Powered By Blogger

5 Haziran 2012 Salı

Fenerbahçe için; hak, adalet ve hukuk.


selam,






yazıyı yukarıdaki linke tıklayarak okuyunuz lütfen. bu aralar pek iyi gözükmüyorum. e zaten ''bu aralar pek iyi gözükmüyorsun, Serhan..'' cümlesini çok işitiyorum, sorun yok. 19, yazıyla on dokuz! evet tam on dokuz tane duruşma geçti, 11 ay içinde. savcı efendi son duruşmada, savunmayı da dinleyip, mütealasını hazırlar diye beklemiştik lakin 260 sayfalık müteala çoktan hazırmış. muhterem, zaten -imece usulü- hazırlanmış doküman ile mahkemeye teşrif etmiş. sanıklar, savcı da burada diyerek, savunma yapmışlar. sonra garip bir müteala özeti okunmuş mahkemeye. savcı bey, 8-10 temmuz arasında bir zaman boşluğunda kalmış sanki. hani öyle ki; geçen temmuz'daki taraf gazetesi'nden ve benzer paçavralardan Fenerbahçe haberleri toplasan, sanıkları hiç tanımasan, savunmaları da iplemesen, konuyu da bilmesen, topu da KARPUZ ile karıştırsan ancak böyle SAÇMA-SAPAN bir müteala ortaya çıkarırsın. haa pardon bir de süper taraflı olman lazım çünkü Trabzon hakkında olanları da es-geçmen gerekiyor. vicdanını baya bir kenarda bırakan savcı bey'i tebrik ediyor, kendisine gittiği yolda başarılar diliyorum. selametle.


gelelim, 3 temmuz'dan sonraki halime. ışıklardayım arabada bekliyorum, yeşil yanmış, ben gitmiyorum, kornalar vs. bekleyin diyorum, peki ben niye gitmiyorum? Çünkü yanımda bir mini cooper durmuş, aklımdan ''Abdullah Başak bu arabaya sığmaz, Korcan'ın olmayan kız kardeşine alınan arabanın aynısı bu.. ahh oynanan hayatlar, 2.5 milyon dolar, çantaya da sığmadı zaten.. tu allah belanızı versin..'' derken, yeşil yanmış oluyor da ondan. Biyoner'den bahis oynasak mı diyorlar? yaa diyorum biz bu bilyoneri 1.05 oranlı FB-Sivas maçı için kapatmıştık, bununla da suçlanmıştık, yine allah belanızı versin be diyorum. karşımdaki konuyu kapatıyor zaten. Poyraz çıktı, esiyor diyorlar, benim aklıma palavracı gizli tanık Poyraz efendi geliyor oradan Yadigar Boğa'ya geçiyorum. Savcı Yadigar'ı da şikeden suçlu buldu yalnız. bilin yani. Berk diyorlar, savcı berk mi diyorum?!


satranç çağrışım ROK; aklıma kaniş köpeği suratlı, o çığırtkan herif geliyor, baransu geliyor, uslu geliyor. Balık yerken hamsi yemiyorum, o aksanı duyunca midem bulanıyor. arıya zaten alerjim vardır, görünce ispiyoncu arıboğan'ın suratı gözümün önüne geliyor. koska helvacısını görünce, aklıma diğer ispiyoncu helvacı geliyor. Mehmetali deyince o mıymıntı konuşmasıyla kas kafalı MAA önümde duruyor sanki, çekil be adam.. diyorum. annem, yazlıktan bilmem kim botoks yaptırmış dediğinde, gökten zembille! inen Belçika vatandaşı GS başkanı ve 20 milyon AKP seçmeni aklıma geliyor. son maçta yerde yatıp kalkmadıkları, beraberlikle şampiyon olmaları geliyor. polisin kışkırtması geliyor. ankara'da bursa tarftarına çıt çıkaramdıkları geliyor. 


parkta koklaşan köpekleri görünce, canım Melo ve Eboue'ye hoşt demek istiyor, yara bandı görünce Terim ve mimikleri geliyor. beyaz sayfa görünce, aklanın da gelin, paklanın da gelin diyen ex-Papermoon kardeşi BJK geliyor. TS'un kupa sapı şampiyonluğunu, sitesinden kutlayan Çarşı karşımda manasızca bağırıyor sanki. kupamizu verun diyen Sadri'nin TS maçında Semih'e saldırması, sonra her şeyi inkar etmesi geliyor. çevik deyince, biber gazı, cop geliyor. Çağlayan deyince ise suçsuzluğumuzu ispat etmek için başkan ve yöneticilerimizin girdiği duruşmalar aklıma geliyor. başkanın, ''açıklama istediğiniz başka husus var mı?'' sorusu kulağımda çınlıyor. lakin polis devletimiz bize bu suçları uygun görmüş, AiHM'e gitmekten başka bir çaremiz kalmamış. ona da bulurlar bir şey, seksen yaşında bile olsalar paşalar içeride. nedir bu kin? memlekette, sahte cdlerle özgürlüğünün elinden alınması ile tehdit edilebiliyorsun. gık diyemiyorsun. hatırlayalım, Aziz Başkan ne dediydi, gazetecilere; ''ne şikesi? memleket elden gidiyor.. hala şike diyorsunuz..'' Fenerbahçe aleyhine konuş, aileni göremezsin diyorlar İbrahim'e, tehdit ediyorlar. bunu yapan soruşturmayı devr alan savcı?! başka adamı, sen o kadar para etmezsin diyip, Fenerbahçe'ye şikeden dolayı transfer oldun zaten diyerek karakolda üç gün tutuyor, oradan yabancı şubeye götürüyorsun. zübük medya şimdilerde Emenike'nin fiyatını, attığı golleri haber yapıyor. ulan sizlerin yüzünden gitti adam, bari haber vermeyin allahın belaları. ama yıkamayacaksınız bizi olum. bu ayki duruşmada ÇOK KALABALIK bir şekilde sizlerle görüşeceğiz.


Sarı-Lacivert deyince; akan sular duruyor işte.. aklıma mütemadiyen Aziz başkan geliyor, ardından Metris geliyor. 60 yaşında adam, nelere göğüs geriyor? helal olsun diye düşünüyorum. Aziz Başkan'ın bu durumda olmasının müsebbiplerine çok ağır küfürler, beddualar ediyorum ve ülkemde; ''adalet hak ve hukuk'' kelimelerinin hele ki mevzu bahis FENERBAHÇE olunca hiçbir şey ifade etmediğini artık çok iyi biliyorum.




Dayanınız Başkan'ım..
sizi çok özledik.


Serhan.

28 Mayıs 2012 Pazartesi

sütçü

sevgili bilog çok doluyum olum, öyle böyle değil. öncelikle dindar nesil yaratacağız dediniz ya. aha da o kokuşmuş sütleri içirip, zehirlediğiniz, -güya- geleceğin dindar neslini temsil edecek olan çocuklar; bu eziyeti hayatta unutmaz. oy moy çıkmaz size onlardan. çocuk lan bunlar. o çocuklardan kaç tanesi tekrar süt içebilecek? insan psikolojisinden bihaber olan devlet büyüklerinden en büyüğü, tee slovenya'dan ''o sütler bitecek..'' diye demeç verirken, eğitim bakanı dinçer şahsiyet ve arınç beyefendi ise bu toplu zehirlenmeye, bir doktor edasıyla  ''psikolojik alerji'' tanımını koyuverdi. peki, nereden geldi bu içilmesi -farz- olan sütler? muamma, çok istiyorsanız buyurun kendiniz için. 


bu baskıcı zihniyetiniz sizi bitirecek, yoksa muhalefet; halohop tereyağlı-ballı ekmek..


saygılar,


serhan.

durup dururkenlerimiz

selam,

öncelikle bu bir yazı dizisi olacak. diğerlerinden farklı olsun diye böyle bi bok yemeğe karar verdim. geçen hafta benim için iyi bir hafta değildi. zaten geçen haftanın iyi bir hafta olmayacağının sinyalini bir önceki hafta vermişti. Letonya'da kaldığım zamanlar, kafayı bulup, kavga ettiğim geceler olurdu. baya olurdu hatta:) orada, buradaki gibi, silah-bıçak vb. gibi aksesuarlar pek kullanılmazdı. dövüşürdün işte, belki ağız burun dağılmış şekilde vodka içmeye durumuna bağlı olarak devam bile edebilirdin. ya sabah suu diye uyandıp, içtiğim suyun dudağımın bir kenarından aynen aktığını farkettiğimde, ulan serhan yine mi?! dediğim, sabahlar? dudak şiş, kalkarım ve aynaya bakarım. sol göz, biraz vücutta çizikler. o da ne? en sevdiğim tişörtüm, giyilmez durumda. eğer vaziyeti çok kötü değilse, spor için ayır onu. sporda eski şeyler giyerim ben. sonra duşa gir, kafanı şampuanlarken birkaç yerde acı. e buz koy. bir keresinde bir ay kadar doğru düzgün ağzımı açamamıştım, dışarıdan belli olmuyordu ama, yemek yerken, sorundu. çatlamıştı kafam.

bu yukarıda anlattıklarımın hepsi, fiziksel acılar, darbeler. bir çok kişi acıdan çekinir. acı yani bu, mazoşist olmadığın sürece durup dururken insanların oranı/buranı acıtmaları elbette ki hoş değil.  bu arada, senin -durup dururkenin- ile benimki bir olmayabilir. durup dururken aslında elastiktir. fazla çekiştirmeye gelmez, kopuverir. yalnız, bir kere koptu mu, kopmasına müsebbip eyvallahların hep karşına çıkar. derken bir bakmışsın, bu duruma alışmışsın. yastığa başını koyarken; aman hayatımda kız arkadaşım var, nişanlım var, annem var, babam var (ki liste uzar.) eyvallah demekle en iyi kararı verdim, diyerek uyumaya da alışırsın. peki ya karakterin?! kaç senelik karakterinin psikolojisi, bu yeni oluşuma ne der? ummadık bir anda; n'apıyorsun birader sen? diyebilir. gerçekten yeni oluşum, içine sinmediyse; cevap veremezsin, öyle kalırsın. psikoloji, adamla pis oynar. zorda kaldığında, zayıflıklarını hemen önüne koyar. herkesi kandırabilirsin ama, psikolojini (kendini) kandıramazsın. haa dediğim gibi, iyi günlerde ses etmez, o kadar.

ben, yastığa başımı anında koyup, uyuyamasam da; bunun sebebi miras kalan karakterime ihanet etmem değildir. pesimist bir adamımdır lakin, kendime bu konuda -ben bile-. bir şey diyemem. fiziksel bir acıyı, psikolojik olana ki buna suçluluk duygusu da denilebilir tercih ederim. acıyıp, geçmesi... sonra karşıma bööö diye... çıkmasından daha iyidir. bir sonraki yazı, kapanan kapılar..

devam edecek..

serhan.

5 Mayıs 2012 Cumartesi

çocuk gibi..

günaydın,

memleketi iç ettiniz, her gün mutsuz kalkıp, mutlu olmak için sebep aramaktan bıktım. her gün, şehit haberi okumaktan da bıktım. O ne isterse, ''hayt huyt zihniyeti'' ile olmasından ise çok sıkıldım. salak yerine konulmaktan bıktım. psikolojik alerji yapan sütlerin miniklere zorla içilmesine bakakaldım. o'nun yardımcısının ki bu modellerin alayı ulema olur; konu hakkında ve genelde her konu hakkında bildiğini, aslında bilmediğini! bizlere yutturmaya çalışmasından da bıktım. televizyondaki O ses, kabusum oldu. alnından, boynundan fırlayan damarlara karşı, türlü düşünceler dolaşmakta, beynimde. 

suratlarına bakılmazların, bakan olduğu, her demeç verdiklerinde şok olduğum insanlar, ayrıca arka karede pişmiş kelle gibi sırıtan yancılar; sizleri zerre kadar sevmiyorum. sadece işinize geleni yazıp, işinize geleni gösteren medyaya, yazarlara her gün ana-avrat küfür ediyorum. bunun adı mı demokrasi imiş? monarşik bir rejimi, demokrasi diye anlatmayın bize. kurduk ulan monarşiyi salaklığınıza yanın, din devletiyiz, polislerimizle ananızı belleriz deyin.. imalarınızdan da bıktık, direkt söyleyeceğiniz günler de yakın di mi? yetmez ama evet deyip, ailecek destek veren sanatçı serçeleri, ''güya'' yardım niyetine bizim paralarımızla -yandaş sanatçı kontenjanından- seyahatlere gidenleri, sesini kesip hiç tepki vermeyenleri, hainleri, çocuklar dağlarda ölürken teröristle masaya oturanları, silah arkadaşlarını satanları ve benzerlerinizi.. sizleri asla ama asla affetmeyeceğim. 

''en sevdiğim arkadaşlarım'' sıralamasının her hafta değiştiği bir çocuk gibiyim. çünkü en sevdiğim arkadaşımın ömrü, evinin önüne yanaşan, kırmızı bir kamyona yüklenen eşyaları görene dek sürüyor. herkes gider oldu mahalleden. boşalan daireye, bizlere hiç benzemeyen bir ailenin, bizlere hiç benzemeyen çocuklarının yerleşmesini uzaktan izlemek gibi bu değişim.  sadece çocuk ben; mahalle sanıyorum, ülkeyi. ''türküm, doğruyum''u bu sene ben okurum, son sınıfım derken, andımız artık okunmaz olmuş, ey büyük Atatürk..! diye bağırmak yasaklanmış. zaten  ben de artık son sınıf değilmişim, o da değişmiş. mahallemiz, kesinlikle yaşanması eğlenceli bir yer değil artık! diye ağlayan bir çocuk gibiyim.

Fenerbahçe başkanı Aziz Yıldırım'a yapılan hukuksuzluğa, sırf mevzu bahis Fenerbahçe olduğu için sevinenleri gördükçe içim acıyor. ulan allah belanızı versin be. 60 yaşında adamın hapishanede yatmasına sevinen hazır kindar bir nesil verdiniz, O'nun eline. yetiştireceğiz dediydi, ''meğer elimde hazırı varmış..'' diye avuçlarını ovuşturuyordur şimdi. geç olmadan, kendinize gelin. keşke Aziz Yıldırım kadar inatçı ve dirençli olsaydınız da memleketi bunların ellerine bırakmasaydınız. acı ama gerçek sizler, bir FENERBAHÇE kadar olamadınız. bu baskıcı rejime dayanma sebebim; Fenerbahçe'nin hala ayakta olmasıdır. allah başkan'a kuvvet ve sağlık versin. dayanınız, az kaldı.

son cümle; Başkan'ım bu böyle gitmeyecek; parti kurun, oy verelim..

görüşürüz.

serhan.

2 Mayıs 2012 Çarşamba

çocuk olmak

selam gençler,


film izlemek çok güzeldir, ben severim. her şeyin aşırısı zarar demişler ya, film izleme olayının da aşırısı zarar galiba. filmlerin sonlarını aşağı yukarı tahmin eder oldum. aynı haltı ister istemez hayatıma da uyguluyorum, açıkçası -önceden olacakları biliyorum- diyebilirim. genelde de yanılmıyorum.


çok garip yerlerde bulundum sayılır. öyle pek sıcak kanlı insan olmasam da, belirli bir seviyedeki davetkar topluluğa da hayır demem. insanlara çok bayılmam ama şans vermemezlik yapmam. bunun asıl sebebi; aslında bizzat kendimdir. zor bir adamım, ağzım pis laf yapar, istediğim bir şey varsa genelde alırım. alamazsam da beklerim, sabırlıyımdır falan filan. millete dert olmak istemem, kendi kendimi de oyalayabildiğimden; taşları yerinden oynatmaya gerek yok diye düşünürüm. taşlar oynamak isterse e, sonuçta taşlar tek başına yerinden oynamaz, illa duramamış; bi' dürtmüşsümdür ben onları. çok eski bir arkadaşım vardı(r), adı ahu. bana hep samimiyetsiz der. mesafeli durduğum için böyle diyormuş. ben de her defasında tebessüm ederim ama hiç neden böyle davrandığımı kendisine açıklamadım. kısmet bu güne imiş, anlatıyorum. biz 10 kişilik bir arkadaş grubuyduk. (90lı yıllar) aynı yazlık sitede kalır, günlerimizi beraber geçirirdik. aramızda zaman zaman tartışmalar, beklenmeyen durumlardan mütevellit bazı bölünmeler de olurdu. çocuktuk, gerçi insan her yaşta çocuk olabilir hatta olmalı da. daha mühimi -nerede çocuk olunmayacağını- bilmek bence. 


konuya dönelim, tartışmalar kimi zaman benimle ilgili, bazen rahmetli evren'le, bazen dinç, burak veya mert ile ilgili olurdu. kerem'i de unutmamak lazımdı. ikili oynardı. ben, konuyu uzatmaktan yana olmazdım, birbirimizle dalga geçerdik belki ama o orada kalırdı. bazılarımız, diğerlerine daha az cevap verebilirdi.ama onlar da diğerlerinden daha iyi başka bir aksiyon yaparlardı. ahu ise tartışmayı uzatabildiği kadar uzatır, yanına toplayabildiği kadar da mürit toplardı. hele ki azıcık haklıysa, hemen küser bildiği -ne var, ne yok- varsa ortaya dökerdi. onun erkek versiyonu da dinç'ti. bu arada asla mürit olmadım. ve bir gün geldi; o koyduğum mesafeyi asla aşamadım. sonra samimiyetsiz adını aldım.

çok geceler yalnız kaldım. hiç tanımadığım bir düzine insanla aynı odayı da paylaştım. arada bakardım; tedirgin uyuyanları görürdüm. hostellerde kalanlar bilir, açılması kolay kasalara özel eşyalarınızı vs koyarsınız ve kilitlersiniz. o kasaları hiç kilitlemedim, pek de bir bokum yoktu zaten. biri bir şey alacaksa, kasmaya gerek yok; onu o dandik kasadan her halükarda alır, diye düşünürdüm. 


düşüncemin yanına da emanettim..


eyvallah.


Serhan.


not: hayatta bir bok öğrendiysem, o da; nerede ve ne zaman gideceğimi bilmemdir. 

28 Nisan 2012 Cumartesi

ne olursan ol..

selamlar, 


geçen malumunuz konya'ya gittim, gittik. süper ötesi günler geçirdik ama şimdi buradan anlatsam; anlamazsınız alaca-bulacalar. kızmayın ama öyle yaşamak farklı. şimdi size fritözü kızdırmak için ona bol bol küfür ettik, kulak gibi çıkıntısı var onu çektik, aşşağıladık filan desem.. gülmezsiniz ama orada olsaydınız gülmekten etli ekmek kusardınız. neyse; konya'ya gitmişken mevlana türbesini ziyaret etmemek pekala olurdu ama işte çoğunluğa uymak lazımdı. atılgan'a atlayıp, otogar mevkiinden, türbeye doğru gittik. 23 nisan'dı iğne atsan yere düşmez değildi de kalabalık vardı. 


mevlana, ne olursan ol gel.. demiş miydi? bu söz aslında onun sözü değilmiş. bence de değil açıkçası. türbeyi hızlıca bir dolaştım, sakal-ı şerifi koklayıp ağlayan insanlara vardı, onlara baktım lan manyak mısınız diye sorasım geldi. inanıyorlar abi, bizim siyasilere inananlar bunlara haydi haydi inanır diyerek ses etmeden dışarı çıktım. sigara yaktık orada sigara içilmezmiş?! aramızdan şehzade lakablı hazır cevap zat, hani mevlana hoşgörülüydü, nerede bu hoşgörü yahu? dedi. ehehue güldük ama uzatmadık. bu arada rahmetlide iyi boy varmış, giysisini gördüm, bana omuzdan olur da kollar ve boydan hayli uzun gelir. ne olursan ol, gel.. haa?! yok işte öyle değil o muhabbet. mutfağın kapısında bir yazı vardı, oradan okudum. 


girişte solda bir seccade var orada mesnevi olmak için önce üç gün (sanırım) aç bi' ilaç zamanını geçiriyorsun. uzak doğu dinlerindeki gibi maksat nefisini köreltmek. heh üç gün basit de mi? sonra eğer bu üç günü geçirip, usta ben bu işe baş koydum, yaparım.. diyorsan bu sefer bozulmamış 1001 gün seni bekliyor. kim bilir nice imtihanlardan geçiyorsun, nelere göğüs geriyorsun? 1001 gün be usta, anlayacağınız; ne olursan ol gel.. kısmı doğru olsa bile, hesap şu, herkese sınava giriş serbest ama ODTÜ makineyi kaç kişi tutturuyor? önemli olan bu. zira bu 1001 gün içinde seni, üstlerin, artık nasıl denirse; usta mevleviler, hocalar takip ediyor ve sonunda kararlarını veriyorlar. aha sabah bir bakmışsın pabuçların sokağa bakıyor. bu hadise, ''geldin ama, anladık ki senden mevlevi olmaz. zaman; buradan ayrılma zamanı delikanlı..'' anlamına geliyor ve tarikatı tez elden terk etmen isteniyor.


işte dostlarım, uzaktan davulun sesi hoş geliyor lafı ne kadar da doğru?!  ne olursan ol gel.. ama o olabilme ışığı yoksa içinde, git.. tıpkı hayat gibi. hayata da geliyorsun, kimi başarı hikayesi, kimisi ise başarısızlık abidesi..


o değil de, kuzu çevirme de yeseydik tam süper olurdu.


eyvallah.


Serhan.

9 Nisan 2012 Pazartesi

amatör küme topçusu

selam,


bu gece ve çok geceler uzatmaları oynadığımı düşünürüm. bunu ne zaman sesli söylesem, ne uzatması be pesimist herif? daha ilk yarıyı oynuyorsun.. derler. onlar,10. dakikada sakatlanıp, kariyeri biten futbolcu görmemişler, bilmiyorlar. ayrıca ya maç 90 dk değilse? belki maç 45 dakikalık, kim bilir? diyelim ki maç 90 dk; 11 kişilik futbol takımında bile 8-9 kişi bu sürenin sonuna kadar oyunda kalıyor. fizik gücün düşerse; bu sefer seni, hoca oyundan alıyor, duygusallığa yer yok. takımda senden iyi durumda olanlar var ve zaman ilerliyor. kısacası kendini göstermen için gerekli olanları, belirli bir zaman aralığında öğrenmek gerekiyor. geç öğrendiğinde ise, sadece öğrenmiş oluyorsun. işte az önce okuduğunuz cümle adamıyım ben; belki daha yolun başındakilere, geç öğrendiklerimi anlatarak yardım edebilirim. ama söz vermiyorum. söz vermeyi de sevmiyorum zaten, çünkü kendime itimadımı sarsan ruh hallerim mevcut.


diyelim ki, zamanında öğrenmen gerekenleri öğrenemedin; 1.lig sana fazla, ikinci lige gitmeni tavsiye ederler. ve derken üçüncü lig. çok kolay gol yapacağın pozisyonları harcarsın çünkü artık en kötüsü olmuş durumda, kendine güvenini kaybetmişsindir. bundan sonrası çok güç. her ne haltsa işte! konuya benim açımdan bakarsak, bu hayata başlarken; hayalim birinci ligdi. hatta birinci ligde tanınmaktı. şimdi ise, amatör kümede yedek soyunuyorum. sanırım önümüzdeki senelerde -ibret-i alem- için, meyhanelerde iki kadeh içtikten sonra 20 metreden attığı golü, 30 metre yapan, bakınca görülmeyen, dikkatlice bakıldığında flu, dibime gelindiğinde alkol kokan, pek konuşmayan, mutsuz bir zat olacağım. bu halde birinin hayat tecrübelerini dinleyecek pek de fazla kişi çıkmaz nasılsa. gidişatım bence bu yönde, kapılar kapanıyor, üstümde bir şey yok, rüzgar her geçen gün daha sert esiyor.


yazının futbol kısmı, Albert Camus'nunki gibi bir yaklaşım oldu, intihal yok asla! ben intihal yapmam. hiçbir şey çalamam, çocukken herkes bir şeyler çalmıştır eyvallah, ben de denedim yalan yok. lakin, çala çala çokoprens çaldım. namusuz şey ben yürüdükçe hışırdadı, e sonunda da enselendim :) Arsen Lupen kariyerim de başlamadan bitti. bundan sonra ne olur bilemiyorum. yoruldum, resmen; güneye gidip, pansiyon alıp işletme yaşında hissediyorum kendimi, emekli gibi. ama emekli değilim. zaman mefhumu olmadığında, insanlar zamanı tarif edermiş. entel'in o yazısı beni etkilemişti. iyi bir blogger o, hatta en iyisi. lafı geçmişken, onunla bir bira bile içemedim. hatta öyle bir şansım da vardı, kullanamadım.


ben, hiçbir zaman çok bir bok başaramadım. sadece iyi bir aktörüm sanırım, işte o kadar. insanlar da beni başarılı zannediyor, iyi mi? yok lan gerçek bu.. deyince de, alçak gönüllülük yaptığımı sanıyorlar. yapmıyorum. belki de insanlar da anlıyordur hatta kötü de bir aktörümdür, ses etmiyorlardır. her şey mümkündür.


haydi kalın sağlıcakla.


ser.