Powered By Blogger
iş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
iş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Ocak 2018 Çarşamba

yol almaz

merhaba,

saat 2:46, bir oda dolusu pardon iki oda dolusu insanla sap çalışıyoruz. sanırım bu insanların en aptalı da benim. zaten benim kafam IT'ye pek çalışmaz. iyice yavaşladım. depresanları bırakamam lazım. ek olarak; son zamanlarda hepten kendime olan güvenimi kaybettim. iş hayatı e hadi diyelim, yaptığım espriler bile bok gibi. eskiden herkesi güldürürdüm. şimdi kendim gülmüyorum ki, laf. bunda maalesef tarkan bey'in pek payı var. tarkan bey, benden memnun değil. ben de benden memnun değilim ama tarkan bey'e de not versem versem, ne bileyim?! sonuçta o pozisyonda değilim. o, o pozisyonda. 

iş hayatı yüzüme gülmedi be. yada ben iş hayatına gülemedim. bunca yıl mühendis olmak için uğraştım. gerçekten öyle böyle uğraşmadım. maddi olarak ailemin ocağına incir ağacı diktim. yurt dışında okudum. ikmali, okulu uzatması vs derken iyi para gitti. benim kadar makina dersi alan adam azdır. bunun için miydi onca şey? bi' sik olmadı. verseydin beni kaportacının yanına, çırak olarak başlasaydım ya baba? topçu? şimdi kazma gibi oynarım her halde ama zamanında iyi top oynardım. o da olmazdı, sonuçta, alemci topçu istemiyoruz. olmazdı, haylazdım. bu olay tabi, yalın olarak düşünülmemeli, genlerde mi var ne var, hikaye. ben, diğer insanlardan çok akıllı değilim ama farklıyım. farklı insanlar, diğerleri için zordur. ne yapsan batarsın. yakınlaştıkça daha da çok batarsın. her zaman mesafeni korumalısın. bu sefer de neden sen çok samimi değilsin? derler. canımın sıkıldığı, spordan da hayli uzaklaşmış olmam. hiç bu kadar berbat bir vücudum olmamıştı. iğrenç. 

hayatta pek çok şeyden yırttım ama her yırtış için biraz psikolojiden veriyorsun. e yaş alınca, yaralar hemen iyileşmez oluyor. neyse, tarkan'ın kafamın içine girmesine izin vermemem lazım. benimle uğraşanın işi de rast gitmez de, iş bulmak vs çok zor süreç. iyisi mi, susayım ben. belki kurtarır.

saat 07:22.

şirkette sabahladım. eskiden çöp işi yaparken de sabahlardım, zor bir projeydi o. zor insanlar. klasik kötü bendim o zaman da. hiç yol alamıyorum hiç. yol almaz oynuyorum bu hayatta. 

yatın daha erken.
serhan.

30 Kasım 2017 Perşembe

manasızca

selam,

son derece manasız. yaşadığım hayat, yaptığım iş, yediğim yemek hepsi manasız. kendini ifade edebiliyor musun? diye bir soru sordular bana. bir nevi performans değerlendirme kriteri imiş, yaşım kırk olmuş hala performansım değerlendiriliyor, kötüyse, kovulacağım. hani sınıf kapısı çalar da, bir kız çocuğu gelir; öğretmenim dersinizi bölüyorum, Serhan'ı müdüre hanım çağırıyor. Herkesde, bu sefer tarrağı yedin Sero bakışı, öğretmende ise yine ne halt yedi bu çocuk? bakışı. Velhasıl kelam, o kapı çalınınca içim bir hop ederdi, heh IK'dan veya beklenmedik bir yerden çağrılırsam yine aynı hisle sınanıyorum. 

hani derler ya, anlayabildiğin kadarım! ben diyemem çünkü kendimi ifade etmede noksanlık yaşıyorum. belki yazılı olarak değil ama sözel olarak öyle. eeelemem, konuşurken kızarmam, toplulukta konuşabilirim fekat bazı zamanlar ne diyeceğimi unutuyorum. sanki son cümle benim bu dünyadaki gerçekten son cümlem. hadi diyorum cümleyi boşver, konuyu hatırla be adam ama o da yok. boşum, o an; IQ'um 50. sonra laf uzuyor, demagog olmasam da, zor yerlerden bir şekilde sıyrılırım. konu aklıma geliyor, kaldığım yerden devam. eskiden? eskiden hiç durmadan anlatabilirdim, kompozisyon dersinde aslında önümde olmayan kağıttaki hikayeyi okumuştum. bazı kişilerin yapabildiklerini ben, efor sarf ederek yapabiliyorum. gündüz uyanmak, hava kapalı iken dışarı çıkmak, ilaçsız gün geçirmek vb. yine de günler geçiyor bir şekilde, belli bir yaşa geldim. her sene, bir önceki seneden daha az konuşuyorum ve sanırım daha az kişiyle irtibata geçiyorum. empati yaptığım vakit ise, genelde yapılanı onaylamıyorum ve ben, x şahsın yerinde olsam; böyle böyle yapardım diyorum kendi kendime. sonra zaman geçiyor, x şahsın verdiği kararın doğruluğuna tanık oluyorum. ben olsam gerçekten de; ne kadar da çok yanlış karar verirmişim? maalesef olduğum yerden şikayetçi olsam da buradan 2m öteye gidemem. buyum ben, bu kadarım.

bu düşüncelerim kendi kendime gelişmedi elbette. ben, ben olsam beni işe almazdım onu alırdım veya öbürünü. ama beni değil. kendimi çok mutsuz, gerizekalı biraz da gereksiz hissediyorum. tamam detayları bilmem, araştırmam, dil konuşmam vs iyi bir şey ama ben temelden sarsılmışım. beni sarsanların teker teker damına koyayım ulan. mundar oldum resmen. artık daha da az gülüyorum. keşkeleri olmayan insanlar var. benim ise keşke demeyeceğim iki-üç hamlem varsa vardır bu hayatta. ee manasız işte.

hakikaten kendimi taşımaktan yoruldum. çok ağırlaştım ben.

eyvallah,
Serhan. 

5 Nisan 2017 Çarşamba

Burhan OT

selamlar selamlar,

Yıl oldu mu acaba son yazımdan bugüne kadar geçen zaman? neyse olmuş olabilir. Ben nasılım? iyi diyelim, iyi olsun. Siz nasılsınız? Sizler; böyle 80e, 1000e falan ayrılırsınız işte duruma göre değişirsiniz mantıken. Benim tanıdıklarımın çoğu iyidir muhtemel. Hatta süper lan benim tanıdıklarım. Herkes daha da gelişiyor. Coştu millet. Serhan'a tur bindirdiler ki zaten ben çoktan diskalifiye. Olun olun müthiş olun. Yetmez! Çocuklarınız falan da birbirleriyle yarışsın. Yaşasın hırs. Yaşasın para. 

Her ne haltsa bugün bizim şirkete temsil adı olarak Burhan Ot'u uygun gördüğüm bir kişi geldi. Adam gelmeden önce; nerelerde çalıştığı, ne yiyip ne içtiği? Boyu-kilosu ki iri bir arkadaş; zaten paylaşılmıştı. Beklenen oldu, bugün geldi. Benim en nefret ettiğim işin IT ve türevleri olduğunu beni takip edip, hala ölmemiş kişiler bilirler. Bu zat da aynı iş koluna mensup, en babasından olan ERP uzmanı. Velhasıl Burhan bey bugün geldi ve ahanda bizim şirket kartını çıkarttı şırrraaakk. Danışmandı ama email adresi vardı, olum onu bırak, odası bilem vardı. Her şey ne güzeldi? ITci mi olmak vardı? Kısa bir konuşma yaptı. bizler anahtar kullanıcıydık. Dedi ki, (lan içinden) dedi; ben yanımda bilgisayar açtırtmam, ben telefonu kapatırırım ızzt bızzt gibi garip şeyler söyledi. Almıştı gazı. 40'ına merdiven dayamış ve sittin senedir orta düzey yönetici olan ben gibi şahıslara bu Liseli styla haşlanma stili hoş gelmedi tabi ki. Başarısızız belki ama yine de, eser miktarda da kalsa bizim de gururumuz mevcuttu sonuçta. Bir de şirkette malum, rüzgar olup esmeyenler için de laaan ya benim esmediğimin?! foyası ortaya çıkarsa? düşüncesinde olanlardan; hssiktir zıçtık tepkisi yükselmiş olabilir miydi? Henüz net bir durum yok. Her şey çok yeni.

Bu bilgisayarı açtırtmam, telefonu kapattırırım hayt huyt olayını, bizim firmanın en tepesinin bir altındaki beyefendi de beğenmemiş olacak ki çok kibar bir şekilde, bizim personel gerektiği yerde, nasıl davranacağını bilir... şeklinde bir mesaj virdi. Önemliydi bu. Eşek kadar adamlar için Burhan'a; eti senin, kemiği benim demedi zaar. Diyebilirdi ki onun yerinde, birkaç altındaki bey olsaydı derdi. Burhan'ı, koridorda gördüm, normalde selam veririm, gerek domuzvari bir günümde olmam, gerekse hal ve hareketi beni selam vermemeye itti. İyi yaptım bence. Bakalım. 

Burhan Ot ile maceralar olursa, paylaşırım. Benden yana sorun çımaz zira ben o işi kolaydan yaparım. Kimlerden çıkacağını da biliyorum. Ayrıca geçen sporda artis artis suyumu kenara koyan herif, haddinden fazla ağırlık yükleyip benchin altında kaldı. Normalde ota boka koşan ben, yine kıpırdamadı. Artık böyle, ne kaddar ekmek o kaddar köfte.

Hadi afiyet olsun.

Serhan.

24 Ağustos 2015 Pazartesi

yarım demedim ben

hello,

krediyi öteleyeyim diye sabah sabah bankaya gittim. 910 numarayım ben. sıra 903'te, eyvallah dedim zaten alerjim tutmuş, gözlerim, burnum akıyor. sıcak bir taraftan, en mühimi de açım. eczaneyi sordum. tam karşıda imiş.

gittim, göz damlası, göz teramisini üstüne de c vitaminli efervesan aldım. bunlar bende fikis menü. sonra yandaki büfede sosisli yiyeyim dedim lakin sosisliler maalesef daha pişmemiş. canım acayip sosisli çekiyor. ben de istemeye istemeye tost söyledim, bayat yarım ekmeğin arasında tost üstü ful margarinli bir şekilde geldi. dedim ben bunu (parmaka gösteriyorum; sandviç ekmek) istedim, yarım ekmek istemedim. adam ise, yarım istedin diyor. tee allaım yarrım istemedim ben, su tostlardan dedim hatta sandviç ekmeğini gösterdim, sen de tamam abi bunlardan sonra seninkini atıyorum dedin... dedim. olay tostun yarım, çeyrek olması değil salak yerine konmak. dedim ki; abi, böyle yaptım, unuttum de kusura bakma de... zaten ben, tamam derim. ama ben yarım marım demedim. hala dedin diyor. neyse sonra, kabul etti. ''hee sen oni haa temam temam...'' hee oni ya. iyi daha uzatmadık. bu yüzden bile dövüşürüm ben. yarısına kadar yedim tostu. ilaçları da çaktım zaten sıram da gelmiştir... dedim, çıktım büfeden.

evet bir girdim bankadan içeri. numara 904'te. 903'ten, 904 olmuş. haha şaka gibi amk zaman mı durdu olum acaba diyerekten iki salaklaştım. söyle sıradakilere baktım, çoğu kredi başvurunda bulunacak asgari ücretin artmasını istemeyen AKP seçmeni. dedim ki sıraya; sizin hepinizin işi belli ki uzun! ben, krediye bir imza atıp, çıkacağım. 2 dk. izin varsa tabi? hemen en önden takkeli dalyarrak amca, hee biz sabahtan beri bekliyoz da bilmemle lan sus sakalını yolduğumun herifi sus. amca motor gibi susmuyor. tamam beyamca, tamam amk sen sus beklerim ben. bireyselden kadın baktı tüh boşuna beklemişsiniz dedi. hah dedim, az önce şu arkadaşa (parmakla onu da gösteriyorum) aynısını söyledim tınmadı, sonra içeride bilgisayar oynayan adama da söyledim, o ise hiç tınmadı... dedim. Kaldı ki portföy müşterisiyim ben, bir isim söyledi. evet iste o dediğiniz isim de yerinde yok dedim. gerçi telefonu meşgul. lütfen dedim, işimi halledin ben elimi kana bulamadan bu diyardan gideyim. Geç de kaldım işe, arasalar yokum. zira aramazlar ama yoksan ararlar. ben de böyledir. Gerçi önden işe gidip kartımı bastım, sonra çıktım emma olsun.

aha unutmadan yarım marım demedim ben.

eyvallah.

serhan.
   

13 Temmuz 2015 Pazartesi

hafızam

evet yine pesimist bir yazı.

bugün, her zamanki güzergahtan değil, yakacık'ın tepelerinden şirkete vardık. yol boyunca, ciddi güzel manzaralar vardı. aslında; mevcut güzergahımıza göre süperdi demek daha doğru olur. sonra bir huzur evi gördüm, yeşillikler içinde. sabahın 8'inde yaşlı teyzeler-amcalar dışarıdaki sandalyelerde sallanıyorlardı. sallanan sandalyeleri severim. Legends of the Fall'daki A.Hopkins'in oğlu Tristan'i beklediği sahne geldi gözüme. Hopkins'in elinde çifte, tek göz kısık elinde puro.

zannımca ben de bundan birkaç sene sonra huzur evinde falan olacağım ya da belki bir rehabilitasyon merkezinde. neden böyle dedim? çünkü hafızam zayıflıyor, yok oluyor. zayıflamasın, yok olmasın. sadece psikolojik olsun da gerçeği olmasın. pazar günü, yaklaşık 5 yıl sonra yazlığa gittim. malum site sakinlerinden bazıları büyümüş, bazıları yaşlanmış, kimisi ölmüş, birkaçına felç gelmiş :S yaş ortalaması çok yükselmiş. sonra eski arkadaşlarımı gördüm; çoğu yaşlanmış, göbeklenmiş. neyse işte; en fiti açık ara benim. taam da işte, hafıza giderse napacağım? yılların depresan kullanıcısıyım; nedenlerini blogu okuyanlar beni tanıyanlar bilir. ben, zekam ile para kazanıyorum. hafıza yoksa zeka boşa çıkar. çok kötü olur. geçmişi resetleyip etrafa öyle boş boş bakmak fena. nasıl olurum ki öyle ben?

gitgellerim olur belki. sarı laciverti görünce kendi kendime; sarı-lacivert-şampiyon-Fener... derim sallanan sandalyede. hızlanırım, sonra düşerim. hemşireler kaldırır. kafam kanar. belki babamın kucağında oturduğum günleri hatırlayarak sallanırım bu sefer, IQsuzca tebessüm ederim sağa sola. havaya bakarım gözümün önünde bir yüz belirir elimle ona dokunurum belki, canım abim diyerek. annemi hatırlarım, feri sönmüş gözleri ile bana bakarken. annem orada da bırakmaz beni. kucağıma bir çocuk oturturlar, kim olduğunu bilmediğim. annesi ile gelir, beyaz tenli annesini hatırlayacak gibi olurum, bağırmak çağırmak isterim, isteği eyleme dökemem belki. gitsinler derim, istemem. benim için çok geç, onlara erken bir hadise. mesela arada bigmac yeme isteği belirir belki. hastanın bigmac krizi tuttu. acil yemek sepeti yemek septi'nden sipariş verin. çok agresif oluyor! karşımda biri varmış gibi bigmac yerim belki, sakinleşirim. bitince zaten karşımdaki de kaybolur. sonrasında bigmac yeme isteğim de yok olur, karşımdaki gözümün önünde belirmeyince; ne olurum?

Uzun boylu arkadaşım gelmez. ya da gelir de geç gelir. arkasında duranlardan belki bir iki tanesini zorlasam hatırlayabilirim gibi gelir. ama nedense içimden gelmez. doktor, adama; maalesef tanımadı sizi der.

lakin tanımıştır.

adios.

serhan.

not: ne pis bir yazı oldu be.

4 Temmuz 2015 Cumartesi

eternet kablosu

hey,

size bu satırları 130-140 nabızla yazıyorum. yemin ediyorum bıktım. bezdim resmen bezdim. kronik psikolojik sorunlarımın yanında, hayatımda cins cins insanlar da ısrarla bana denk gelmekte. geçen bu psikolojik sorunlarımın bir tanesi ile uğraşıyorum, şaytt tam da üretimdeyken denk geldi. hava sıcak, etraf kalabalık, makine gürültüleri ki hepsi ayrı ses çıkarırlar ve ben de hepsini ayrı ayrı algılarım, hepsi kulağımda çınlıyor. o aradan forklift çıkıyor, kaos var kaos. o an; tek bir amacım var. klimalı olan ofisteki masama ulaşmak. 

bir odada iki kişiyiz. benim görüş bulanık, tansiyon tavan vesaire vesaire. detaya girmiyorum. her ne haltsa bir baktım, masamda bir karartı. bu arada klimalı odada klima da kapalı. bela kronik halimle; değil önce klimanın kumandasını bulmak, acil popomu bir koltuğa koymam gerek. o karartı dediğim ise; bir kişi. elektrikçi çocuk. adam çocuk. slow-motion zat. benim bilgisayardaki eternet kablosunu tamir etmiş. bir şeyler söylüyor bu arada masamda da oturuyor. kafam zaten sepet gibi olmuş. bir saniye çekil zira oturmam lazım. bakıyor. bak tabi. ama aynı zamanda çekil di mi? ı ııh. insanlara karşı kibarımdır bihassa çalışanlara kaşı. hem eternet kablosu tamiri ne demek? yenisini alırsın olur biter. neyse baktım falan tamam sağol dedim. zahmet olmuş. göz ucuyla klima kumandasını ararken; bir daha kırmayın haa... diyen bir sesle irkildim. ehuehhehahhıuhıdncndfn nn neee? dedim. tekrarladı. şöyle bir baktım kablonun ucundaki o tırnaklardan bahsediyor. benim kabloda tırnaklar kırık değildi bir kere. toplantı odasından geçici aldığımız, eternet kablosunun tırnakları kırıktı ama süper çalışıyordu. yani bu adam çocuk, hem yanlış kabloyu kesmişti hem de ukalalık+terbiyesizlik yapıyordu. o sırada gördüm ki internet yok. üstüne iki tane çalışmayan kablomuz olmuş. bi de bu zat var. bunları konşurken her seferinde ağzını açıyor ama ben hızlı konuştuğum için dile gelemiyor. yoksa her seye cevabı var. ama benim kronik rahatsızlığım da var. sinir var, stres var, suistimali sevmeyen bir yapım var, sağ avuç içim var. var oğlu var.

derin nefes aldım; dedim ki o kestiğin kablo yanlışşş bu biir. ikincisi kablonun tırnakları olsa ne olur olmasa ne olur? üçüncüsü ben kırsam zaten söylerim dördüncüsü zkindirik bir eternet kablosunun ucunu değiştirdin diye ne oluyor? beşincisi ve en önemlisi ise; ağzını topla. o sırada kabloyu kurcalamaya devam eden adam çocuk bana internetin geldiğini müjdeledi. ifade şu ama bak oldu işte! hahah ama zaten önceden de böyleydi. ben tık diye takılsın, daha da kurcalamayalım, bilgisayardaki soketi bozmasın vs istiyordum. kısaca workdone sıfır. çene bol, icraat yok. dedim hadi. haydii. yanlış anlaşılma falan bir şeyler diyor ama kızgınım. özür dile, bas git. elalem hor görür, ben kollarım. gördüğüm muamele de hep aynıdır. geçenlerde de arkamdan; serhan bizde kaldı, yok kocamdan omlet istedi yok şunu istedi vs vs diye konuşulmuş. ulan siz bende 3 ay yaşadınız be. ısrar ettiniz de kaldıydım o da hayatımda bir gün. yuh be ayıptır. hayatınız yalan.    

benim gerçekten yetim olan bir arkadaşım var. bana hep şöyle der; acıma yetime, döner koyar götüne. inan, doğrudur bu laf der. eskiden, yok be olum! falan derdim, şimdilerde 'olabilir'e kadar geldim.

eyvallah,

serhan.  



4 Haziran 2015 Perşembe

kendimden sıkıldım yemin ediyorum...

Selamlar, uzun zaman oldu. başlıktan da anlaşılacağı gibi kendimden acayip sıkıldım ben. öyle böyle değil. devamlı aynı hataları tekrarlayan şahsiyetlere ERRORIST denirmiş. ne kadar güzel. aynı ben. şimdi söyle ki, benimle aşağı-yukarı aynı işi yapan akranlarım yürüdü ben sabitim. ya da bebek adımları ile yürüyorum. benim sorunum ne biliyor musunuz? beni zeki bir insan sanıyorlar. öyle gösteriyorum herhalde ama değilim. ve fekat, kafam bazen öyle bir karışıyor ki IQmetre olsa; o an kesin gerizekalı çıkarım. 

daldan dala atlayan bir yazı olsun. genelde böyle yazarım zaten. velhasıl bu kafa karışma hikayesi çok sinirimi bozuyor. ben ki hayatta; isim, tel no, kelime vs pek unutmam. hafızam iyidir. ya da iyi idi. buradaki şoförün ismi aklıma gelmiyor. bakın yine gelmiyor. kamil ulan kamil. 2 dk'da falan aklıma geldi. dedem alzheimerdı benim, bekledi bekledi doğum günü arifemde hakkın rahmetine kavuşmuştu. hiç unutmayayım diye sanırım. belki de bir işaret. genlerden mi, artık psikolojiyi toparlayalım diye aldığım desteklerden mi nedir, ciddi eski sürat-i intikalimden eser yok. bu durum hiç hoşuma gitmiyor. eskiden mahallelerde deli gaziler vardı. ben de kafayı sıyırıp böyle biri mi olacağım? üstelik gazi de değilim. 

umarım geçici bir şeydir. en son yazdığım yazıya bakmadım. emin olduğum; o zamandan bu zamana bir göbeğim olduğudur. yaz gelecek diye eritmeye çalışıyorum. bu arada yaz da gelmiyor. şirkette spor salonu var. gerçi mevcut ağırlıklar beni kesmezdi, bu sebepten dolayı bahadır'dan bir sürü ağırlık alıp, koydum salona. haftada 3-4 çalışıyorum. bu blog yazma beraber başladığım bazı zatların kitapları oldu, yazdılar, çizdiler. bende ise tık yok. ha denedim mi? evet bir şeyler yazdım. sonra kaybettim. sonra buldum. ıyy ne iğrenç yazmışım be? dedim, atım gitti. kimseye de öyle ful versiyon göstermedim. hemen ekleyeyim; kendimi o toplara girecek kadar iyi görmüyorum. iyi yazanlar yazsın, biz okuyalım. bu aralar bir şey okuduğum da yok. yazı yazma kabiliyeti sınırlı olanların da kitapları çıktı gerçi de, ben onların kitleye hitap etmek istemem, edemem de. Aylin Balboa (Entel) ayrıdır. O ''müthişkulade'' bir yazar. çok acayip yerlere gelecek. 

başlığı açar isem; organize olamayan kendimden sıkıldım. arabanın anahtarını unutan kendimden sıkıldım. para hesabını bilmeyen kendimden de sıkıldım. en çok da; insanlara değer verme olayımı, pek hak etmediklerini gördüğüm halde ısrarla devam ettiren kendimden sıkıldım. hiç mi sıkılmadığım huyum yok? ne bileyim tatile falan çıkmam lazım benim. millet nasıl siliyor adamı ama? çat çat. bende o da yok. bir de gereksiz sinirliyim. beli etmiyorum ama çok sinirliyim. deliyim olum ben galiba.

görüşürüz.

Serhan. 


24 Eylül 2013 Salı

lüzumsuz hayatım

selam,

süper pesimist bir yazı yazıyorum haberiniz olsun. 

ben serhan; ben, kesinlikle baştan aşağı lüzumsuz bir hayat yaşadım. lüzumunda sadece; -lüzumsuz hayatımın başka insanlara ders olacağı- bir hayattı benimki. inanın, en gerekli yerde hiçbir çaba göstermedim. bıraktım, hep erteledim, salladım. boktan be. di mi!? aslında yaşamasam da olurmuş. ne o trajediyi önleyebildim, ne de aha ben şöyle şöyle bir iyilik yaptım da hayat kurtardım diyebileceğim bir hadise yada sıkı bir kahramanlık öyküsü var, mazimde. benim kahramanlık öykülerim hep piç oldu. millet, iş peşinde, okul peşinde koşarken, aptalca, kimseyi umursamadan; rehabilitasyon kılıfında bolca boşa zaman geçirdim. içiyordum da, sabah arabayı nereye park ettiğimi bile bazen hatırlamıyordum. 

öyle bir yaşadım ki, çocukluğum eğlenceli ama başkalarıyla alay etmeyi ihmal etmemekle geçti. o alay ettiklerim, benden çok önce adam oldu. bazıları da bi bok olamadı, o ayrı. bende ise, yarım şişe viskiden sonra şekillenen hayali projeler ganiydi. herkesin alay ettiği ile alay etmezdim. nedense? çocukluğumda futbol oynardım. gol kaçırınca yukarıya nah işareti yapıyordum. suç bendeydi ama suçları başkalarına atıyordum işte. allah beni sevmiyordu! biliyordum. (ilerleyen zamanlarda iki defa kazadan kurtulacaktım...) küfürleri saymıyorum bile. onun dışında ergenliğim geç gerçekleşti. geç büyüdüm. aslında bazı düşüncelerim hiç gelişmedi. 7 yaşında neyse, şimdi de o. ama kimseye göstermiyorum. bazı fikirlerim ise 7 yaşında tıpkı şimdiki gibiydi. bu iki cümle aynı değil.

girdaplara direnmedim, her yere savruldum. psikolojimi bozmaya 13lü yaşlarımda başladım. kimse anlamadı. kurcaladım kurcaladım sonunda 21-22 gibi psikolojik olarak -ağır sorunlu- kategorisine geçiş yaptım. bu zamandan sonra hayatıma giren kişiler için belayı azam oldum. taptığım gitti, tek kaldım. o, başkaları için kötü örnek olabilirdi. benim için ise mükemmel olan bu örnekten öyle uzaktım ki, kendime resmen küstüm. kendimle konuşmadım ama nefret ettiğim davranışlarımı hiç bırakmadım. kendimle barışmak için hiç adım atmadım. 

beni sevene değer vermedim, sadece gitmesinden korktum o kadar. aşık olmadım bence biliyor musunuz? ilk başta öyle sandım, sonra nasıl kurtulabilirim bu sorumluluk gerektiren hayattan? diye düşündüm. onu nasıl kurtarırım, benimle geleceği yok ki!? anası kaynaklı -senden bir bok olmaz- gazı ile ayrıldık, gazladım gittim. yazdığım kadar kolay olmadı tabi. sorunlu halimle bile okulu donumda salladım diyebilirim. akranlarım bana tur bindirmişti, birçoğu benim neden aradığımı biliyor, telefonlarını bile açmıyorlardı. sonra yalnızlığa alıştım. çok alıştım.

sinirleniyordum, bir şeyler yapmalıydım. bunlar sadece kıpırdanma idi. biliyorum zekiydim ama kendimi yormuştum. bana karşı beklentiler hep yüksek oldu. kuzeyde bir arkadaşımın tezini yaptım, belki de yaptığım en sağlam iyilik bu oldu. okulun, yükseğini de yaptım ayıptır söylemesi. hayatımın bir kaç senesini gece seansında oynadım. birbirimize doğrultuğumuz silahların hepsinin oyuncak olmadığını açıklamama gerek yok. zira tiyatro oynamıyorduk, oradan bi tek ben yırttım. sonrasında kuzeydeki yaşam bana cennet gibi geldi. ikinci bahardı resmen, yeniden doğmuştum ama sonra yeniden ölmeye başladım. sorunlar iyice omuz başlarımdan bastırıyordu. zamandı bu, tanıyordum...

ama dedim ya lüzumsuzdum işte. biri daha geldi, böyle merdivenden indi. o eterasandı! bana hep destek-tam destek verirken, ben şımardım. toparlan dediğinde de, deneyim tabi dedim. plan yaptım, toparladım da. biraz uzun sürdü, koşan akranlarla arayı kapamak ama bence kapadım. ilaç bile az alıyordum yok be aynıydı aslında. ümidim vardı. oldu galiba. meğer bu ümidin de bir -deadline-ı varmış. ve yaptıklarımın bedeli. bu bedel belki de intikam aldı, hayatımı karalayarak. her şey iyi olmaz kaidesi vardı. hep işlerdi. olmaazz bu sefer benim istediğim gibi olacak... dedim ama sanırım iş işten geçmişti. hayatım için; üçüncü, dördüncüyü dener miyim? yoksa; oturur bir köşeye lüzumsuz hayatımda daha ne boktan şeylere şahit olacağım? diye düşünerek sessiz sessiz olacakları mı beklerim? bilmiyorum amına koyayım, bilmiyorum. 

tek bildiğim gücümün bittiği.

Yahya Kemal Beyatlı'dan;

SESSİZ GEMİ

Artık demir almak günü gelmişse zamandan,
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.

Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol;
Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol.

Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli,
Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli.

Biçare gönüller. Ne giden son gemidir bu.
Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu.

Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler;
Bilmez ki,giden sevgililer dönmeyecekler.


see you guys.
serhan.

23 Ocak 2012 Pazartesi

ilk iş günü

selam,


çok garip şey lan. aradan piyuu beş sene geçtikten sonra türkiye'de çalışmaya başladım. ilk iş gününde, işe varmak için, ardı ardına tam üç farklı ve modelde toplu taşıma aracına bindim. garipsedim, dolmuşa binmek için evvelce selamiçeşme köprüsünü bi güzel aştım ve taksim dolmuşunu beklemeye koyuldum. derken ani bir kararla taksim dolmuşundan vazgeçip, kadıköy dolmuşuna bindim. sonraki adım olarak kendime, -kabataş- vapurunu belledim. saat 7:20 civarı idi, hava güzeldi. ben ise soru işaretleri ile doluydum. ne bok yiyordum lan burada? diye düşünürken, arkadan 2 kişinin parasını şoföre uzatıp, üstlerini alıp, kendilerine taktim ettim. ister misin bozuklukları düşüreyim..  diyerek de sitres yaptım. yalnız, bundan sonra direkt en arkaya otururum, toyluğuma geldi.


her ne haltsa işte beşiktaş iskelesi'ne geldik ve baktım ki, kabataş vapuru saat 8:00'de var. benim ise; işim gümüşsuyu'nda tam 8:30'da başlamakta. kimse kusura bakmasın; o kadar trafiği siksen çekemem, bu yüzden kabataş vapuru bana aitti, onu kimseye değişmemeye karar verdim. olayı tüm çıplaklığı ile işverene anlatmaya karar verdim. oraya bir yere oturdum bekledim. insanlar koşuşuyordu önce beşiktaş vapuru siktir olup gideceğinden dolayı bu vapurun yolcularını inceleme imkanı buldum. ama ben daha çok kabataş ahalisine yoğunlaşmıştım. böyle saçı-sakalı birbirine karışmış, feleğin çemberinden geçerken, bir şekilde feleğin çemberinde ikamet eden bir eleman, asics giyen asabi bir kız, kızıl-kıvırcık saçlı 1.83 boylarında, converse giyen, rahat tavırlar sergileyen diğer bir kız dikkatimi çekti. belli ki onlar bu hattın müdavimiydi. vapurda ne yaptığını biliyorlardı, benim gibi mal mal etrafa bakmıyorlardı. derken vapur kalktı, ben; önde dışarıda oturuyordum. benim gibi bir kaç tane 'açık hava olsun, varsın soğuk olsun'cu da vardı etrafta. yalnız vapur hiç gitmiyordu lan. her halde son seferi filandı zavallının. kaptan tornistan yapınca, vapur önce maksimum düzeyde esniyor, sonra titriyor, en son da; kerhen geri gidiyordu.


saate baktım. benim zamanım dolmuştu. ilk günden geç kalmıştım ama ya bu saatte gidecektim ya da 1 saat önce?! yapacağım bir şey yoktu. oradan çıkıp kartımı bipletip, taksim metrosuna bindim. başım dönüyordu, neyse bok yiyen kısa süre sonra daksim'e geliverdi. ben de merdivenleri aşıp, meydana çıktım. panik atak zaten gelmişti. neyse, tahminimce kireç rengini almış suratımla beraber gümüşsüyu'ndan aşağı indim. oralarda bir yerlerde iş yerim, yeri güzel allahı var. ivedilikle personelden sorumlu çocuğa durumu izah ettim. 8:38'de gelebiliyorum dedim. önemli değil.. dedi. çay-kahveci kadın cam kenarındaki, birinin koltuğuna oturmuş, etrafında dönüyordu. toplantı, natamam-hayali projeler hakkında konuşarak saati 18:30 ettim. belki çok erken olacak ama kanımca buradan pek bir şey olmaz gibi. ee tabi kısmet.


neyse olay budur, şimdilik..


çüs..


serhan.

25 Kasım 2011 Cuma

öyle işte IV

hello there,


ıyk bu başlık aklıma iğrenç düşünceler ve yüz ifadeleri getirdi. neyse siktir edelim bunu; çok fazla modernizm bana göre değil zaten. aslında buraya ne yazacağımı bilmiyorum. keyifsizim, sık sık başım da ağrıyor. lanet bir yaşlı gibiyim. fenerbahçe de berabere kaldı zaten, alın size; tuz-biber. bu arada ben bugün; arkadaşlarımın postlarından dolayı ki çoğu tanıdık mertebesinde artık (melaba melaba) -bebek, düğün, gezi albümü- haline gelmiş facebook'umu çaat diye kapattım. abi neydi o öyle be? herkesin başarı hikayeleri, gözümüz yok eyvallah da ultra-mutluluk pozları vesaire benim pesimist bünyeme her dakika daha da bi' yüklenir olmuştu, iyi oldu. haa merak etmiyorum mu olan-biteni? delisin, hem de ne biçim ediyorum. facebook'ta bazı gördüklerimden sonra; ense kökümden sıcaklar basmaya başlıyordu :S sinirli adamım vesselam; götü boklu facebook sağlığımdan daha değerli olamaz ya?! zaten sağlık tırt vaziyette; lafı geçmişken şimdiden söyleyeyim, ben çok yaşamam.


en sonunda da ona-buna laf sokmak için kullanır olmuştum, bu güzide sosyal ağ programını. evet, gerçi karşıdakilerin çok salladığını sanmıyorum ama yine de mesaj içerikli, antin-kuntin parçalar paylaşır olmuştum. neyse sildim gitti. bir de; x will miss you, y will miss me, z will give you a blow-job şeklinde yapılan duygu sömürüleri ayrıca hiç sikimde olmadı. eleştiri güzel bir şeydir ama ben hiç sevmem. başkasına yapmayı sevdiğim şeyin, bana yapılmasını sevmiyorum. aha da bu kadar açığım. zaten ben sırra kadem basayım, zamanı geldi, yeter. zamanında yapmadığım şey değildir, yaptım. sıkılırım ben böyle zaman zaman; yok olurum. kendi kendime bir nevi oyun, uzaklaşma işte. bu esnada garip hobiler edinip, zaten 5 bilinmeyenli denklem olan karakterime, bir bilinmeyen daha ekler geri gelirim. sırra-kademlerimin her biri, bir öncekinden daha uzun sürüyor aslında. dikkat eden var mıdır bilmiyorum ama öyle.  bir ''into the wild'' serüvenine doğru mu gidiyorum acaba? yok sanmam o kadar da değil, acıkırım ben.


günlerden cuma evde oturuyorum, niye? çünkü param bitmek üzere, çok masrafım var. her akşam ''vodka,rakı-balık, şarap'' derken battım :) ha geçici, -zırtapoz- işten de para alamadım, bunun için o aradı. benim sesimi duymak için mi aradı acaba? pehh sanmam. neyse; -oraya telefon etmelisin, istemelisin- diye kendinden emin ses tonu ile akıl verici nasihatlarda bulundu. seni unutmuşlardır dedi bana. yok dedim, ben aradım onları zaten; bu hafta için bana döneceklerdi.. diye cevap verdim. kimseyi sıkboğaz edemezdim çünkü ben de zamanında sıkboğaz edilmiştim. bu zatın, böyle bir durumdan anlamasını zaten beklemedim. aslında belki de beni düşünüyordu ama, ona bu aralar -sinir oluyordum- canım da ''ah canım beni düşünmüşsün'' şeklinde konuşmama bir şekilde engel oldu. canım öyledir benim, hayatıma engeller çıkartmayı sever.


bitiriyorum, çok pointless bir yazı oldu lan bu. ne bileyim içimi döktüm işte. belki çıkıp iki-üç bira atarım caddebostan'da. zaten evvelsi gün herifin birinin dişi alnıma girdi. babam; kaç yaşına geldin hala mı kavga, hala mı patırdı? diyerek. bir gün boyunca fırça-trip attı bana. tabi iş görüşmelerinden gelen ret cevaplarının, sinir katsayımın yüksek olmasında payı büyük. bu arada 93 yaşındaki dedemin gaddarılığına her gün, düzenli olarak şaşıyorum. sahi sıkıldım ben, söylemiş miydim?


haydi eyvallah.


serhan