Powered By Blogger

8 Aralık 2011 Perşembe

behzat ç.

selam,


az önce, okan'a pucca konuk oldu. içimdeki blog yazma isteğimi resmen gözden geçirdim. gerçi başka nereye, ne yazabilirim ki? koy götüne, deftere yazıp sınıfta okuma çağını da geçtiğime göre buraya yazmaktan başka çare yok. ayrıca yayına bağlanan lazanya ve söz ettikleri ''bilogır kardeşliği kulübünün'' bir azası değilim, ben. farkındayım; giriş paragrafı, bok atma paragrafına döndü. neyse; kıskanıyor muyum acaba harbiden elin kızcağızını? aslında ben de bir yerlerde yazmak isterdim, blog yazan, yazmayı seven herkes ister. cevabım; kişisel olarak o kızcağızı kıskanmıyorum, alakam yok, birçok kimsenin -entresan- yerlerde olmasını garipsiyorum. arada; ''imkanım olsa ben de yaparım!'' dediğim olmuyor değil.


konumuza gelelim; behzat ç. en önemlisi bu sezon, mekancılar süper. bu mesleğin zorluğunu -argo- adlı filmin çekimlerinde çalıştığım zaman görmüştüm. geceleri, gündüzleri yok lan resmen. ben mühendisim (çok önemli bi bok olduğu için söylemiyorum, mesleğim film sektörü ile ilgili değil...) sadece hobi amaçlı bir işti, argo. ayrıca o ara işsizdim, di'li geçmiş zamana takılmamakta fayda var, lakin hala işsizim. neyse çok konuştum. anlayacağınız; ben sadece çok fazla film izlemiş ama bir şekilde behzat ç adlı diziye sarmış bir adamım. mekan demiştim, gerçekten daha iyi. çekimler ve açılar da keza. detaya daha fazla önem verilmiş. hele misafir oyuncu seçimleri bir önceki sezona tur bindirir. bu arada kadın behzat'a hiç gerek yok. aman komiser suna (sanırım suna) karakterine biraz dikkat! son bölümdeki dans sahnesi özellikle iğrençti. savcı esra'ya rakibe yaratın eyvallah da; eşeğin bir tarafına su kaçırmadan yapın bunu.




sanki geçen sene memlekette, behzat ç. diye salaş bir meyhane açılmış, fısıltı gazetesi yoluyla yayılmış, tutulmuş. her akşam tıka basa dolmuş. ve yaz aylarında belki de talebi karşılamak için -mecburen- bir tadilata girmiş. kışın ise; yeni dekoru, artan fiyatları ve daha zengin meze çeşitleri ile tekrar açılmış. yalnız biz behzat ç. meyhanesini salaş diye seviyoruz, candan diye seviyoruz. zırt pırt garson masaya gelip, bizi rahatsız etmediği için, para çıkışmadığı zaman, bir dahaki sefere hesaplaşırız.. diyebildiğimiz için seviyoruz! unutmayınız. şimdi diziye odaklanalım, kaçıncı bölüm oldu lan bu? hala kesik parmak cinayeti, uzatmayın la! tekin'e ne oldu bu arada? memduh başkan, savcı esra, tehdit? ve buna benzer; birçok konu havada farkında mısınız? ya şule'nin geçmişi? lütfen behzat ç. 'nin o salaş havasını kaybetmeyin. hani dizi, meyhane ya! bu durumda konular da meyhanenin mezeleri, balıkları diye düşünelim. düşündük mü? heh buzdolabında beklemiş mezeler, tazeleri gibi olmaz, kimse de yemez. hadi yediler diyelim; ama bir dahakine yemezler. hele balıklar buzhane ise hiç tadı olmaz. bu yazdıklarım ise; olmazsa, olmaz..


bir an önce konuları toparlamanız dileği ile. hadi la, hadi!? bu arada larissa'ya pek gerek yoktu muhtemelen bu olay eda ile bağlanacak; geçen sezonun tam tersi bir durum ortaya çıkacak. son olarak gerçek hayatta meyhane dediğin, av mevsimi'nde gittikleri meyhanedir. salaş ve içten. neresi orası lan harbiden? lafı geçmişken; okan yalabık da fena oyuncu değil.


eyvallah gençlik.


senin üzülmeni sevmiyorum, demiş miydim?
dedim..


serhan.

5 Aralık 2011 Pazartesi

değer mi?

n'ber blog?

bana, hayatımda kimse onun gibi davranmadı. çok mu komik? yok değil, üstüme gelmeyin keza, oldukça sinirliyim :@ ben izin veriyorum bunun böyle olmasına ki eğer vermesem; aramızdaki her gün zayıflayan bağ da kopar. kopsun istemiyorum. ama yakında kopar. zaten onun davranış bozukluğu var. benim de. görseniz; saçma sapan da bir dünyası var, değer yargıları desen; senden, benden, çoğumuzdan hatta tanıdığım herkesten farklı. bazı olaylara değer vermeye üşeniyor da bahane yaratıyor gibi geliyor bazen. bazen de alakasız bir olaya ki bana göre alakasız, bu durumda benim de saçma sapan bir dünyam ve bakış açım da mevcut olabilir. bütün tepkisini koyuyor. garip. tepkisiz asla değil, bu iyi bir şey.

herkesin, her şeye kabiliyeti olmayacağı gibi de, herkesin aynı oranda aynı şeylerden hoşlanması beklenemez. bu döngü hayatta insan ilişkilerine yön verir. makul seviye iyidir eyvallah da tıpatıp aynısı da sıkıcı olur bence. aradaki -birbirine katlanma- duygusunu köreltir. onun ölüp bittiği olaya, ultra bir saygı beklemesinin yanında; senin yanıp tutuştuğun atraksiyonu bir kalemde silmesi ise sinir bozucudur. dünyaya pardon zaten onun gezegen, benim tanıdığım insanlarınkinden pek ayrı. şöyle ki; o gezegende gerçek dünyadan üç-beş obje var gerisi komple dekor. bunu anlayacağını sanmıyorum, en fazla -pek çok huyunun örtüştüğü insanlardan da sıkılınca- acaba bende mi hata var? diye duraklar. sonra önceden gözüne kestirdiği başka bir ortama doğru gider veya aynı ortamı tekrar bir yerlerden yakalamak isterse yakalar. ne zaman, ne ister; onu kendi bilir. ayrıca bu da iyi bir şey. haa ikisini de istemeye de bilir. çok deli gördüm, deli gibi davranan da gördüm. ikisinin farkını çok iyi anlarım. o; ikisi de değil!

bu arada bencillik illet bir özelliktir, bırakılamaz. böyle bir karakterle de birleşmesi şansızlık. hep ben! demenin nesi eğlenceli ki? denge önemli, tutarlılık ise dengenin kardeşi. çok dengeli olduğum sanılmasın ama o, ikisinden de yoksun. bakış açısı, muhakemesi inkar etse de sadece kendi kararları ışığında. süper empati yaparım dese de; seni alıp kendi dünyasına koyar, orada yargılar. buna da empati der. e sen de haliyle o dünyaya ait olmazsın. orada her şey parlak diyelim; ben şahsen mat kalırım. aslında parlak sevmez mat sever ya neyse örnek bunlar. nasılsa benim kurduğum cümleler karışık ve/veya anlamsız geliyor ona. parlak olan zatı muhterem de matlaşır zaten zamanla. insanları, arada parlatıp geri koysa da kaçınılmaz son bellidir. orada pek kimse yaşayamaz. o dünyanın asıl nüfusu da birdir aha böyle; 1. güçsüzün yanında olma iç güdüsü de bence onları kendi dünyasındaki dekorların aralarına serpiştirdiği için olabilir. ayrıca ''ben bencil değilim..'' demesini de sağlıyor olabilir. her aslan burcu gibi bencil işte. kural olm bu.

uzak dur benden demesi, uzak durmamı sağlar. benim için böyle çünkü bu şekilde bir karakterim mevcut. bu durum için ekstra bir çaba gerekmiyor değil, gerekiyor. daha sonra garip zamanlarda çıkıp, hasta ruhlu gibi neden benden uzak duruyorsun ki? diye sorduğunda veya ima ettiğinde, seni ovuşturup, parlatmıştır, kendi istediği için. o anda parlatılmış olmaktan memnun olanlar -oley be!- diyebilse de ben; ''boşveeerr'' demeliyim, anlıyor musun ulan bilog? matım ben, mat! bir öyle, bir böyle. psikopat eder la adamı. peki gelelim mühim soruya; bu kadar külfete değer mi?

değmez aslında ama; çok garip. -hiçbir şey- de değersiz bir kelime gibidir; ama atilla ilhan şiirinde kullandığında değerli olur. belki o, o olmasa bütün bu saçmalık için ''kifayeti müzakere''  denir ama;
o, o işte.

yapacak bir şey yok..
bok yok, var..


eyvallah.

serhan

25 Kasım 2011 Cuma

öyle işte IV

hello there,


ıyk bu başlık aklıma iğrenç düşünceler ve yüz ifadeleri getirdi. neyse siktir edelim bunu; çok fazla modernizm bana göre değil zaten. aslında buraya ne yazacağımı bilmiyorum. keyifsizim, sık sık başım da ağrıyor. lanet bir yaşlı gibiyim. fenerbahçe de berabere kaldı zaten, alın size; tuz-biber. bu arada ben bugün; arkadaşlarımın postlarından dolayı ki çoğu tanıdık mertebesinde artık (melaba melaba) -bebek, düğün, gezi albümü- haline gelmiş facebook'umu çaat diye kapattım. abi neydi o öyle be? herkesin başarı hikayeleri, gözümüz yok eyvallah da ultra-mutluluk pozları vesaire benim pesimist bünyeme her dakika daha da bi' yüklenir olmuştu, iyi oldu. haa merak etmiyorum mu olan-biteni? delisin, hem de ne biçim ediyorum. facebook'ta bazı gördüklerimden sonra; ense kökümden sıcaklar basmaya başlıyordu :S sinirli adamım vesselam; götü boklu facebook sağlığımdan daha değerli olamaz ya?! zaten sağlık tırt vaziyette; lafı geçmişken şimdiden söyleyeyim, ben çok yaşamam.


en sonunda da ona-buna laf sokmak için kullanır olmuştum, bu güzide sosyal ağ programını. evet, gerçi karşıdakilerin çok salladığını sanmıyorum ama yine de mesaj içerikli, antin-kuntin parçalar paylaşır olmuştum. neyse sildim gitti. bir de; x will miss you, y will miss me, z will give you a blow-job şeklinde yapılan duygu sömürüleri ayrıca hiç sikimde olmadı. eleştiri güzel bir şeydir ama ben hiç sevmem. başkasına yapmayı sevdiğim şeyin, bana yapılmasını sevmiyorum. aha da bu kadar açığım. zaten ben sırra kadem basayım, zamanı geldi, yeter. zamanında yapmadığım şey değildir, yaptım. sıkılırım ben böyle zaman zaman; yok olurum. kendi kendime bir nevi oyun, uzaklaşma işte. bu esnada garip hobiler edinip, zaten 5 bilinmeyenli denklem olan karakterime, bir bilinmeyen daha ekler geri gelirim. sırra-kademlerimin her biri, bir öncekinden daha uzun sürüyor aslında. dikkat eden var mıdır bilmiyorum ama öyle.  bir ''into the wild'' serüvenine doğru mu gidiyorum acaba? yok sanmam o kadar da değil, acıkırım ben.


günlerden cuma evde oturuyorum, niye? çünkü param bitmek üzere, çok masrafım var. her akşam ''vodka,rakı-balık, şarap'' derken battım :) ha geçici, -zırtapoz- işten de para alamadım, bunun için o aradı. benim sesimi duymak için mi aradı acaba? pehh sanmam. neyse; -oraya telefon etmelisin, istemelisin- diye kendinden emin ses tonu ile akıl verici nasihatlarda bulundu. seni unutmuşlardır dedi bana. yok dedim, ben aradım onları zaten; bu hafta için bana döneceklerdi.. diye cevap verdim. kimseyi sıkboğaz edemezdim çünkü ben de zamanında sıkboğaz edilmiştim. bu zatın, böyle bir durumdan anlamasını zaten beklemedim. aslında belki de beni düşünüyordu ama, ona bu aralar -sinir oluyordum- canım da ''ah canım beni düşünmüşsün'' şeklinde konuşmama bir şekilde engel oldu. canım öyledir benim, hayatıma engeller çıkartmayı sever.


bitiriyorum, çok pointless bir yazı oldu lan bu. ne bileyim içimi döktüm işte. belki çıkıp iki-üç bira atarım caddebostan'da. zaten evvelsi gün herifin birinin dişi alnıma girdi. babam; kaç yaşına geldin hala mı kavga, hala mı patırdı? diyerek. bir gün boyunca fırça-trip attı bana. tabi iş görüşmelerinden gelen ret cevaplarının, sinir katsayımın yüksek olmasında payı büyük. bu arada 93 yaşındaki dedemin gaddarılığına her gün, düzenli olarak şaşıyorum. sahi sıkıldım ben, söylemiş miydim?


haydi eyvallah.


serhan

19 Kasım 2011 Cumartesi

beyaz saçlar

n'ber bilog? iyilik demeni beklemiyorum koç, öylesine sordum. nasılsa benim blogumsun, ne bileyim şöyle twitter fenomeni bir lavuğun sıklıkla ziyaret edilen bir biloğu veya genç bir kızımızın içindeki bastırılmış seksüel dürtülerini yazdığı bilog da olabilirdin. ehueheu ama şansına edeyim ki benim blogum olmuşsun. bi' bok olmaz lan senden. -kişileştirmek- gördüğünüz üzre; yazılarımda çok kullandığım bir tarzdır. neden böyledir? sanırım derdini anlatamayana tercüman olmak gibi -gereksiz- bir misyon yüklemişim kendime. bu arada siz nasılsınız okuyan güruh? umarım herkesin keyifleri gıcırdır. haha ben mi? bok üstün bok. oğlum bir kere de -iyi ol be!- dediğinizi duyar gibiyim; değilim kardeşim, iyi miyi değilim.


dün yıkandım ve spor salonuna gittim. spor salonuna gitmeden önce yıkanılır mı? diye sormayın. ben yıkanırım, zati eve gelen ve sadece bana ait olan sıcak su kullanımı aha da 4 ton. dikkatinizi mıncıklarım; soğuk suyu da saymıyorum. deprezedeler orada inim inim inlerken benim keyfime hayvan gibi su kullanmam için ne deseniz haklısınız. sanırım ben bir önceki hayatımda su aygırı filandım. bir de psikolojik olarak rahatsız olduğum için suda hayat buluyorum. neyse bu kadar zırvalamak yeter; salona gittim işte, kafamda Bob'un hediyesi Fenerbahçe beremle. Bob da kim derseniz; bob, benim erkek arkadaşım sdfsdstsfds. cıvımayın lan şaka yaptık. geçen bayram süresince, TR'de çekilen bir hollywood filminde -ayakçıdan hallice- bir görevde çalışmıştım. heh orada tanıştığım, 50lili yaşlarda bir adam. ellilili de komik kelimeymiş.  


sporda, kardiyo hesabına bisiklete biniyorum, öncesinde xanax'ı çakmışım ve sakinleşmeyi bekliyorum. derken bereyi çıkardım, kitabımı (evet, kitap okurum.. mesajımı verdim..) okurken gözüm, parlayan beyaz saçlarıma takıldı. yeni yıkandığım için saçlarım parlıyordu ama beyazlar daha mı çok parlıyordu, yoksa dikkatimi mi çekti de bana mı öyle geliyordu; bakın bunu tam bilemedim. neyse baya beyaz varmış lan saçlarımda. sonra içimden ''daha iyi lan beyazlasın saçlarım, pesimist karakterimle pek bi' uyum sağlar hemi de'' dedim. sonuçta idmanı omuz ve bacak çalışıp, bitirdim. kafamda çözülmesi gereken bin tane poroplem ( © kuzey tekinoğlu :P) dün yaşandı bu durum, taze. o değil de; bazı olaylar çok fena içime oturmuş. içim -oturak- gibi oldu amk :S ee ben bunların intikamını -tekeerr tekeer- almaz mıyım birader?


hah zaten olay da bu. eskiden olsa alırım, anasını bile bellerim vesaire derdim. şimdi ise; -koy götüne rahvan- diyorum. beyaz saçların bir etkisi bu midir acaba?!


öperim.


unutmadan; akşama #fenerinmacivar.


serhan.

14 Kasım 2011 Pazartesi

kendini ifade edememek

hey,


şunu belirteyim; hiçbir şey umurumda değil. kendimi ifade edemiyormuşum. haa evet öyle. enteresan bir bağlantı sonucu alakasız bir işte on gündür -zaman geçsin- diye çalışıyorum. eğitimimle alakası olmayan, ama hobi kısmından kurtaran bu atraksiyonda, her gün 'o' nu görüyorum. -o da öyle olurdu- diye hep düşünüyorum, üzülüyorum. aralarında bir yaş fark var. onun bir kızı varmış. yaşasaydı ben de amca olacaktım iyi mi? haksızlık resmen, pek kimsem yok. var olanlar da yok gibi. problemler problemler problemler..


uzaktan bakıyorum; düzgün adam! diyorum. şimdi olsaydı, o da öyle olurdu kesin diyorum. aslında çok kibardı sevdiğine. bence o daha cesaretliydi. değişikti; katkısız, şeffaf bakıyordu. işte bilog, her gün böyle çocukça kıyaslamalar yapıyorum. o benim 'superman'im idi zaten, herkesi haklaması şaşırtıcı olmazdı. bu konuda objektif olmam mümkün değil. onu hatırlatan durumlarda; aradan geçen yıllara aldırmadan -benzer olayın yaşanmış olduğu- tarihte kalabiliyor, ya da o tarihlere çok kolay dönebiliyorum. hiç olmadı, onu bu yıllara getiriyor, günümüzden uygun roller biçiyorum. böyle bir yetim gelişmiştir benim.


bu seferki çok uygun ama. tam karşımda duruyor, elleri onun gibi. makivare tahtasında çalışmaktan kemikleri sertleşmiş. bugün, ağzımda duran yanmayan sigarayı tekmeyle, dikkatlice aldı. o da aynısını anneme yaptıydı. bugünkü an, tıpkı o günkü an gibiydi. herkes baktı, o olsaydı herkes ona da bakardı. sohbet arsında, ben sordum; onu tanıdığını söyledi. e kanım daha da ısındı tabi. insanların onu hatırlamasını seviyorum. bununla avunuyorum işte. sanki insanlar hatırlayınca bir şey olacak :@


hiçbir şey, ondan önemli değildi. gidince, ben geride kaldım. gidemedim peşinden. insanların acılara karşı dayanıklığı birbirinden farklıdır. insanları anlıyorum, onlar konuşmadan, dertlerini dillendirmeden bile anlıyorum. ama pek çok insan ben konuşmadan beni anlamıyor. bu meşakkatli bir iştir, kimseden beklenmez. zaten ben de pek konuşmuyorum. eskiden çok konuşurdum. bundan sonra daha da az konuşurum gibi. bu gayem değil tabi ama olacakları biliyorum. film sonlarının birbirinden farklılığı; onların -son- olduğu gerçeğini değiştirmez. bir olayın başlaması, bitmesi kadar normaldir. son bir şey, ben kendimi ifade ederken özet geçiyorum. bu kadar yapabiliyorum, tanımak isteyene külfet. hiç işte! hangi işim düzgün ki bu düzgün olsun?


dile çok yatkın olmasam da; bu yıl fransızca öğrenmeyi planlıyorum. başka hedeflerim de var. ama onlardan her an vazgeçebilirim.


eyvallah.


bu arada behzat ç. 2. sezonda -görüntü ve mekan- olarak 1. sezondan çok daha iyi.

26 Ekim 2011 Çarşamba

öylesine III

naber bilog?


seni de hep bu saatlerde rahatsız ediyorum, kusura bakma artık. çok iyi bir bilogsun sen, küsmüyorsun, kızmıyorsun da. seni çok seviyorum. hayır lan valllahi kafam iyi değil, hatta üflesem sıfır çıkar. gerçi bu sefer de çevirmezler ama üç duble rakı varsa hoop ''çek sağa arkaaşım'' derler. heriflerin işi bu olm, anlıyorlar. bir kaç kere ehliyet versem de; ben destekliyorum bu çevirme olaylarını. alkollü vasıta kullanmayın/kullandırmayın. garip gelebilir ama dalga geçmiyorum, ciddiyim.


ben ne diyecektim biliyor musun bilog? yaklaşık on sene geçirdim ya orada-burada, çok değişik insanlar gördüm lan. hakikaten, ruh hastası onlarca arkadaşım oldu ama bu ruh hastalığının da belirli çeşitleri var, bazıları hiç çekilmiyor. mesela benimki stabil bir ruh hastalığı, yapacaklarım ve yapmayacaklarım belli. ama bazılarınınkini hiç kestiremiyorsun. dün, kişi ile süpersin diyelim ertesi gün selamını alamıyorsun. bu yavşaklık genellikle ecnebilere özgüdür, ara sıra lokal insanlarda da görülür. heh mesela ben, bu bahsettiğim modellerden mümkün olduğu kadar uzak dururum. yok sabredemiyorum, ağız-burun dalasım geliyor. içip içip dağıtsın, kıçını toplayayım sorun değil. kavga çıkarsın yine sorun değil hatta yan masadaki hatuna asılsın anasını satayım ama denge mirim, denge! hakikaten mühim bir olay.


lan hava buz gibi hala etrafta sivri sinekler var. eskiden bu zamanlarda sivrilerden eser kalmazdı, onlar da gözle görülür bir şekilde soğuğa direnç gösteriyorlar artık. ben zaten soğuğu severim de sivri sineklere bozuk çalıyorum, pis sokuyor ibneler. bilog, sanırım bu sene hayatımın en uzun süre denize girmeme rekorunu kırdım. bayramoğlu'na günü birlik dahi gitmedim. bu iş çok kötü oldu esasen çünkü ben ve su iyi dostuzdur. hayır, bir şey değil, sinir yapıyor bok yiyen. istanbul'da emanet gibiyim be resmen. bu hafta yeni akranlarımla Fenerbahçe maçına gittim. berbat bir oyun oynadık, insanlar bence benden şüphelenmiş olabilir. latife yapıyorum da, şüphelenseler haklılar aslında. her şey iyi giderken Fener'in evinde puan kaybetmesi bu gizemli delikanlıya bağlanır mı? bizim taraftar zaten bu geçen süreçte iyice tozuttu ki bence basbayağı bağlanır. geçmişimi bilmiyorlar da ses etmediler. geldim, baskette iki cumbaba kupası bir de voleybolda aynısından yitirdik.


bu arada da; samsun rezalet bir takım, ama bizde özer denen bir zat-ı şahane var ki, sahada kendisine hiç gerek yok. 18de de gerek yok. geçen hafta 48 metreden gol atması Fener için çok kötü oldu demiştim ben. bir anı; lazaroni zamanı yenilmez Fener, benim gelişimle gençlerden üç yemişti, istanbul'da. sonra şampiyonluk da ilerleyen maçlarda uçtuydu. arkadaşlarım telefon açıyor, git sen bu ülkeden diyorlardı. gerçekten kötü anılardır bunlar.


bilog eyvallah, lafladık, dinledin. ben zaten o evde kalmayacaktım, teklif gelince olur mu lan acaba dedim, dede-free bir ev!? güzel olabilirdi ama zaten onun -tornistan- yapacağını biliyordum. manyak mıyım lan ben? tamam kısmen öyle olsam da; bu sorumluluğu alacak kadar da değil. 


eyvallah. sana da eyvallah monç. 
ah bak, seninle hiç işim olmaz..


serhan.

23 Ekim 2011 Pazar

noktalama işaretleri ve ben

selam millet,


konumuz; noktalama işaretleri ve ben. sizler de bu yazdığım garip denemeden, ilham alıp aynı uygulamayı kendinize yapabilirsiniz hatta bence yapın. gerçi babamın az işittiği için sesini -dinine kadar- açtığı televizyon ve kaybettiğim onca bahis konsantrasyonumu bozsa da, bi' kere yazmaya karar verdim, artık geri dönüşü yok. bu arada simge fıstıkoğlu -soyadı ile müsemma- fıstık gibi kızmış. akrobasi uçağına bindi, gayet de sakindi. maceracı insanları özellikle de kadınları severim. neyse, ben şimdi memlekete geldim ya, hep bildiğim bir şey vardır, o da; hiçbir şeyin bıraktığın gibi kalmadığıdır. canlı/cansız hiçbir şey. neden? cevabı basit, geçen zamandan dolayı. insanlar değişmez denilse de, özellikle başka ülkelerde/çevrelerde yaşamış, sonra kürkçü dükkanına dönen güruh zamanla değişir, ben de bu toplululuğa dahil olduğumdan dolayı değişiyorum, sanırım. mesela, eskiden alındığım bazı olayları artık iplemez oldum veya tam tersi. öbür türlü, vatandaş sittin senedir aynı hayatı yaşıyorsa, değişmesi zaten garip olur. haa bak evlenmek de adamı değiştirir. kısacası; eskiyoruz, kafa yapımız, düşüncelerimiz değişiyor. 


oğluumm, bu herif ne kadar da salakmış! onca zaman nasıl tahammül etmişim? dediğim bir çok kişi varmış etrafımda. belki de aynı kişiler hatta ek olarak başka kişiler de benim için aynısını düşünüyorlardır, bilemem. ben 29 yaşıma kadar pek bi' bok olamadım. aslında bu durum çok da elimde değildi. elimde olduğu zamanlarda ise, bir çok fırsatı geri teptim, şımarıktım. işte yavaş yavaş toparlamaya çalışıyorum. bu arada zaman da hızlı hızlı ilerliyor :S insanların da benim gibi çevresi/yaşamı değişiyor, sorumluluklar artıyor, ee uzaklaşıyoruz normal olarak. elbette pesimist bakış açımla -noktalama işaretleri ve ben- konulu yazımı sizlere, genelde uzaklaşan çevremin gözünden anlatmaya çalışacağım. 


serhan! ben ve ünlem. haha evet bu etrafımdaki insanlar tarafından bana uygun görülmüş bir işarettir. dikkat anlamına gelir işte. serhan varsa, olay çıkma ihtimali de vardır. en azından normalden fazladır. çok haklı olduğum bir olay olsa da; o ünlem yıllardır oradadır. anlatabildim mi?


serhan? evet, soru işareti. insanların kafasında soru işareti bırakırım. bu adamdan koca/sevgili olur mu? iş hayatında bir halt olur mu? bu herif borcunu geri verir mi? aha bakın bu önemlidir, zamanında peder iflas ettiği zaman borç ödemekte zorlandım. daha hala ödeyeceklerim bile mevcut. bu sene hepsi biter her halde. yazılıdır hepsi. hatta geçenlerde, facebook'da artık pek konuşmadığım insanları da ayırmadan; -çocuk esirgeme kurumuna Fenerbahçe forması alınacak- temalı mesaj attım. sıfır kişi döndü oğlum. 48 kişiye yazmıştım  neyse sittir ettim. anlayacağınız ben bir soru işaretiyim. bu sebepten mütevellit yaptığım işler de soru işaretidir.


serhan, virgül ve ben. yok be benden pek virgül olmaz. malum virgülden sonra yarım nefes alırsınız şiir okurken. hakkımda konuşulanlar veya düşünceler malumdur, virgüle ihtiyaç duymayacak kadar da nettir. ama iyi, ama kötü..


serhan: eveet, iki nokta üst üste. bence; ''aslında serhan iyidir de fazla yaklaşmamak lazım..'' tarzı özet bir tanımlama zamanında bolca yapılmıştır.


serhan. nokta, net ve kesin. suçlu kimdir? serhan. bu olayın müsebbibi kim? serhan. kafana sakızı kim yapıştırdı kızım? serhan. kazayı kim yaptı? serhan. bu kediyi veterinere kim götürdü? serhan..


bu kadar yeter.


öperim seni. seni öpmem. sana kılım ne öpücem lan?!


eyvallah.


serhan.