Powered By Blogger

12 Ocak 2013 Cumartesi

yo-pinok (1)

selam,

geçen yazdığım, modern kırmızı başlıklı kız adlı hikayem beğenildi. inanır mısınız? telefonlarım (ev ve cep) susmadı. email kutum doldu taştı. seroooo noooluuurr bu hikayelerden daha da yaz dediler. ne demişler? isteyenin bir yüzü, vermeyenin iki yüzü kara. e ben de yazmaya karar verdim. buyurun ikinci paragraf.

noodle lisesi'nin pilav gününde karşılaşan çinli marangoz Gong ve Ling birbirlerine ilk görüşte iş atmışlar. ikinci görüşte yiyişmeye başlamışlar, üçüncü de zaten olaya girmişler. Gong hayvanı başlama düdüğünden çok kısa bir süre sonra, topu ağlara yollamış. maç erken bir golle başlamış. Gong o kadar abazaymış ki, durumu Ling'e çaktırmadan anında toparlayabilmiş. Ling'ten, aynı dandik asya işi porno filmlerinde oynayan hatun sesi çıkıyormuş. bu ince tınılı sesler bana gayet sinir bozucu gelse de, Gong pisliği yine çok fena olmuş. yapacak bir şey yok deyip, aynen ikinci defa yola revan olmuş. seslerden dolayı, Ling biraz işkillense de, duygularım şelale herhalde.... diyerek olaya geri dönmüş. ikinci sortiden sonra, artık usta Gong, güç kaybetmeye başlamış, irtifa kaybı kaçınılmazmış. Ling, Gong'un son beş senede bulduğu ilk hatunmuş. Gong'un bir şekilde uçağın burnunu havaya kaldırması gerekiyormuş. böyle giderse zaten huylanmış olan Ling, durumu çakozlayacak, Gong da abazanlığa geri dönecekmiş. Gong kendisine; kötü düşünme, haydi Bruce Lee yapabilirsin! demiş. (çinliler kendilerini böyle gaza getirirlermiş.) Gong, konsantre olup, aslında Ling ile değil de Kobe Tai ile atraksiyon yaptığını düşünmüş veee çesna tipi uçak burununu havaya kaldırmaya başlamış. iki dakika sonra Ling'in sesi iyice sinek vızıltısına bağlamış. Ling, Gong'a ne diyorsun aşkım aynı anda yapabilir miyiz? demiş. Gong yalancısı da tabi bebeğim, ben zaten seni bekliyordum! demiş.

Ling yorganı 70A olan göğüslerinin üstüne kadar çekmiş ve ısırmış. Gong'a, harikaydın! sevgilim demiş. utanarak, aynı anda şey olabilmemiz ne kadar da romantik değil mi? demiş. Gong da evet sevgilim gerçekten çok harikaydı, istersen bunu bir ömür boyu yapabiliriz demiş. Gong içinden aslında 3-1 kiiii... diye geçirmiş. aradan zaman geçmiş. skor hep 3-1'miş ama Ling, durumu hep 1-1 sanıyormuş. Ling, ruh eşini bulduğuna, Gong öküzü de iyi, kötü bir karı bulduğuna seviniyormuş. evlenmeye karar vermişler. kafalarından aşağı, pirinç dökülerek tapınaktan çıkmışlar. çocuklar pirinçleri toplamak için birbirleri ile yarışırlarken, Ling, Gong'un kulağına, ben de bu yaramazlardan isterim! diye fısıldamış. vaziyet o an, Gong uydurukçusunun kafasına dank etmiş. düğünde, sınırsız pilav + sınırsız baijiu verilmiş. Gong, o gece alkolün dibine vurmuş. Ling çok iyi bir ev hanımı olmuş. hatta sakız gibi beyaz çorapları, donları dışarı astığında, köyde herkes çamaşırlara gıpta ile bakıyormuş. iyi de pilav yapıyormuş. bu arada, skor aynı; 3-1 devam etmiş ama, Ling'in çok istediği çocuk bir türlü olmuyormuş. doktora gitmişler ve Ling'in çocuk doğurmasının imkansız olduğunu öğrenmişler. 

Gong, ben bu karıyı şutlar, yenisini alırım lan demiş. pis pis sırıtmış; oh be ben de bir şey yok ya gerisi önemli değil demiş. Gong, Ling'den önceki tek ilişkisi olan Bo'ya da aynı tarifeyi uyguladığını hatırlamış. gerçi Bo süper tipsizmiş. kesin dönmeydi olum o! diye düşünerek kendisini telkin etmiş. ama yine de içine kurt düşmüş. hemen ertesi gün, Gong doktora gitmiş. kısır olduğunu öğrenmiş. hay şansıma edeyim be. eldekinin değerini bilmek lazım demiş. 

tıklarsanız, devam edecek...



7 Ocak 2013 Pazartesi

ruhum şad...

selam,

ölümden korkmuyorum, şekli hakkında kafamda soru işaretleri var. şahsen, sinsice gelebilecek ölümleri tercih etmem. ama işte sipariş veremiyoruz. aile kurmuşsun, çoluğun çocuğun, onların gelecekleri, görmek istediğin ülkeler, gelecek planların vesaire derken hiç beklemedik bir anda terk-i diyar. sonuçta, yaş icabıyla natamam planlarım haliyle fazla. ya arkada bırakacaklarım? gerçi öbür türlüsü de ayrı külfet. iki ucu boklu değnek. hank moody'nin ifadesine genelde ben de katılıyorum; ''GoD Hates Us ALL...'' durum şu; bence, en azından belli bir yaşa kadar, insanın canı için savaşmaya hakkı olmalı. 

hastalanıp, çekerek ölmek çok iğrenç, ölüme yaklaşana kadar başkalarına yük olmak da var. ve karşı koyamadan ölmek. düşünsenize; herifin teki durup dururken kafanıza silahı dayıyor ve tetiği çekiyor. siz de ölüyorsunuz. yada siz kamp yaparken ayı geliyor, sizi afiyetle yiyor. burada duralım. mesela, ayı beni öyle kolay kolay yiyemez, kaldı ki yedirtmem :) burnu, gözü, kolu, bacağı, kulağı artık birkaç uzvuna zarar veririm. ayı, bu işten karlı çıkmaz. sonunda ayının; ''herifi yedik ama göz gitti. keşke girişte, sağdaki çadıra girseydim...'' itirafı, ruhumun şad olması içün kafidir. olay yeri incelemede, arkamdan; ''yuh olum! herif resmen ayıyla dövüşmüş...'' denmesini isterim. hem, bu sayede diğer kamp yapan insanlar paçayı kurtarmış olur. fena mı? kimse zaten yardım olayına girip, o riski almaz. girişte, sağdaki çadırda kalan, olayın şokunu atlatmış kadın, ''bizim süleyman olsa ayıya beni verirdi, kendi kurtulurdu. işte süleymanlar yaşıyor, bu adamlar ölüyor...'' söylemi ile benim ruh, ikinci defa şad olurdu. kadınları seviyorum :)

öldüğümü duyanlardan bazıları gaza gelip, doğacak bebeklerine ismimi vermeye karar verebilirlerdi. sonra çocuk doğunca, mazallah ya sonu serhan'a benzerse deyip; benim isim yerine, çocuğa ''trendy'' başka bir isim koyarlardı. heh, pis senaryo yazarım. yalnız her senaryoda kendimi öldürüyorum. bu durumdan kurtulmam lazım. buralara da yazıyorum, artık ne boka yarıyorsa? kaç kişi okuyorsa?

hoşçakalın.

serhan.

not: son cümle anket gibi bir şey. 

4 Ocak 2013 Cuma

modern kırmızı başlıklı kız

kırmızı başlıklı kız, ninesini ziyarete giderken hiçbir halt pişirmemiş. çünkü dün hayvan gibi takılmış sonrasında da berkler'de uyanmış. vere vere gidip, yine bu salağa vermişim. bir daha o kadar içmeyeceğim! demiş. ama içinden bir ses ona hastır lan demiş. 

kırmızı, hala alkolün tesiri altındaymış. ama temiz hava alırım düşüncesi ile yola koyulmuş, eline de kurt efendiye ipneliğine boş sepeti almış. berklerin dolapta ne kadar iğrenç, bozulmuş şey varsa sepetin içine koymuş. apranaxı çakmış önden. yandaki pastaneden üç tane poğaça almış birini yer, ikisini neneme götürürüm demiş. sonuçta hepsini yemiş. o kafayla kalkıp ninesini ziyarete gitmesi bile mucize imiş. kırmızı, ormana girdiğinde ilk olarak sinsice çalıların ardına gizlenmiş olduğunu düşünen kurdu görmüş. bu da iyice yaşlandı lan demiş. e kurt da kokuyu almış, zaten koku alınmayacak gibi değilmiş. ne içti lan bu kırmızı yine? vodka olsa bu kadar kokmaz, ne bulduysa içmiş, çokça rakı. oha sepete bak, sonunda bir şeyler pişirip de zavallı ninesine getiriyor olum galiba demiş. tanıdık bir kokuymuş bu. istanbul çöplüğü gibi kokuyormuş. kurt, ekolojik dengeye küfür etmiş. insanların çevrelerinde, onların yediklerinin artıklarını yemek; yıllar önce maalesef ki bizim işimiz olmuş, tamam artıkları bulamayınca insanları yiyoruz ama yine de ilk amaç insanların yemediği artıklar yemek! diye söylenmiş. sonra aklına nispeten  küçük kafalı kurttan türeme köpekler gelmiş. bunlar bir de insanları koruyorlar, bu salaklardan bir tanesi karşıma çıksa, sahibi için ölür demiş. niye? çünkü evcil. pehh demiş, en azından evcil köpek değilim.

zaten bu kırmızı'nın ninesi ormanda uzatmaları oynuyor. şöyle bir söylenti var; büyük bir proje için (o değil, bu değil, bu hiç bizim ormandan değil, hah bu...) herifin teki koca ormanın damına koyacakmış. kurdun kafayı bir anda, olum nineyi kimsesizler yurduna falan koyarlar da biz ne bok yiyeceğiz? düşüncesi kurcalamaya başlamış. o sırada kırmızı yanından geçerken, ağzından salyalar akarak sepete bakmış, hırlamış. kırmızı; al lan sepeti al, hasır ve berk hıyarının buzdolabındaki artıklar var! belki doyarsın demiş. kurt bakmış, sepet hakikaten kırmızı'nın dediği gibiymiş. ne biçim kırmızı başlıklı kızsın be sen? zavallı ninen orada açlıktan ölüyor, sen ninene çöp getiriyorsun demiş kurt. yok olum, ben bunu ipneliğine sana getirdim. telefonumla, yemek sepeti'nden yemek söylüyorum şimdi demiş. heyyooo diye bağırmış kırmızı. kurda dönmüş, olum çok ballısın joker indirimi çıktı. sana da bir-iki hamburger söyleyeyim de ye, sıçana dönmüşsün demiş sırıtarak. kurt da hee söyle ama soğan koymasınlar demiş.

damına koyarım lan böyle dünyanın. kurtla kavga edeyim, puma cırmırsın beni, ayı ile savaşayım falan. esir düşeyim, gladyatör olayım. padişahın sadık askeri olayım. (ama şimdiki padişahın değil.) sonra ne bileyim inebahtı deniz savaşına katılayım, cervantes ile tanışayım, uzaylılarla iletişim kurayım, ama böyle olmasın işte... dejenere ve şımarık insanlardan bıktım. hayır! sonumuz hikayedeki kurt gibi olacak, ondan korkuyorum.

adios.

Serhan.

3 Ocak 2013 Perşembe

ben ölüyorum

iyi geceler,

bir kere öldüm. gerçekten. o anın başka tanımı yok. ayrıca her gün de ayrı kişiler için ölüyorum. sevdiklerim için. ölmeyi alışkanlık haline getirdim. bu aralar en çok annem için ölüyorum. böyle sesli ölüyorum, acı çekerek. çok şansız bir kadın. hayatında, kanımca bir insanın yaşayacağı en büyük acı olan, evlat acısını yaşadı. ama hala ızdırap çekiyor. o ızdırap çektikçe ben ölüyorum. bitmedi dinine yandığımın ızdırabı, bitemedi. 




on sene oldu dedeme bakıyoruz. bizim yaptığımız hikaye, annem bakıyor. anne dedeme, baba dedem 98 yılında ölmüştü. ama yaranamıyor kadın, elinden geleni yapıyor fakat yine de yaranamıyor. neden? çünkü babasına yaranmak mümkün değil. o an yarandığını düşünsen bile, acaba mı, oldu mu lan yoksa? diye içinden geçirmeye kalmadan; hazret, 2 sn sonra kuracağı bir cümle ile sana, ''yok be bu adama yaranmak mümkün değil! saçmaladım iyice...'' dedirtir. tamam yaşlı, tamam şimdi alzheimer hastası. gerçi on sene önce de böyleydi. sadece şimdi biraz daha unutkan, demans vesaire. her şeye eyvallah lakin aynı kişi, bugün annemin kardeşleri (dedemin oğulları işte) gelecek olsa, 180 derece değişebilir. dedemin her memnuniyetsiz hareketinde ben, annem için ölüyorum. sadece dedem değil, kardeşleri, babam, ben... kim o'nu üzerse. annemin gücünün bittiğini hissediyorum. annem, elimden kayıp gidiyor resmen. ben ölüyorum...

ve babam, onun için de ölüyorum. çok büyük olmasa da, eskiden iyi bir iş adamı idi. şimdi emekli maaşına talim. parkta takılıyor. e zamanında nasılsa o para lazım olmaz düşüncesi ile yüksekten prim yatırmamış, şimdi aldıkları para çok değil. anneminki de en alttan. kendim çok bir halt yapamadığım için kendime de çok kızıyorum. iğrenç bir duygu bu. herkes, benden bir şeyler beklerken, ben hiçbir şey yapamıyorum. useless, loser ne derseniz deyin. bazen televizyonun sesini açıyor, veya kanalları birden 886ya kadar tek tek, yavaş yavaş zaplıyor. deli oluyorum. o an televizyonu pencereden atabilirim bir insanın oğlu hele ki ben, babamın bu yaşlılık alameti hareketine içten içe böyle tepki veriyorum diye çok utanıyorum. benim gibi oğlu olduğundan dolayı, babam için ölüyorum.

artık çoğunluğa ben de uydum ve haklılar. dünyaya gelmişim, bir şeyler olmuş, böyle olmuşum ve böyle giderim. yeni arkadaşım olsun bile istemiyorum. eskilerle karşılıklı unfollowlaştık zaten. sinemaya tek başıma gidiyorum. arasam?! tamam çok zorlasam belki sinemaya gidecek birini bulurum ama insanların kafalarını ütülemekten bıktım. haa aklımdayken, bir arkadaşım var. onunla da artık hiç görüşmeyeceğim. niye? çünkü onun kafası kötülüğe ve sadece çıkarına çalışıyor. benim kafam ikisine de çalışır, kötüyü ya insanlar böyle düşünüyor ise? diğerini de davranışlarımı şekillendirmek için kullanırım. kimsenin kötülüğünü istemem. istemesen de insanların saksı kötüye çalıştığından, seninkini de doğal olarak öyle sanıyorlar. 

resmen geri püskürtüldüm hayattan. geçenlerde, spor salonunda bir delikanlı lateral raise yapıyordu ama hareketi küllüm yanlış yapıyordu. bir şey demedim. eskiden olsa, detaylı anlatırdım. bu çok küçük bir örnek ne var bunda diyebilirsiniz. ama benim için, bilip de söylememek büyük bir olay. daha doğrusu olası tepkiler, cevaplar sebebiyle psikolojimin bunları kaldıramayacak vaziyette olması. buna benzer dahil olmadığım konular. fiziksel temas her zaman, ama ciddi konular konuşmak yok, öğretmek yok, tartışmak yok vb. 

benim zaman, böyle böyle geçer...
ölürüm ben,
hatta ben ölüyorum...

eyvallah,

Serhan 

17 Aralık 2012 Pazartesi

budapeşte turu

selam,

layn entel'in blogunu ne zaman okusam, içimdeki yazma hissi, bana; hatun süper yazıyor, sen yazma bence, sadece oku... diyor üstüne de pis pis sırıtıyor. içimdeki yazma hissiyle bu kadın yüzünden mütemadiyen kavga ediyorum. bu harici bedhaha rağmen yazıyorum. neden? çünkü yazmak istiyorum. olduğu kadar artık :-/

acentada, delikanlı bana budapeşte'yi anlatıyor. öyle bir anlatıyor ki kitaptan okumuş, bölüm bölüm. araya ilgilenmediğim detayları da katıyor. susuyorum çünkü  ben de herkes gibi sadece ilgilendiğim detayları severim. evet okumuş, hatta budapeşte'ye yakınlarda giden birisinden, ilgimi pek çekmeyen detayları dinlemiş. işini sağlama almış. sonuçta, magazinsel bilgi ve duyumlardan ortaya çıkanları önüme sunuyor. ısıtılmış yemek gibi taze değil, belli. her şey, nasıl anlatsam, fazla düzgün, düşünülmüş. cümleden sonra gelen cümleyi tahmin etmek zor değil.  bana kalırsa; budapeşte turunu ısrarla bana satmaya çalışan genç adam budapeşte'ye hiç gitmemiş. yalnız aleni bir durum var ki; budapeşte turunu bana satarsa, iyi para kazanacak. belki bu parayla bir amsterdam seyahati yapacak, neden olmasın? sağ el baş parmağı ile ince alyansını çeviriyor. gözüm takılıyor. işi başarmayı öyle çok istiyor ki, bence planlar bile yapılmış, muhtemelen nişanlısına şöyle söylemiş; ''sevgilim, her şey hazır. merak etme! ben bütün tatili ayrladım. amsterdam'dayız! güven bana...'' bu telaşı çok iyi biliyorum. benimkiler pek mutlu sonla bitememişti gerçi, hatta her seferinde hüsrandı. e bari bu mutlu sonla bitsin diyerek turu satın alıyorum. delikanlı beni kapıya kadar geçiriyor. ona nasihat vermek içimden gelmiyor. ama buradan yazayım; o turu almayan, yüzüne budapeşte'ye gitmediğini söyleyen de çıkabilirdi. bir şey tam olmadan; kimseye oldu deme...

hah bu arada, ben budapeşte'yi bilirim. gittim, üç kere hem de. kamp bile yaptım. şehre yakın bir yerde kamp alanı var. tavsiye ederim, ama bu mevsim çok soğuk olur. 

adios.

Serhan. 

9 Aralık 2012 Pazar

pazar pazar

günaydın! ,

pazar pazar öyle bir kahvaltı yaptım ki akıllara zarar. yok böyle bir kahvaltı. yalnız gerçekten böyle bir kahvaltı yok, hiç var olmadı bahsi geçen kahvaltı. demek istediğim, ben kahvaltı etmedim. anladık! dediğinizi duyar gibiyim, size de salak muamelesi yaptım, pardon. akıllara zarar kısmı ise, bu olmayan kahvaltı üstüne düşünmeyin diye söylenmiş bir söz. evet, pazar pazar ne kadar saçmalayabilirim acaba? denemesi yapıyorum. gayet başarılı bir şekilde saçmalayabiliyormuşum deyip yazıyı kesebilirim ama yapmıyorum. değerinizi bilin. aslında sizle alakası yok sıkılıyorum, bu yazıyı da -taslak- halinde bırakabilirim, belli olmaz. taslak halinde kalmış bir sürü yazım var. onlardan ayrı bir blog çıkar. ama ben yarım bıraktığım yazıya bir daha dönmem. ısırılıp, bırakılmış gibi ıyk. yazıyı yazarken aynı ruh halini yakalamak zor, işte öyle olunca da yazı; başkasının ısırılıp, bırakılmışı gibi oluyor. evet tam olarak, yarım kalmış yazıya dönmeme sebebimdeki hissim budur. 

kötü şeyleri iyi yapabilme yetim vardır. sanırım amcamdan belki de dayılarımdan, dedelerimden de olabilir, oraya kadar gitmeye gerek yok peder var yakınımda, halam mı yoksa; ailecek tırtız da biz. işte bu yetim bana aile bireylerinden bir veya birkaçından gelen bir özellik olsa gerek. bir şey daha var, yazının başında günaydın dedim ama ben daha uyumadım. dün gece var ya fenaydı, partiden geldim, çekmişim rakıyı, deliler gibi de eğlenmişim demek isterdim... ama onlar geldiler, ben evdeydim. karşı apartmandaki gençler, gece 4-5 civarı geldiler, iyi gürültü yaptılar ki duydum. perdenin arkasından yönetici edasıyla baktım, yalnız esmer olan hatun hiç içki kaldıramıyor. her seferinde daha bi dağılmış geliyor. başka bir şey mi içiyor acaba? haha bu da vardır, yok yok gözünden belli içki böyle yapmaz adamı, kesin başka bir şey içiyor... olayı.  

haa ben mi? bahis, dizi, kitap öyle takıldım işte. ne kadar da düzenli bir yaşantım var? şimdi köpeğimi de çişi, kakası için gezdirmeye de çıkarmayacağım çünkü tahmin ettiğiniz gibi benim bir köpeğim yok. olsaydı çıkarırdım ama. gözümü kapatıp, açınca uçuşan siyah zımbırtılar görüyorum. o zımbırtıları son derece rahatsız edici buluyorum. bundan dört, beş sene önce arka balkonda mangal yakıyordum ben. mangalın izdüşümü milletin yatak odasının camına denk geliyordu. e malum, mangalın saati olmaz. son cümleden durumun vahimiyetini hesaplayın. belki bir ara yazarım.

babam kahvaltı hazırlamış, beni çağırıyor. tırt aile kısmından pederi siliyorum. bence baba dedemden geliyor, bizim malum yeti...

bana afiyet olsun.
adios

serhan.

26 Kasım 2012 Pazartesi

fuck in hell

bazen çok sinirleniyorum hele bazı olaylar kafamda birikmiş ise, çok fena. yolda, önümde yürüyen adama çelme takmak istiyorum. sinir oluyorum çünkü. düşünüyorum; adam önümde yere tükürse de, ense köküne elimin tersiyle bir tane yapıştırsam sonra boynundan tutup yeri yalatsam. bak, kulağına da vurabilirim avuç içimle. bankta oturuyorum ama canımın sıkkın olduğu süper belli. ACAB geliyor. içimden gelme işte rahat bırak beni diyorum. geliyor, kimlik soruyor. birader diyorum, başım ağrıyor. bak kimliğe, var mı sorun? o sırada aklımda olanları, uygulasam fena. böyle ağzını yaya yaya konuşurken kalkıp öyle bir kafa vuracaksın ki diyorum burnunu tutarken topuğunla da dizini içten dışa çıkartacaksın. 

vapurdayım, hava soğuk olsa da dışarıdayım. adam bakıyor. kafamı eğiyorum daha da bakıyor. kafamı halbuki ben onun için eğiyorum. bir daha bakıyorum ne olur, bakmasın diyerek. bakıyor. arkadaşım neden bakıyorsun bana? ben bakmadıkça hala neden bakıyorsun? öyle bir kalkar gibi oluyor ama gözleri bok yedim galiba diyor. yedin ya. kollarının tam bükülme yerinden tutuyorum. saçından tutup kafasını demire vuruyorum ama yetmiyor çünkü o gıcık bakış hala aklımda oluyor. onun hakkı dirsek. çünkü dirsek hem kırar, hem açar.

taksiye biniyorum. arkadaş sakin değil. sanki üste para alıyorum, taksiye binmek için. içimden,  o zaman yapma bu işi diyorum. hala böyle garip garip hareketler. düşüncelerim tehlikeli boyutlara geliyor. taksici bilmese de zorluyor. en son kırmızı ışıkta duruyor,söyleniyor. sana da kullandığın arabaya da, yaptığın işe de. sağ kapıdan bindiğim taksiden, sol kapıdan iniyorum. yere bakarak yürüyorum.

fuck.

serhan.