Powered By Blogger

26 Kasım 2012 Pazartesi

fuck in hell

bazen çok sinirleniyorum hele bazı olaylar kafamda birikmiş ise, çok fena. yolda, önümde yürüyen adama çelme takmak istiyorum. sinir oluyorum çünkü. düşünüyorum; adam önümde yere tükürse de, ense köküne elimin tersiyle bir tane yapıştırsam sonra boynundan tutup yeri yalatsam. bak, kulağına da vurabilirim avuç içimle. bankta oturuyorum ama canımın sıkkın olduğu süper belli. ACAB geliyor. içimden gelme işte rahat bırak beni diyorum. geliyor, kimlik soruyor. birader diyorum, başım ağrıyor. bak kimliğe, var mı sorun? o sırada aklımda olanları, uygulasam fena. böyle ağzını yaya yaya konuşurken kalkıp öyle bir kafa vuracaksın ki diyorum burnunu tutarken topuğunla da dizini içten dışa çıkartacaksın. 

vapurdayım, hava soğuk olsa da dışarıdayım. adam bakıyor. kafamı eğiyorum daha da bakıyor. kafamı halbuki ben onun için eğiyorum. bir daha bakıyorum ne olur, bakmasın diyerek. bakıyor. arkadaşım neden bakıyorsun bana? ben bakmadıkça hala neden bakıyorsun? öyle bir kalkar gibi oluyor ama gözleri bok yedim galiba diyor. yedin ya. kollarının tam bükülme yerinden tutuyorum. saçından tutup kafasını demire vuruyorum ama yetmiyor çünkü o gıcık bakış hala aklımda oluyor. onun hakkı dirsek. çünkü dirsek hem kırar, hem açar.

taksiye biniyorum. arkadaş sakin değil. sanki üste para alıyorum, taksiye binmek için. içimden,  o zaman yapma bu işi diyorum. hala böyle garip garip hareketler. düşüncelerim tehlikeli boyutlara geliyor. taksici bilmese de zorluyor. en son kırmızı ışıkta duruyor,söyleniyor. sana da kullandığın arabaya da, yaptığın işe de. sağ kapıdan bindiğim taksiden, sol kapıdan iniyorum. yere bakarak yürüyorum.

fuck.

serhan.

neredeyse beygirin altında kalan çocuk

iyi sabahlar,

dedem alzheimer hastası zaman zaman demans durumları vs. her gün aklı biraz daha geriye gidiyor, hafızası biraz daha karışıyor. her gün daha az normal oluyor. anneanne vefat edince, biz dedemin eve transfer olduk. 11 sene önce cereyan eden bu olayda, pederin mali durumunun da payı vardı. ben, bir yıldır memleketteyim. memleketten gittiğim vakit dedem böyle değildi. ne yalan söyleyeyim pek akrabalarla aram yoktur. genel bir şey. dedem de buna dahildi. dahildi diyorum çünkü o artık başka biri, çocuk gibi. 95 yaşında ama maşallah fiziksel olarak çok sağlam. bizim dedeyle münasebetimiz, çamlıca'ya, oradaki çiftlik yıllarına dayanır. 


anne ve babam ipraş'ta çalıştığından, ben ilkokul çağına kadar çiftlikte büyüdüm. daha sonra da belli yaşa kadar haftasonları. o zamanlar, çamlıca acayip bir yerdi, şehir dışında gibi. kar yağdığında araba falan giremezdi. atlar, inekler, eşekler, tavuklar, köpekler, kediler, hatta gelincikler arasında gezen yılanlar. hayvan sevgim, yılan sevmem buradan gelmiş herhalde. dedem o eski zamanları iyi hatırlıyor hatta az önce eğer ben duymasaydım, kapıyı açmış muhtemelen çamlıca'ya gidiyordu. hayalinde, bazen ineklere yem gelmiş oluyor, bazen karısına gidiyor, bazen oğulları arabayla gelmiş oluyor ama en çok annesine gidiyor. çok düşkün oğullarına. benim biriyle sıfır, diğeriyle mesafeli diyebileceğimiz seviyede muhabettim var. bütün çocukları bakıyor diyeyim ben, o topa girmeyeyim. ama en çok tabi ki annem. zaman zaman kafası bundan 30-40 sene evvele gidiyor. alzheimer pis bir şey. ben meraklı adamımdır. bir kısım kitaplar okudum, yardım edebileyim diye. dedemin, diğer hastalara göre bazı dezavantajları var. gözü görmüyor, okuyamıyor. kulağı duymuyor, bu da kısıtlı kavrama kabiliyetinin önüne engel oluyor. ben, bir kere atın altında kalmışım. at, beni noyan'dan (abimden) kıskanmış ve ön ayakları ile altına almış. santimetre ile kurtulmuşum. e tabi öyle olmasaydı siz de bu satırları büyük ihtimal okuyor olmazdınız. 

velhasıl kelam, benim adım artık serhan değil. beygirin altında neredeyse ezilen/kalan çocuk. serhan derseniz, bakış; soru işareti ama kızılderili adı kılıklı beygirli tamlamayı söyleyince hemen hatırlıyor. mantık şu; hala yanındaysa, eski zamanı bilen bu insan ne kadar kötü olabilir ki, bana ne zarar verebilir? arada dedeme hobi yaratıyorum daha doğrusu yaratmaya çalışıyoruz. dedem eski kaleci. günde 10-15 dk top oynuyoruz. topu köşelere (o yatakta duruyor) atıyorum baya baya çıkarıyor. hatta geçen ''nasıl plonjon attım?'' cümlesini şaşkın bakışlar arasında kuruverdi. ufacık bir şeyi başarmak ona ümit veriyor. sonra barbunya ayıklıyor. devamlı barbunya alıyoruz. e haliyle içimiz dışımız barbunya oldu. cama ''itinayla barbunya ayıklanır'' tabelası yapıştırsam mı? geceleri çok zorlanıyor. zaten gece mi, gündüz mü karıştırıyor. bazen bavul elinde ben hazırım diyor. açıklama yaparsan bitersin. köşeli olursan yine bitersin hep yuvarlayacaksın, gittiği yere kadar. mesela o zaman; dede, ben çok yorgunum yarın gidelim diyorum. süt, bisküvi yapıyoruz. 


masajı çok seviyor. kafada kan deveran etmeli imiş. katılıyorum, etmeli. masaj yapıyorum. bana, beni anlatıyor bilmeden, bir oğlan var; eli ağır pzvengin ama iyi ovuyor kafayı diyor. bir şekilde enerjisi bitmeli ki uyusun. yoksa, sabaha kadar nöbetteyiz. ben de bir kaç kere aklımı kaçırır gibi oldum, garip bir şeydir. anlıyorum onu. nerede olduğunu bilememek, çaresiz, savunmasız kalmak. bu seferlik böyle.

eyvallah.

yandaki, 'neredeyse beygirin altında kalan çocuk'tur. üstteki ise dedem, ömer rıdvan.


16 Kasım 2012 Cuma

ben kimdim, ben kimim?

selam,

bu yazı, geçen sefer yazdığıma yorum yapan arkadaşıma gelsin diyeceğim de boş verin, genel işte. ben kimim? şimdi size açık olabildiğim kadar açık olacağım. 

geçmiş zamanda,
ben; abimin kardeşiydim, iyi futbol oynardım, zengindim, okulda çalışkandım, anne ve babama çok düşkündüm, akrabalarımı severdim, sıklıkla abartırdım, çok yalan söylerdim, hiç hırsızlık yapmadım, insanlarla dalga geçerdim, hakkım olanı alırdım, elim genelde oramdaydı, borç verir ama geri almazdım, cebimdeki bütün parayı harcardım, yemekle aram çok iyi değildi, alkoliklik yolunda ilerliyordum, panik atağım yoktu, agorafobim de yoktu, sinirliydim, sakinleştirici almazdım, kısa marlboro içerdim, hayvanseverdim, bazı insanların sevgilerini suistimal ettim, kullanılmaya meyilli insanları kullanırdım, yalnız değildim ve çok sırrım yoktu, homofobiktim, yazmazdım, zamanımı boşa harcardım, gururluydum, en kötüsü ise geleceği göremedim, kavgacıydım... daha çok vardır da bunlar aklıma geldi.

şimdiki zamanda,
ben; artık kardeş değilim, futbol oynamıyorum, fakirim, iş hayatında başarısızım, anneme ve babama hala düşkünüm, sanırım artık abartmıyorum, zorunda kalmadığım sürece yalan söylemem, akrabalarımın çoğunu sevmem, hiç hırsızlık yapmadım, insanlarla dalga geçerim, çenem durmaz, aklım hala oradadır, hakkım olandan feragat edebilirim, borç alırım ama zor geri öderim, iyi yemek yapar ve yerim, alkolik hiç değilim e olunca içerim, panik atağım da, agorafobim de var, sakinleştirici alıyorum, daha az sinirliyim, sigara pek içmem, hayvanseverim, insanların sevgisini suistimal etmemeye çalışırım, kullanılmaya meyilli insanlara, kullanılmaya meyillisin... derim, yalnızım, sırlarım var, homofobik değilim, yazarım,  hala gururlu muyum acaba? diye ben de kendime soruyorum, geleceği görüyorum ve sanırım bana ''mucize'' lazım, fena dövüşmem. daha çok vardır da bunlar aklıma geldi.

gelecek zamanda,
ben; ?

iyi günler,

Serhan.

6 Kasım 2012 Salı

oytun

n'aber bilog?

seni de boşladık bu aralar ama biliyorsun, roman kılıklı psikopat bir şey yazıyorum. kitap olarak yayınlamaktan ziyade aklımda daha değişik projeler var, kardeş. kapatırız arayı, üzülme sen. sana da selam, sayın okur.

gençken iyi futbolcuydum. şu ana kadar sahaya çıktığım, benden iyi diyebileceğim az kişi olmuştu. konu, benim topçuluğum değil. konu, oynadığımız adamlar. ben, sert top oynardım ama kimseye gerekmedikçe kasti faul yapmazdım. oytun vardı, onunla karşılıklı oynamayı sevmezdim. maalesef mecbur kalıyordum, aynı ortamdaydık. insan olarak seviyordum ama sahadaki oyun başka idi. daha sonra futbolda, o oytun'un yalnız olmadığını daha bir sürü oytunlar olduğunu gördüm. bahsettiğim oytun, yazlıktaki değil. o da çok ağlardı ama yetenekliydi. bu bahsettiğim oytun, bir şekilde iyi top oynadığına inanmıştı. topu kaptırdığında, ya faul diye itiraz eder ya da başkalarını suçlardı, böyle alışmıştı. rakip veya aynı takım arkadaşı olsanız da, o faturayı başkasına kesmeye alışmıştı işte. yapacak bir şey yoktu. ben, bu arkadaşla karşılıklı kaldığımda, topu ondan alırdım, her defasında. çünkü ben daha iyi, daha güçlü, futbol konusunda daha kabiliyetliydim, bu kadar basit. o da benden belki başka bir konuda daha iyi idi ama biz genelde sahada ve top oynarken karşılaşıyorduk. bana bir şey diyemezdi, temiz oynardım. ne zaman faul dese; oytuuun, omuz omuza! devam... derdim. gerçek de buydu.

oytun zamanla başkalarıyla top oynamaya başladı. onlar, oytun faul var! deyince her halde duruyorlardı. oytun öyle tepkiler veriyordu ki, sanki içindeki sesin, ''faul yok, sen düştün abi... '' dediğini duymak istemiyordu. derken, okulda turnuva vardı ve türk takımında oynamam istendi ki ben aslında ISB diye bir takımda oynuyordum. sonunda ne olduğunu boşverin ama hazırlanan formalarda 10 numarayı o giyiyordu. velhasıl kelam, arkadaştık. aradan zaman geçti tekrar maç yapmaya başladık, ama ben oytun'un toplarına bir daha pek girmedim.

bu şekilde;

o sağ, ben selametti...

serhan.

ha bu arada; '6 Kasım 6S'ı Anma, Gençlilk ve Skor Bayramı'mız kutlu olsun.

7 Eylül 2012 Cuma

aptal sümsük aşık

selam,

bu iğrenç günde kocatepe'deki patlamayı yazacaktım ama inanın dünden beri daha bi' bol sakinleştirici destekli yaşıyorum. bu haleti ruhiyem ile yazacaklarım çok çok ağır olur dedim, erteledim. bu arada orman bakanı gerçekten numunelik bir şahsiyet. hindistan ve pakistan örneği IQ eksikliğinin vahimiyeti konusunda bize bilgi verdi; 70 civarı maksimum, derim. okula göndermeye çalıştıkları 66 aylık çocuklar bile bu adamdan daha mantıklı açıklamalar yapar. kaldı ki, bu açıklamaları neden orman bakanı yapar? savunma bakanı neden yapmaz? çok soru var. giden gitti. ateş düştüğü yeri yaktı. umalım ki, sorular yine havada kalmasın.

topuklu krampon twitter'a şöyle yazdı; ''erkeğin sümsüğü de pek bi' aptal aşık oluyor'' bu tweet, bana da bloguma eylül ayının ilk yazısını yazmam için ilham verdi. ben de karalamaya başladım işte. gerçi sonra, beni unfollow etmiş ki normalde takılmam böyle şeylere ama bu sefer ben de aynısını yaptım. öncelikle tespit çok doğrudur. bendeniz, 5 kasım'da otuz beş yaşında olacağım. e normal olarak akranlarımın bir çoğu evlendi, çoluğa çocuğa karıştı. bazıları boşandı bir daha evlendi. akranlarımdan bir kısmı evlendikten sonra ortadan yok oldu. aslen bu bir döngü, kızmak doğru değil. ama sırra kadem basmak da iyi fikir değil. çekirdek aile, her aileye, arkadaşlığa baskın çıkar. daha doğrusu çıkarmış. tweetle alakalı olarak; sümsük ve normal arkadaşların ortadan kaybolması arasındaki tek ortaklık, ikisinin de ortadan kaybolmuş olmalarıdır. diğer bir deyişle, evlendikten sonra her kaybolan arkadaş sümsük değildir. sümsük olan, evlenmeden önce de sümsüktür. ayrıca sümsük kime denir? bu model aslında ikiye ayrılır, hatunun en ufak bir hareketinde yelkenleri suya indirip, ''ben aşığım leenn'' diyenler ve içinde fırtınalar kopsa da ağzını bile açmayanlar. 

birincisinden hiç zarar gelmez, zamanla değişip, eşinin de etkisi ile gayet mantıklı bir adama bile dönüşebilir. kendi ile barışıktır, kimseden saklayacağı bir şey yoktur. ikincisinin ise er ya da geç kendisine ait bir dünyası olacaktır. hayatı gizem dolu, kurduğu hayaller bile sadece  kendinde saklı olan kişidir. bu durumdaki şahıs ilk makul-mantıklı karşılıklı aşkı bulduğunda zaten otomatik olarak aşık olacaktır. en önemlisi ise bu modeller aptal değillerdir. sümsük aşık, geçmişine sünger çekmeye karar verir, hakkıdır da. geçmişi kendisine hatırlatan her şeyden, daha da kötü senaryo, aşık olduğuna sümsüklüğünü çıtlatabilme ihtimali olanları da yeni hayatından tahliye eder. işin komik yanı, böyle insanlarla ilişki yaşayanlar bu planları fark eder ama ses etmezler. sonuçta; alan memnun, satan memnun. mesela, ben, bekar bir adamım ve güya aptal! aşığımızın aşkı hanım kızımız, hakkımda anlatılanlardan yola çıkarak benim için; ''acaba, erkekimi ayartır mı?'' diye düşünüp, ilk olarak ben ve benim gibi kişileri eler. anlatılanlar esasen plan dahilinde, ben eleneyim diye anlatılmıştır. lakin korkacak bir şey yoktur, bunu en iyi kadının kendisi bilir. zira erkeği, birkaç varlığı meçhul ilişkilerini saymazsak, ilk aşkı kendisinde tatmıştır. onu kaybetmeyi göze alıp, çapkınlık yapması imkansızdır. kadın böyle davranarak, çömleğe şekil vermeye başlamıştır. çömlek ise bu durumdan memnundur.

velhasıl kelam aptal görünümlü! aşığımız, belirli bir zaman aşamasında ve plan dahilinde kademeli olarak ortadan kaybolur, kızımızın istek listesine göre arkadaşları ile ilişkisini kesmeye başlar. birkaç kere arayıp; ''olum, haydi çıkalım, erkek erkeğe kafa çekelim vs'' deseniz de önceleri uydurulan bahaneler, ertelemeler.. ve en sonunda; ''biz ciddi düşünüyoruz'' baklası ağızdan çıkar. yalandan tanışmalar vesaire derken, en başta kızımız sizleri çok sever. hatta ben ve türevlerim dahil! lakin bu sevme eylemi pek kısa sürer. arkadaşınız ve kız arkadaşı arasında mıç mıç geçirilen haftalar, aylar, yıllar. ve sonunda kapınıza ''eski'' arkadaşınızdan arda ardına (her sene biri makbuldür) gelen nişan, düğün, ''çocuğum doğdu'' davetiyeleri. ama bir kere bile gelmeyen, yemek daveti! çömlek istenilen şekli çoktan almıştır. 

yıllar sonra karşılaşıldığında, aklınıza bir sürü soru gelir ama sorabileceğin sorular genelde şöyle olur.. nasılsın? oğlan kocaman olmuş, (çocuk annesinin arkasına saklanır..) kaç yaşında oldu? gibi rutin sorulardır. sonra,

biraz da havadan sudan muhabbet ve;
eyvallah der ve gidersin..

Serhan.

Not: roller değişebilir, sümsük olan kadın da olabilir. ama süreç bu şekilde ilerler.

27 Ağustos 2012 Pazartesi

Ona ait bir bilinçaltı


selam,

vay anasını sayın seyirciler. bazılarımız, bazılarımız gibi yaşadıklarını hemen unutup, yaşamına kaldığı yerden devam edebiliyor. ters örnek, ben böyle bir insan olamadım, beceremedim. eskiden böyle olabilen adamları, ''oha lan herife bak ekstra large amk..'' deyip ayıplardım. meğer onlar da arkamdan vaaahh vahh, Serhan da iyice kafayı yedi diyorlarmış.

çoğu arkadaşımın yakınlarının mezarlarına onlardan fazla gitmişimdir. Noyan'a gelmişken buna da uğrayayım, e buna da gideyim, aha şurada şu vardı derken.. bütün karacaahmet'i çok defa tavaf ettim :S evet, ben geçmişime saplandım kaldım. olum bak; anı yaşa gibi öğütlere de kulak asmadım. asmak ister gibi oldum mizacım müsaade etmedi. gece uyku tutmadı. alt kişiliklerim devreye girdi. mesela ben, hiç Noyan'ı anmadan mantı yemedim, profiterol yemedim, hatta kızarmış piliç de yemedim. maşallah pek yemek severdi abim, bu yüzden bazen hüzünlü yemek yerim. bazen de, yediğim ona gidiyormuş gibi iştahla ve zevkle yemek yerim. o, sadece aftereight marka çikolata severdi. bir gün; camın kenarında, 10. katta otururken, birini yedim, birini pencereden attım. öyle hepsini birlikte yedik.




hiç abisi ölen adam, olmadı mı bu dünyada? oldu. daha daha fenası geldi insanları başına. 99 depreminde bir çok kişinin ailesi kalmadı be! üstüne sakat kalanlar oldu. oradan bakınca öyle de, buradan bakınca öyle değil. geçen gittim anlattım kafama takılan her şeyi. ''seriş, salak mısın? ben, bok yedim öldüm, gittim. eyvallah devamlı geliyorsun, şimdi sana görüşürüz desem, nerede diye üsteleyeceksin, sen inanmıyorsun ama cidden bir gün görüşüceğiz.'' dedi, Noyan iç sesim. hani gerçekten görüşeceğimizi bilsem, gerçi annem-babam var lan bir bok yapamam. bir de kızar, hem o öyle kaybetmek olur. bana omuzdan ve koldan dar gelir.   

biliyorum, benim bilinçaltımın bunları dedirttiğini. o kadar sıyırmadık daha. hahah aslında sıyırmış da olabilirim. öncelikle hazır mısınız? onu hep aklınızda tutmak istiyorsanız ve seçiminizi yaptıysanız anlatayım. bunlar zor işlerdir, adamı yorar. siz büyüdükçe ona ait olan sizden ayrı bir bilinçaltınızı da büyütmek zorundasınız. bu bilinç altı sadece ona soru sorduğunuzda veya onun gibi düşündüğünüzde devreye girmeli. normal hayatınıza karışırsa; çift kişilikli olursunuz. çift kişilikli olmak demek, daha fazla psikolojik problem demektir. belki de bu deneyi psikolojide ilk ben yapıyorum. kendinizden olabildiğince bağımsız ona ait bir bilinç altı. ölü, ona sorulan bugüne ait sorulara bile hafif sapmalarla ''updated subconscious/güncellenmiş bir bilinç altı'' ile cevap verebilir. bunun için günde belirli bir zaman çalışmanız gerekmektedir ve bahsi kişiyi gerçekten iyi tanımanız lazımdır. iyi bir gözlemci değilseniz zaten bu işe hiç bulaşmayın. demin bir mesaj geldi de, aslında siz bu işlere hiç bulaşmayın. siktir edin, takılın. benim gibi sorunlu insanlardan da uzak durun. 

canım denize girmek istedi.. biz, beraber denize çok girdik..

eyvallah.

Serhan.



24 Ağustos 2012 Cuma

ben ve dayım

selam,

sevgili okuyucularım, aslında bu kadar zamandır yazmadım değil, yazdım ama yayınlamadım. yayın kutusu 'taslak' doldu. belki bir ara geri dönüp, onları revize eder de yayınlarım. dolayısıyla, yazmak yerine konuşmak fiilini koyarsak bir önceki cümlenin karşılığı; 'düşündüm ama söylemedim'e denk gelir. insanlara düşündüğünü söylemek iyi bir şey mi? bunun iyi bir şey olduğunu düşünüyorum ama bir yan etkisi var, yalnızlık. millet çok kızıyor, bilginize :-/

bilim, her ne kadar pozitifin, negatife baskın olduğunu ısrarla söylese de, insan psikolojisine etkisinin tersi olduğunu düşünenlerdenim. bir tanıdığınızın size söylediği iyi sözler, iltifatlar, poh pohlamalar artık ne derseniz deyin, bunları mı hemen hatırlarsınız yoksa sizi eleştirdiği, size göre hatalı davranışını mı hemen hatırlarsınız? çok başıma gelmiştir. çenem durmaz, konuşurum lakin belki doğrusu susmaktır. şimdi burada size desem ki, gerçekten karşı tarafın iyiliği için düşündüklerimi söyledim.. siz bile inanmazsınız ama öyle. hele ki gençler, geliştirin olum kendinizi. mal gelip, mal gitmeyin. insanlara koz vermeyin. biliyorum çünkü, yarın öbür gün insanlar arkanızdan, eksiklerinizi konuşucaktır.

bazı zamanlarda ise tamamen karşı tarafın yanlış anlaması sonucu, kendisinin de bu olayı/sözü içine atması ile yıllarca -bahsi kişiye kötü davranan kötü adam- olarak anılmışımdır. kimseyle, ona -bilerek kötü davranacak kadar- uzun arkadaşlık yapamam ki ben. bir halt yemişsem, vardır bir sebebi. topu karşı tarafa atmak en kolayıdır. sorun, konuşun, direkt ne düşünüyorsanız onu söyleyin. hem zamandan kazanırsınız hem de boşu boşuna arkadaş olabilecek birinden vazgeçmemiş olursunuz veya tersi, yol yakınken dönersiniz. kimse arkadaşlık yapmaktan hoşlanmadığı birileri ile münasebete girmek istemez. hele ki, benim hiç işim olmaz, sanki benim olur mu diyorsunuz? hatır, akraba, eskiden tanıyorum, ayıp olur gibi sebeplerden günde kaç kişiye tahammül ediyorsunuz? bazı kişiler ise hep iyiyi duymak ister. ben de maalesef hep iyiyi söyleyebilecek insan modeli değilim, böyle gelişmemişim. varsın yalnız kalayım, mühim değil. bu yüzden; yalnızken kendimi oyalayabilme yetim pek gelişmiştir. bir arkadaşım, sen ilerde ukalalık yapmak için kitap okuyorsun olum.. demişti. hahah çok sevmiştim bu söylemi, çünkü gerçekti. aslında okumak sonradan bir alışkanlık oldu. memnunum.

hayatım boyunca, akrabalarım ve arkadaşlarım tarafından eleştirildiğimden dolayı, hedef sözleri ve davranışları sizler kadar -görünürde- kafama takmam. benim tepkilerim genelde, uzun vadede birikmiş davranışlara, sözlere karşıdır. tepkilerim, icraat bazlı, zaman ayarlıdır. zamanı dolmuşsa, üzgünüm. mesela dayım ve benim ilişkim. dayımın bana iyiliği dokunmuş mudur? evet. eyvallah, muhteşem bir dayı değildir, e bu durumda ben de muhteşem bir yeğen değilimdir. bunları kabul ediyorum. ama şöyle de bir şey var, ben, kesinlikle ondan çok çok daha iyi bir dayı olabilirdim. o zaman, yeğenim de benden çok çok daha iyi olabilirdi. düz mantık. belki de ona bu yüzden içten içe kızgınım. ben doğmuşum, o otomatik olarak dayım olmuş, seçmemiş. ben ise konum itibari ile amca olabilecekken, abim artık hayatta olmadığından amca olamamışım. evet dayı, gördüğün gibi; kendini dayı/amca konumunda hayal edip de olamayanlar var. yeğenini maça götüren, ona araba kullanmayı öğreten, istediğinde arabasını veren belki de ilk aşk acısında onu içmeye götüren, yeğenini canından çok sevecek bir amca olurdum ben. abimin çocuğu be. pehh, düşünmesi bile beni gülümsetti. seninle kıyaslanmam bile komik olur. 

düşündüm de dayı; sana bu sıfat, hakikaten çok fazla. dayı anlamı, ben var olduğum sürece geçerli. ee yeğen yoksa, dayı da yok. bundan sonraki yaşamımda sana bir daha dayı demeyerek, seni -sana yük olan bu sıfattan- kurtarmaya karar verdim. mutluluğunu, nispeten genç dedem suratında görür gibi oldum. hayırlısı olsun, dayı.

adios,

serhan.