinden şirkete vardık. yol boyunca, ciddi güzel manzaralar vardı. aslında; mevcut güzergahımıza göre süperdi demek daha doğru olur. sonra bir huzur evi gördüm, yeşillikler içinde. sabahın 8'inde yaşlı teyzeler-amcalar dışarıdaki sandalyelerde sallanıyorlardı. sallanan sandalyeleri severim. Legends of the Fall'daki A.Hopkins'in oğlu Tristan'i beklediği sahne geldi gözüme. Hopkins'in elinde çifte, tek göz kısık elinde puro.

zannımca ben de bundan birkaç sene sonra huzur evinde falan olacağım ya da belki bir rehabilitasyon merkezinde. neden böyle dedim? çünkü hafızam zayıflıyor, yok oluyor. zayıflamasın, yok olmasın. sadece psikolojik olsun da gerçeği olmasın. pazar günü, yaklaşık 5 yıl sonra yazlığa gittim. malum site sakinlerinden bazıları büyümüş, bazıları yaşlanmış, kimisi ölmüş, birkaçına felç gelmiş :S yaş ortalaması çok yükselmiş. sonra eski arkadaşlarımı gördüm; çoğu yaşlanmış, göbeklenmiş. neyse işte; en fiti açık ara benim. taam da işte, hafıza giderse napacağım? yılların depresan kullanıcısıyım; nedenlerini blogu okuyanlar beni tanıyanlar bilir. ben, zekam ile para kazanıyorum. hafıza yoksa zeka boşa çıkar. çok kötü olur. geçmişi resetleyip etrafa öyle boş boş bakmak fena. nasıl olurum ki öyle ben?

gitgellerim olur belki. sarı laciverti görünce kendi kendime; sarı-lacivert-şampiyon-Fener... derim sallanan sandalyede. hızlanırım, sonra düşerim. hemşireler kaldırır. kafam kanar. belki babamın kucağında oturduğum günleri hatırlayarak sallanırım bu sefer, IQsuzca tebessüm ederim sağa sola. havaya bakarım gözümün önünde bir yüz belirir elimle ona dokunurum belki, canım abim diyerek. annemi hatırlarım, feri sönmüş gözleri ile bana bakarken. annem orada da bırakmaz beni. kucağıma bir çocuk oturturlar, kim olduğunu bilmediğim. annesi ile gelir, beyaz tenli annesini hatırlayacak gibi olurum, bağırmak çağırmak isterim, isteği eyleme dökemem belki. gitsinler derim, istemem. benim için çok geç, onlara erken bir hadise. mesela arada bigmac yeme isteği belirir belki. hastanın bigmac krizi tuttu. acil yemek sepeti yemek septi'nden sipariş verin. çok agresif oluyor! karşımda biri varmış gibi bigmac yerim belki, sakinleşirim. bitince zaten karşımdaki de kaybolur. sonrasında bigmac yeme isteğim de yok olur, karşımdaki gözümün önünde belirmeyince; ne olurum?

Uzun boylu arkadaşım gelmez. ya da gelir de geç gelir. arkasında duranlardan belki bir iki tanesini zorlasam hatırlayabilirim gibi gelir. ama nedense içimden gelmez. doktor, adama; maalesef tanımadı sizi der.

lakin tanımıştır.

adios.

serhan.

not: ne pis bir yazı oldu be.

4 Haziran 2015 Perşembe

kendimden sıkıldım yemin ediyorum...

Selamlar, uzun zaman oldu. başlıktan da anlaşılacağı gibi kendimden acayip sıkıldım ben. öyle böyle değil. devamlı aynı hataları tekrarlayan şahsiyetlere ERRORIST denirmiş. ne kadar güzel. aynı ben. şimdi söyle ki, benimle aşağı-yukarı aynı işi yapan akranlarım yürüdü ben sabitim. ya da bebek adımları ile yürüyorum. benim sorunum ne biliyor musunuz? beni zeki bir insan sanıyorlar. öyle gösteriyorum herhalde ama değilim. ve fekat, kafam bazen öyle bir karışıyor ki IQmetre olsa; o an kesin gerizekalı çıkarım. 

daldan dala atlayan bir yazı olsun. genelde böyle yazarım zaten. velhasıl bu kafa karışma hikayesi çok sinirimi bozuyor. ben ki hayatta; isim, tel no, kelime vs pek unutmam. hafızam iyidir. ya da iyi idi. buradaki şoförün ismi aklıma gelmiyor. bakın yine gelmiyor. kamil ulan kamil. 2 dk'da falan aklıma geldi. dedem alzheimerdı benim, bekledi bekledi doğum günü arifemde hakkın rahmetine kavuşmuştu. hiç unutmayayım diye sanırım. belki de bir işaret. genlerden mi, artık psikolojiyi toparlayalım diye aldığım desteklerden mi nedir, ciddi eski sürat-i intikalimden eser yok. bu durum hiç hoşuma gitmiyor. eskiden mahallelerde deli gaziler vardı. ben de kafayı sıyırıp böyle biri mi olacağım? üstelik gazi de değilim. 

umarım geçici bir şeydir. en son yazdığım yazıya bakmadım. emin olduğum; o zamandan bu zamana bir göbeğim olduğudur. yaz gelecek diye eritmeye çalışıyorum. bu arada yaz da gelmiyor. şirkette spor salonu var. gerçi mevcut ağırlıklar beni kesmezdi, bu sebepten dolayı bahadır'dan bir sürü ağırlık alıp, koydum salona. haftada 3-4 çalışıyorum. bu blog yazma beraber başladığım bazı zatların kitapları oldu, yazdılar, çizdiler. bende ise tık yok. ha denedim mi? evet bir şeyler yazdım. sonra kaybettim. sonra buldum. ıyy ne iğrenç yazmışım be? dedim, atım gitti. kimseye de öyle ful versiyon göstermedim. hemen ekleyeyim; kendimi o toplara girecek kadar iyi görmüyorum. iyi yazanlar yazsın, biz okuyalım. bu aralar bir şey okuduğum da yok. yazı yazma kabiliyeti sınırlı olanların da kitapları çıktı gerçi de, ben onların kitleye hitap etmek istemem, edemem de. Aylin Balboa (Entel) ayrıdır. O ''müthişkulade'' bir yazar. çok acayip yerlere gelecek. 

başlığı açar isem; organize olamayan kendimden sıkıldım. arabanın anahtarını unutan kendimden sıkıldım. para hesabını bilmeyen kendimden de sıkıldım. en çok da; insanlara değer verme olayımı, pek hak etmediklerini gördüğüm halde ısrarla devam ettiren kendimden sıkıldım. hiç mi sıkılmadığım huyum yok? ne bileyim tatile falan çıkmam lazım benim. millet nasıl siliyor adamı ama? çat çat. bende o da yok. bir de gereksiz sinirliyim. beli etmiyorum ama çok sinirliyim. deliyim olum ben galiba.

görüşürüz.

Serhan. 


29 Ocak 2013 Salı

içinizin içine ettim

iyi sabahlar, 

garip bir adamım. bazı değerlerimi, belki de bunların bir kısmının adı takıntı, her neyse işte onları hiç yitirmedim. mesela, pek dinle aram yoktur ama nerede cenaze, orada ben varımdır. bu konuda hassasım işte. mezarın içine inilecekse; bendeniz bu göreve, doğuştan vazifeliymişim gibi her defasında talip olur, daha sonra ise kendimi ivedilikle kazılmış çukurun içinde bulurum. fatiha bile bilmem, bu durumdan dolayı da her defasında, mevtaya değişik bir şeyler söyleyip sonra da amin derim. o an aklıma ne gelirse, içimden derim işte. anlayacağınız; benim dualar kişiye özel oluyor. ölen kişiyle anılarım mevcutsa ki, genelde mevcuttur hoca ve bir kısım cemaat! beni, fatiha okuyor sanırken, ben genelde anılarımla ilgili -fatiha niyetine- gidene bir şeyler mırıldanıyor olurum. sonra gasilane. aa bak orayı da ıska geçmem. morgda insanları popo üstü yatırıyorlar ya, popoları dümdüz oluyor. sinir bozucu bir durum tabi. düşünsenize, yok siz düşünmeyin, okuyun. allah korusun, J Lo ölmüş, onun poposu da tepsi gibi. olur şey değil. bu konuya çözüm bulmak lazım.

evet işte, can. insan canlı olduğu müddetçe güzelliği, yakışıklılığı bir işe yarıyor. nereden sardım bu konuya? 2013 Ocak, Azrail efendi'nin faza mesai yaptığı bir ay oldu. elinde orak, oradan oraya koştu durdu. o da emir kulu gerçi, memur. tek tek saymayacağım, ölenlerin hepsine, allah rahmet eylesin. ölüm pis bir şey. bu arada benim dedeyi bilirsiniz. alzheimer, işiniz-gücünüz yok veya boş vaktiniz gani ve bu sebepten dolayı, benim yazıları takip ediyorsanız dede ile ilgili anılarımı bilirsiniz. o da bi' hafta önce fenalaştı, şimdi hastanede. evde, ''sen kimsin lan, niye yatıyorsun kanepemde?'' deyip, kafama bastonla vuran kimse yok. boşluktayım. eyvallah vursun da, uykunun ortasında garip oluyordu ama olsun. şimdi burada olsa büyük ihtimal; postalları giyip, (sütçüydü) 40 yıl önce satılmış ineklere yem vermek için Çamlıca'ya yola koyuluyor olurduk. tam saati, 5:30 sabah. bakalım, bize yine fatiha vol 2344d okumak göründü gibi. ama dedem bu, belli olmaz. şaşırt bizi ömer :-/

içinizin, içine ettim biliyorum. pardon. bugün, benim özür dileme günüm olsun. bugün, zaten bir çuval inciri berbat ettim diyeceğim ama, konuyu incir olarak ele alırsak, işin içinden çıkmayız. incirler, ülke genelindeki sayıyı zorlar. anlayacağınız fena batırdım. aslında var ya, bence gayet iyi gidiyordum ama son virajı alamadım, yada belki de gitmiyordum. bana öyle geliyordu. kim bilir? siz siz olun incirleri berbat etmeyin. Ferdi Özbeğen'in sanırım beyaz renk bir saab'ı vardı. saab severim. e malum; alttaki şarkı Özbeğen'den.



eyvallah millet,

serhan.

3 Ocak 2013 Perşembe

ben ölüyorum

iyi geceler,

bir kere öldüm. gerçekten. o anın başka tanımı yok. ayrıca her gün de ayrı kişiler için ölüyorum. sevdiklerim için. ölmeyi alışkanlık haline getirdim. bu aralar en çok annem için ölüyorum. böyle sesli ölüyorum, acı çekerek. çok şansız bir kadın. hayatında, kanımca bir insanın yaşayacağı en büyük acı olan, evlat acısını yaşadı. ama hala ızdırap çekiyor. o ızdırap çektikçe ben ölüyorum. bitmedi dinine yandığımın ızdırabı, bitemedi. 




on sene oldu dedeme bakıyoruz. bizim yaptığımız hikaye, annem bakıyor. anne dedeme, baba dedem 98 yılında ölmüştü. ama yaranamıyor kadın, elinden geleni yapıyor fakat yine de yaranamıyor. neden? çünkü babasına yaranmak mümkün değil. o an yarandığını düşünsen bile, acaba mı, oldu mu lan yoksa? diye içinden geçirmeye kalmadan; hazret, 2 sn sonra kuracağı bir cümle ile sana, ''yok be bu adama yaranmak mümkün değil! saçmaladım iyice...'' dedirtir. tamam yaşlı, tamam şimdi alzheimer hastası. gerçi on sene önce de böyleydi. sadece şimdi biraz daha unutkan, demans vesaire. her şeye eyvallah lakin aynı kişi, bugün annemin kardeşleri (dedemin oğulları işte) gelecek olsa, 180 derece değişebilir. dedemin her memnuniyetsiz hareketinde ben, annem için ölüyorum. sadece dedem değil, kardeşleri, babam, ben... kim o'nu üzerse. annemin gücünün bittiğini hissediyorum. annem, elimden kayıp gidiyor resmen. ben ölüyorum...

ve babam, onun için de ölüyorum. çok büyük olmasa da, eskiden iyi bir iş adamı idi. şimdi emekli maaşına talim. parkta takılıyor. e zamanında nasılsa o para lazım olmaz düşüncesi ile yüksekten prim yatırmamış, şimdi aldıkları para çok değil. anneminki de en alttan. kendim çok bir halt yapamadığım için kendime de çok kızıyorum. iğrenç bir duygu bu. herkes, benden bir şeyler beklerken, ben hiçbir şey yapamıyorum. useless, loser ne derseniz deyin. bazen televizyonun sesini açıyor, veya kanalları birden 886ya kadar tek tek, yavaş yavaş zaplıyor. deli oluyorum. o an televizyonu pencereden atabilirim bir insanın oğlu hele ki ben, babamın bu yaşlılık alameti hareketine içten içe böyle tepki veriyorum diye çok utanıyorum. benim gibi oğlu olduğundan dolayı, babam için ölüyorum.

artık çoğunluğa ben de uydum ve haklılar. dünyaya gelmişim, bir şeyler olmuş, böyle olmuşum ve böyle giderim. yeni arkadaşım olsun bile istemiyorum. eskilerle karşılıklı unfollowlaştık zaten. sinemaya tek başıma gidiyorum. arasam?! tamam çok zorlasam belki sinemaya gidecek birini bulurum ama insanların kafalarını ütülemekten bıktım. haa aklımdayken, bir arkadaşım var. onunla da artık hiç görüşmeyeceğim. niye? çünkü onun kafası kötülüğe ve sadece çıkarına çalışıyor. benim kafam ikisine de çalışır, kötüyü ya insanlar böyle düşünüyor ise? diğerini de davranışlarımı şekillendirmek için kullanırım. kimsenin kötülüğünü istemem. istemesen de insanların saksı kötüye çalıştığından, seninkini de doğal olarak öyle sanıyorlar. 

resmen geri püskürtüldüm hayattan. geçenlerde, spor salonunda bir delikanlı lateral raise yapıyordu ama hareketi küllüm yanlış yapıyordu. bir şey demedim. eskiden olsa, detaylı anlatırdım. bu çok küçük bir örnek ne var bunda diyebilirsiniz. ama benim için, bilip de söylememek büyük bir olay. daha doğrusu olası tepkiler, cevaplar sebebiyle psikolojimin bunları kaldıramayacak vaziyette olması. buna benzer dahil olmadığım konular. fiziksel temas her zaman, ama ciddi konular konuşmak yok, öğretmek yok, tartışmak yok vb. 

benim zaman, böyle böyle geçer...
ölürüm ben,
hatta ben ölüyorum...

eyvallah,

Serhan 

26 Kasım 2012 Pazartesi

neredeyse beygirin altında kalan çocuk

iyi sabahlar,

dedem alzheimer hastası zaman zaman demans durumları vs. her gün aklı biraz daha geriye gidiyor, hafızası biraz daha karışıyor. her gün daha az normal oluyor. anneanne vefat edince, biz dedemin eve transfer olduk. 11 sene önce cereyan eden bu olayda, pederin mali durumunun da payı vardı. ben, bir yıldır memleketteyim. memleketten gittiğim vakit dedem böyle değildi. ne yalan söyleyeyim pek akrabalarla aram yoktur. genel bir şey. dedem de buna dahildi. dahildi diyorum çünkü o artık başka biri, çocuk gibi. 95 yaşında ama maşallah fiziksel olarak çok sağlam. bizim dedeyle münasebetimiz, çamlıca'ya, oradaki çiftlik yıllarına dayanır. 


anne ve babam ipraş'ta çalıştığından, ben ilkokul çağına kadar çiftlikte büyüdüm. daha sonra da belli yaşa kadar haftasonları. o zamanlar, çamlıca acayip bir yerdi, şehir dışında gibi. kar yağdığında araba falan giremezdi. atlar, inekler, eşekler, tavuklar, köpekler, kediler, hatta gelincikler arasında gezen yılanlar. hayvan sevgim, yılan sevmem buradan gelmiş herhalde. dedem o eski zamanları iyi hatırlıyor hatta az önce eğer ben duymasaydım, kapıyı açmış muhtemelen çamlıca'ya gidiyordu. hayalinde, bazen ineklere yem gelmiş oluyor, bazen karısına gidiyor, bazen oğulları arabayla gelmiş oluyor ama en çok annesine gidiyor. çok düşkün oğullarına. benim biriyle sıfır, diğeriyle mesafeli diyebileceğimiz seviyede muhabettim var. bütün çocukları bakıyor diyeyim ben, o topa girmeyeyim. ama en çok tabi ki annem. zaman zaman kafası bundan 30-40 sene evvele gidiyor. alzheimer pis bir şey. ben meraklı adamımdır. bir kısım kitaplar okudum, yardım edebileyim diye. dedemin, diğer hastalara göre bazı dezavantajları var. gözü görmüyor, okuyamıyor. kulağı duymuyor, bu da kısıtlı kavrama kabiliyetinin önüne engel oluyor. ben, bir kere atın altında kalmışım. at, beni noyan'dan (abimden) kıskanmış ve ön ayakları ile altına almış. santimetre ile kurtulmuşum. e tabi öyle olmasaydı siz de bu satırları büyük ihtimal okuyor olmazdınız. 

velhasıl kelam, benim adım artık serhan değil. beygirin altında neredeyse ezilen/kalan çocuk. serhan derseniz, bakış; soru işareti ama kızılderili adı kılıklı beygirli tamlamayı söyleyince hemen hatırlıyor. mantık şu; hala yanındaysa, eski zamanı bilen bu insan ne kadar kötü olabilir ki, bana ne zarar verebilir? arada dedeme hobi yaratıyorum daha doğrusu yaratmaya çalışıyoruz. dedem eski kaleci. günde 10-15 dk top oynuyoruz. topu köşelere (o yatakta duruyor) atıyorum baya baya çıkarıyor. hatta geçen ''nasıl plonjon attım?'' cümlesini şaşkın bakışlar arasında kuruverdi. ufacık bir şeyi başarmak ona ümit veriyor. sonra barbunya ayıklıyor. devamlı barbunya alıyoruz. e haliyle içimiz dışımız barbunya oldu. cama ''itinayla barbunya ayıklanır'' tabelası yapıştırsam mı? geceleri çok zorlanıyor. zaten gece mi, gündüz mü karıştırıyor. bazen bavul elinde ben hazırım diyor. açıklama yaparsan bitersin. köşeli olursan yine bitersin hep yuvarlayacaksın, gittiği yere kadar. mesela o zaman; dede, ben çok yorgunum yarın gidelim diyorum. süt, bisküvi yapıyoruz. 


masajı çok seviyor. kafada kan deveran etmeli imiş. katılıyorum, etmeli. masaj yapıyorum. bana, beni anlatıyor bilmeden, bir oğlan var; eli ağır pzvengin ama iyi ovuyor kafayı diyor. bir şekilde enerjisi bitmeli ki uyusun. yoksa, sabaha kadar nöbetteyiz. ben de bir kaç kere aklımı kaçırır gibi oldum, garip bir şeydir. anlıyorum onu. nerede olduğunu bilememek, çaresiz, savunmasız kalmak. bu seferlik böyle.

eyvallah.

yandaki, 'neredeyse beygirin altında kalan çocuk'tur. üstteki ise dedem, ömer rıdvan.