Powered By Blogger

18 Ocak 2011 Salı

tarih: agorafobiyi dört gün geçiyor

merhaba,

ne salak bir başlık değil mi? hayır, değil. çünkü kendisi aslen acınası bir başlık. agorafobi, açık alan fobisi manasına geliyor, bilmeyen de olabilir belki diye.. bu fobiye sahip kimseler, (onlar, sanki hiç kimseler) günlerce, aylarca dışarı çıkmadan yaşamaya çalışırlar. sizler, onları pek görmezsiniz çünkü hiç kimseler, adı üstünde görünmezdirler. her neyse; bu konunun çok fazla açıklamasını yapmayacağım. bundan yaklaşık 12 yıl önce ilk defa panik atak geçirmiştim, o gün; bugün oldu. panik atak artık, panik atağım oldu. bu şekilde hayatımı yaşamayı öğrendim diyelim. bu konuyu da es geçiyorum. lakin bazı zamanlar oluyor ki; yine bu zamanlarda insanın aklına çok acayip şeyler de geliyor. 'yıkılmış hayat manzaralı..' yaşamına tahammül edecek sebepler arıyorsun, bulmakta zorlanıyorsun. tıpkı geçen haftam gibi; sevimsiz ve bedbaht..

agorafobili ve panik ataklarla dolu bir hafta idi. her işimi erteledim daha doğrusu zorunda kaldım. çünkü değil çalışmak; dışarı çıkacak durumda bile değildim nitekim son dört günüm de evde geçti. elim ayağım tutuyordu. fakat düzgün göremiyordum ve düzgün diye tabir edilen davranışlardan bir hayli uzaktım. dışarı çıkamıyordum, evet basit açıklaması bu. suyu çok severim ama, duşta saatlerce oturuşum; sanki bir film sahnesindeki çaresiz çocuk izlenimi verdi bana. aynadan kendime bakıyor, ıslanan uzun-kıvırcık saçlarımı ısırıyordum. hatta onları arada çekiştiriyordum, saçlarımın suçu neydi ki? dediğim gibi davranışlarım pek normal değildi. neden insanlar, psikolojisi bozukken saçlarını keserler? ben biliyorum, o bir his. o his gelince siz de bilirsiniz. her ne haltsa duş teknesinde (bunun da başka ismi yok mu?) otururken acaba, ben de mi bir daha dışarı çıkmayacağım? diye düşündüm. zira riga'da; 150 yıllık, her tramvay geçişinde sallanan bir binanın, kıç kadar banyosunda mahsur kalmıştım. keşke bina yıkılsa da kurtulsam diyordum, her sallanışında. sonra aklıma iki-üç sevdiğim kişi geliyor, sözlerimi geri alıyordum. duştayken acıktım ben. evet saatler geçmişti, günlerdir de sokağa çıkmadığım için yiyecek de bir şey yoktu. patates ve makarna - pilav dışında. onları pişirecek güç, bende yoktu. derken ayağı kalktım, kalbimin atışı kulağımda, çınlamanın arkasından duyuluyordu, derken çınlamayı dahi bastırdı.. sinir, stresten kalp atışlarım da nasibini almış, bir garip atıyorlardı. mavi bornozumu giydim, kan kırmızı gözlerime ve siyah sakallarıma baktım. iğrenç görünüyordum. aynaya vurmamak için bu bakış süresini kısa tuttum. ben, sinirlenince oraya-buraya da vururum..

salona geldim, geldim dediysem zaten banyonun kapısını açınca salona geliyorsunuz. hani öyle ekstra bir enerji gerektirmiyor bu hamle. oturdum yere, karın idmanımı yaptım. o halde evet. evde kaldığım, dışarı çıkmadığım dört gün boyunca; üç kere karın idmanı, dört kere yoga yaptım ve iki kere de bacaklarımı esnettim. bu durumdan çıkış arıyordum, egzersiz yardımcı olur. her gün biraz daha iyi oluyordum ama yine de bu ruh halimin yeri ve zamanı pek değildi. yapmam gereken onlarca iş varken, çaresiz bir şekilde günlerin geçmesini bekledim. bir arkadaşımı aradım, o bana yiyecek getirdi. evde olan kuru meyve ve bayat ekmekler başlıca besin kaynağım olmuştu. pazar günü sabah 6:30 gibi uyandım, arkadaşım neler getirmiş diye baktım. yumurta yaptım, proteine ihtiyacım vardı. ekmek ve zeytin de yedim. üstüne de reçel, tatlı olarak. gözüm açılıyordu. daha kötüsünü düşündüm. duş teknesine bakınca, geçen günkü halim aklıma geldi. şampuanı da düşürmüştüm, içinde eser miktarda kalmıştı. beni kurtarmazdı. evet, biraz dinlendim ve üstümü giydim. ondan önce telefonuma netten kredi attım. ne olur, ne olmaz.. diyerek tedbir aldım. ayağınızın altından hiç yollar kaymadığı için bilemeyebilirsiniz bu rahatsız edici duyguyu, gerçi bilmeyin de zaten. aldığım depresanları duble yapmıştım, geleceği görüp. sanırım etki etti son iki aydır dozajları devamlı azaltıyordum. demek ki zamanı değilmiş. acil durumlarda, kendi kendinizin doktoru olmak gerekiyor..

6 kat indim ve sokağa çıktım, ''bıdı bıdı'' yaşlı adımlarla spor salonuna kadar yürüdüm ki; bir km var yok. saat oldu 10:30 sabah. arka bacak, bisiklet ve kalf derken, enerjim yine bitti. mor xanax tabletinden yarım sonra bir yarım daha çaktım. bir tane de enerjı bar, gofret kılıklı şeyden yedim. yoga odasına girdim, kimse yoktu. millet manyak değil tabi, pazar günü evlerinde normal! insanlar gibi yaşıyorlardır.. diye düşünerek, sakin olmaya çalıştım. derken birilerini arayım da kopasıca kafam dağılsın.. dedim ama kredim yoktu. evet, parayı yanlış numaraya yollamıştım, şaşırmadım. bu sefer de garip bir yoga salonunda can verecektim, aklım otomatik olarak kötüye çalışıyordu. derken bir anda ışıklar yandı ve 20 küsür kızcağız içeri girdi hatta daldı. belli ki toplu halde zayıflama seansı vardı. bir an aha huriler dedim ama eğitmeni görünce onun huri olmadığını anladım. bana; ben, huriyim.. ekmek musap çarpsın huriyim.. dese de inanmazdım. o denli huri değildi o. hemen oradan uzaklaştım, salona döndüm. göğüs çalıştım arkasından da ön kol. üstüne protein tozlu sütümü içtim.

unutmadan; gelmeden drogas denen kozmetik dükkanından şampuanımı da almıştım ama sabun yoktu. neyse sittir et dedim. içerisi bembeyaz olan umumi duşlara gittim. tımarhanede olanlara benziyor orası, hani hortumla deliye su sıkarlar da zavallı; kısmen temizlenir ya, onun gibi bir manzara gözümde canlandı. suyu açtım, kuvvetli idi. tam dört şampuan yaptım. temiz, pak olmuştum. hatta şampuanla inceden de bir kese atınca; üstümden gırc gırc sesler çıkıyordu. spor salonundan çıktım, markete girdim. salon; alışveriş merkezinin beşinci katında, market ise birinci katındaydı. biliyordum, zorluyordum kendimi. marketler, bu gibi durumlarda en son gidilecek yerlerdir. havalandırması, ışığı, kalabalığı.. neyse bana güvenin öyledir işte. alışveriş yaptım fakat yine görüş alanım kısıtlanmıştı, yine aynı duygular hakimdi, ettiğim küfürlerin odağında ben vardım. üstelik duş teknemde olmayı, bu salak hiper markette olmaya on defa yeğlerdim. kötüydüm işte. çıktım; dışarıdaki, kar fırtınası ve soğuğu zerre kadar hissetmiyordum, insanların davranışlarından soğuk olduğunu gözlemliyordum. iki arada bir derede bok varmış gibi de dünyayı almıştım, ağırlığı hissediyordum o halde kısmen de olsa vardım... doğru ya; bir daha böyle olursam başkalarına gebe kalmak istemiyordum, eve gelirken zorlandım. bayılmadığıma şaşırıyordum.bu arada ben hiç bayılmadım galiba. dışarı çıkmış, eve gelmiştim. hala nefes alıp veriyordum. hayati fonksiyonlarım yerindeydi. iki arkadaşımı davet ettim, kutlamalıydım bunu.. yılbaşından kalan rakı vardı onu içtim..

tarih, agorafobiyi dört gün.. geçe hayata dönmüştüm. garipti, hala yaşam performansım süper olmasa da, rengin soluk, iyi misin? sorularına maruz kalsam da; sonuçta kendimi toparlamıştım. bir kere daha anladım ki, kabullenmek bana göre değildi.. ha eyvallah, bu işleri çok iyi bilen bir doktora emanet etmem gerek kendimi. atlamayın olm, öyle bir doktor zaten yok. işte öncesinde şunu halledeyim, bu bitsin, onu da yaptık mı.. diyerek, kendimi pek önemsemedim. psikolojim bu öemsememe olayına pek bozuldu da, intikam mı aldı nedir? psikolojimi sevmiyorum; onun yüzünden sizin de içinizi kararttım. kusura bakmayın.

boktan bir haftaydı..

serhan.

11 Ocak 2011 Salı

kişiliklerim benim..

selam millet,

insan, her yazısına, görürsünüz; bu yazım, en güzel yazım olacak.. diyerek başlar mı? başlar. tanıdığım bir manyak va.. iyi tamam, ben öyle başlıyorum işte. kendi kendimi, bir işe motive edebilme konusunda uzman sayılabilirim. aralıksız on saat çalışabilirim veya bir proje için elli tane ayrı kaynağa bakarım, üşenmem. zaten; bir işi ya yaparım, ya da yanından bile geçmem! sizler; 'oha, herif amma da kendini övüyor..' demeden öce belirteyim, az önceki motivasyon uzmanı şahısın (kişiliğimin) ömrü; işin bitimiyle sonlanır. iş bittikten sonra, son rötuşları yaparken, ağzımdan çıkan cümle genellikle;  'bok gibi olmuş lan bu!?! o kadar da vakit harcadım bir halta benzememiş...' şeklinde olur. bu eleştirisel bakış açım ve temsil ettiği şahsiyet; çok gaddar ve baskındır. bu esnada; o kadar cefayı çeken, bu gaddar herifle birlikte aynı bedende yaşayan, motivasyon uzmanı karakterim ise suspustur, ağzından bir kelime dahi çıkmaz. sanki bu işi için kıçını yırtan kendisi değildir. hatta; içten içe, zaman geçtikçe eleştirilere de katılır. en sonunda iki karaktersiz karakterim; ''bu iş gerçekten de, sıradan bir iş olmuş..'' fikrine kanaat getirirler. beni de, it gibi ortada bırakır, bi siktir olup giderler..

şu an itibarı ile iki tane kişiliğimi size tanıttım. olanlardan biraz zaman geçtikten sonra, beni topluma kazandırmaya ant içmiş olan, ''kendi kendimin teselli uzamanı..'' olan karakterim, çıkagelir.. bilirim lan, bu da benimdir. önce tatlı cümlelerle kanıma girer sonra Rocky'nin moruk koçu Mick edasıyla gaz vererek, durumu toparlamaya çalışır. bu şahıs, genellikle panik atak sonrasında da gelir ve klasik, her defasında bana şunu der; bak oğul, herkesin bir hastalığı/eksikliği var. onun; midesi hasta, bunun; ziki küçük, öbürü biraz tipsiz, diğeri tutuk vs. gibi örnekler verir. sonra sesini yükselterek; hangisi ha hangisi? panik atak mı, bunlar mı cevap ver? diyerek kafamı siker. ben de; çekil lan, bağırma tepemde.. derim. lakin diğer opsiyonları da düşünürüm. çaktırmadan kulağımı çeker, tahtaya garanti olsun diye; dört kere vururum :/

bu yukarıdaki kişiliklerimin hepsi, benim ''yorgun'' temel kişiliğimin özalt kümeleridir. harbiden özalt küme, OBEB - OKEK, ortaokul maceraları vs.  neyse bırakın şimdi bunları. olay nasıldır.. biliyor musunuz? kıyafet balosuna gidersiniz de etrafa bir bakınırsınız. o salağın seçtiği kıyafet; o kadar yalap şaptır ki, herifin şıp diye.. kim olduğunu anlarsınız ve menzilden sıvışmaya bakarsanız. lakin o herif de bir şekilde, sizi tanımıştır. kalabalığı yararak üstünüze doğru gelmektedir. o sırada; ben bu salağı şıp diye tanıdıysam.. laan?! o da beni tanıdı amk.. dersiniz, içinizi bir sıradanlık kaplar. hah, o duyguyu sikeyim ben. benim kişiliklerim de böyle işte; temeli de, özaltı da hepsi benim amk! nerede olsa tanırım sizi. bir kere hepinizin yürüyüşü; salına salına.. aynı ben. bir de bu karakterler, örgütlenmişler de beni uyutacaklar. tereciye, tere mi satıyorsunuz olm siz? harbi haa bu da ne gerzek bir atasözüdür? ne satılır lan tereciye, ıspanak mı?

bu işler, külfetli işler. çoğu zaman; adam gibi, ''yorgun'' olmayan bir kişiliğim olsa da, zırt pırt bu salaklarla uğraşmasam diyorum..

bu arada, yazıyı okudum da; bok gibi olmuş..

haydi eyvallah.

serhan.

7 Ocak 2011 Cuma

yeni yıl mimi

sevgili Mery Daimon bu mimi bana atmış. lakin ben, ota boka geç kaldığım gibi bu mime de cevap yazmakta geciktim. adam olmam lan ben.

1.Yeni yıla nasıl ve kimlerle girmek istiyorsunuz?

nasıl girdiğimi anlatayım bari. Riga'da evimde girdim. beş arkadaş başladık geceye, sonra dışarıda şampanya içtik karda yuvarlandık vs. en son caz bardaydık da sonrası yok :D

2.Yeni yıldan beklentileriniz nelerdir?
beklenti, bana uzak bir kelime. beklemekle pek bir halt olduğu yok, en azından bana yok. toparlarsak; yeni yıldan bir beklentim yok.

3.Yeni yıl sence ne demek?
yeni yıl demek; yeni umutlar demek, yeni aşklar-meşkL.. haha yok lan alakası yok. 0tusbir aralık bittiği an; seneye bir ekliyorsun aha yeni yıl. onun da türevi ''sıfır'' zaten. konuya matematiksel bakarım ben.

4.Yeni yılda ne olursa çok mutlu olursun?
sevdiğim insanlar var da (çok enteresan); bu yıl onlar için iyi geçerse, ben de mutlu olurum. bir de annem-babam sağlıklı olsun. iyi bir akademik kariyerim var. iş konusunda daha tatminkar bir şeyler olursa; hayır demem. araba hastalığı; tedavi edilemez ve hep daha iyisi ee daha hızlısı. bi de psikolojim düzelse vaaar ya.. hadi psikolojiyi geçtim, şu panik bozukluğu geçse ya ama geçmez ki. ha bir de; entel'in abisinin çorapları kirlense süper olur. fener futbolda da şampiyon olsa, çok mu oldu?


5.Yeni yıla dair mesajın nedir?

açgözlü olmayın, egoist olmayın. hayattır bu; kime ne zaman, ne yapacağı belli olmaz. vallahi bak. kısacası, sevdiklerinize maddi-manevi destek olmaya çalışın.. der huzurlarınızdan ayrılırım..

ben de bu mimi; pene ve aslı'ya fırlattım..

6 Ocak 2011 Perşembe

bilinçaltı - noel buba vs sero.

merhaba,

yeni yılın ilk yazısını sabahın dördünde yazan bir ruh hastası olarak; öncelikle hepinize iyi yıllar diliyorum. şimdi de, siz bana iyi yıllar dileyin bakalım.

-iiiyiii yııılllaaaaarrrrrr seeeerrrhaaaaannnn aaaaaaabbiiiii.. 

yaş itibarı ile; abi olurum, amca olurum, birader hatta bilader olurum, hattızatında düpedüz serhan bile olurum. bu konuda esnek bir yapım var. ne yapısı, yapıyla alakası yok olayın! o raddede esnek bir yaşım var.. demek istedim işte. hızlı söyleyince, ''otssüç..'' gibi garip rahatsız edici ses çıkaran ve söyleyen kişiye özel olarak; etrafa tükürük saçabilen sözcükle ifade edilebilen bir yaştayım. ne kadar da uzun bir cümle oldu? otusbir de pis yaştır bak. neyse, esnek dedim emma yapı olarak; pek esnek değilimdir. bu cümle de; az önceki, ne yapısı.. sorusuna cevap olsun. bizde sorular; cevapsız kalmaz usta. mesela sırtım kaşınınca; affedersiniz ayı gibi kapı, sütun, olursa bak tırtıklı duvar gibi yapılar ararım. sebebi, maalesef pençem aman elim sırtıma pek uzanmaz. o güzel (erkeksen güzel kısmını atla..) gözlerinizde, çağrıştırdığım cismin ''odun'' olduğunu biliyorum. utanıyorum ama öyle. en çok dans pistinde utanıyorum, bu konuyu geçelim. ne yazacağımı da bilmiyorum, fark ettiniz mü? 

eveeettttt.. dediğinizi duyar gibiyim. bu bilinçaltı, şu bilinçaltı. o bili.. genel olarak bilinçaltları; çok enteresandır oğlum. mesela üstteki 'iyiiii yıllllaaaarrr'ı okurken, bir çoğumuz ilkokul zamanlarımıza gittik. aranızda gitmeyen varsa da bu cümleden sonra gitmiştir, hala gitmiyorsanız bakınız ilkokul resmi de koyduk. e yuh artık bir zahmet. biliyorum, öğretmenini sevmezdin ama onun vurduğu yerde gül.. biterdi. çocukların kafasını tahtaya vurduğu yerde zambak! (zıambakkss diye bir ses çıkardı..) biterdi. bak hala bakıyor. sen aslı. evet, senden bahsediyorum. hadi canım ilkokul zamanlarına. ''ılllgaaaz anadolu'nuuun sen yüüce bir dağısın..'' sözleri duyulduğunda bir çok sınıf arkadaşın seni hatırlamadı mı sanıyorsun? sen onları hatırlamasan bile, sayın aslı ılgaz.. onlar hatırladılar elbette, örnek istiyorsan verebilirim. işte bu olaylar, hep bilinç altımızın bize şeyleri eehm aslında hediyeleri. bu arada; dikkatli ol oralarda, emi evladım?

yeni yılda bir değişiklik yapıp; hayvan gibi uzun yazmamaya karar verdim. böyle bundan sonra; kısa ve öz. tak canım abicim.. gibi. artık, ben de facebook'da heyran sayfası istiyorum lan. yılbaşında noel buba'ya da bu isteğimden bahsettim, anlamadı. yanda resmi mevcut; garip bir noel buba idi. suratıma pis pis baktı, üstüne kaş göz hareketleri filan. ben de dellendim tabi. hemen kafayı gömçürdüm noel buba'ya. alkollüyüz ikimiz de. noel de piizlenmiş belli, gözler; kan çanağı. neyse üstü kırmızı ya, kan lekesi filan sorun olmadı. sakalı biraz kanlandı, onu da cifledik, geçti. tam giderken yine döndü, baaa bir şeyler dedi. bu sefer de kar topu attım, kafası yarıldı. kartopu ile kafa mı yarılır sallama bee sero.. demeyin. içine taş kodum olm..

yeni yılda;
her şey gönlünüzce olsun. yüzünüzden gülücük eksik olsun. evet yanlış okumadınız; biraz ciddi olun yeni yılda, ağır olun. cıvımayın işte..

seni seni seni ve seni öperim.

serhan.

not: radikal değişiklik; türkçe klavye.

17 Aralık 2010 Cuma

ekose etegiz..

merhaba,

gecenlerde en iyi arkadasimla ki; adi serdar.. cumleye bak? sanki adi serdar olmasa, en iyi arkadasim olmayacak? neyse, bugun cok yoruldum. gereksiz bir sekilde -20 dereceyi bulan bir sogukta, cop toplama yerine gittik. copler toplaniyor, ayrilanlar ayriliyor; ayrilanlar da ayrica satiliyor ve gerisi ise 20 metre yuksekligi asmayacak sekilde bu gittigimiz alana yayiliyor, copluk lan iste.. ne zikime uzatiyorsun? demeyin. iste olay o kadar basit degil, devami var.


bu coplerin cikardigi biyo-gazlar; icerde konuslanmis borularin vakumlamasi sonucu, kojenerasyon unitesine yollaniyor, buradan da elektrik uretiliyor. ustune ustluk, bu uretilen elektrik; devlete satiliyor ve yari fiyatina geri aliniyor, biz hala projeydi; boktu pusurdu ugrasalim.. neyse; cop deyip, gecmeyin yani. niye anlatim ki bunu simdi size? cunku bokum dondu, hallettigim is takdir gormedi de ondan, nee? lan ben, hasta hasta gittiydim oraya, yaklasik 400 km'lik de yol vardi, araba kullandim; kar ve buz cabasi. haa bu arada coplerden; yagan yagmurlar, karlar ve icindeki maddelerden akan bir su var ki; kokusunun tarifi yok, kanalizasyon bu konunun yaninda miski amber. tabi bu atik sular da temizlenebildigi kadar temzilenip, geri kalani organik atik olarak zamaninda tanri olup tapinilan; "toprak ana"nin uygun bir yerine, ozel tekniklerle gomuluyor. iyi iste, bilginin; iyisi, kotusu olmaz. ilk cumleye donmeden once; ben, cocukken de arastirmayi severdim. serdar bana; "oglum, sen orda burda ukalalik yapmak icin okuyorsun lan bunlari.." derdi. azicik haklidir; bildigim bir konuya denk geldiniz mi, hic affetmem.. hele teoride :/


eski arkadasim serdar; onun hakkinda, akibetinin ne olcagani henuz kestirmedigim kitabimda; pek cok sey yazdim. kitap dursun, belki bir gun zevkine bastiririm. cocugum, (o da olursa..) ileride arkadasina; benim babam, kitap yazmis oglum, cok acayip adam.. desin diye.. okurken, hayatimdaki "yasadigim dususleri ve (insallah:)) cikislari gorsun.." isterim. gonul; onun, gozlerine bakarak, tecrubelerimi " baba" edasiyla anlatmak ister. lakin neyin, ne olacagi belli olmaz be usta, kismet. her isim, hala bir olasiliktan ibaret. gerci bunun icin kitap filan basmaya da gerek yok, ben yoksam; acsin word'dan okusun lan iste. tam masraf kapsiyim amk. biz, serdar'la cok kavga etsek de, birbirimizi pek severiz. bana gore; ben onu.. ona gore ise; o, beni daha cok sever.. bu konuda hic anlasamayiz iste! ben tabi lan, mukayese kabul etmez :/ off be bir konuya girsem super olacak da; dur dur oluyor galiba.. o istanbul'da, ben ise memleket disindayim ya konusmalarimiz genelde msn ustunde oluyor, orayi anladik allah'in cezasi herif.. dediginiz de duyuyorum, ayip be surda iki kelime ettirmediniz adama.. cok pis, karsi tarafi suclar, kendimi aklarim, paklarim.. kabul, boyle bir yetim vardir.

neyse dedikodu yapi.. aman konusuyorduk, derken soyle dedi; "baba iyi oldu, vallahi boyle.. uzun zaman olmustu dertlesmemistik.." ben de, bu hissiyata ortak oldum. ayni fikirde oldugumuz da oluyor, o kadar da degil, abartmayin :/ biz dedi; eski arkadasiz, evet dedim. biz; "ekose etegiz" baba.. sonra soyle devam ettim,  hani hic modasi gecmeyen, ekose etek var ya, ahanda; o'yuz olm biz. ne, niye etegiz? baska giysi mi yok? ibne miyiz? yok, sayin okur; kumasa. modaya, evrenselliye (az yukarida solda; liam neeson abi, sanirim "mcgregor" karakteriyle, aslanlar gibi etegi ile sana bakarken hem de.. ayip, cok ayip..) odaklanmaliyiz burada, akliniz hemen sekse, pipiye, dote filan gidiyor. zaten; "niye etegiz olm, ibne miyiz ki?" sorusunu serdar sormadi. sizlerin aklina oyle bir ihtimal gelirse.. diye, ben dedim..

sonra sohbet, su sekilde devam etti. evet dedi, serdar; biz ekoseyiz..

srd-peki baba; cenk ne cenk?
srh-hmm o, esorfman ustu. usengec, esorfman ustuyle; uyunur, gezilir, bakkala gidilir, spor yapilir. ama ne bileyim bir cok sey de yapilmaz.
srd-haha, haklisin. budur.. peki evren, ne evren? papyon di mi?
srh- evet baba, evren bir papyon ama lastikli papyon, hazir baglanmis. goruntu super de onun lastikli oldugunu anlamak icin cok dikkatli bakmak lazimdir. herkes bilmez. (papyon dogruydu, serdar bulduydu. lastigi ben ekledim ama konusma bittikten sonra aklima geldi.)

bu orneklerin, devamini getirmeyi dusunmustum yazimda. su an itibari ile vazgectim, sebebi de; 'serdar olmadan olmaz'di. anca berbaber, kanca beraber'di iste. arkadaslarimi, yolda birakmamaya calisirim. ne alaka lan? pek de birakmam. aldim gazi gidiyorum.. biraktin diyen varsa; iyi niyet limitimi doldurmustur. haa cok birakildim, demek ki; ben de o limitleri doldurmusum. bu arada; herkesin limitinin farkli oldugunu belirtmeye luzum yok sanirim..

gecen gun arabanin lastiklerini degistirdim, sonunda kis lastiklerini taktirdm. tabi, kis lastiklerini takmak icin once satin almak lazimdi. internetten sectim, bazilarimizin bildigi "cislavet gislaved" lastik-isci ayakkabi markasi var ya; aha onun otomobil lastigi de varmis lan. cikma, iyi de fiyata aldim, yorumlari da okudum. kuzey icin iyi lastik. neyse, lastikciye gec gidebildim. genc bir oglan orada. isimi gordu, ugrasti bayagi, jantlarin balansiydi vs. zaman aldi. benim arabanin ustunde daha 20 bin km gitmis, kaliteli yazlik lastikler vardi. rus cocuk; sonunda, agzindaki baklayi cikardi, bu lastikleri satmak ister misin dedi? sana mi, patronuna mi dedim? sasirdi, ama patronu dudukleyen isciyi iyi bilirim; tam tersini de. belli ki; bu cocugu, patronu it gibi calistiriyordu. saat dokuza yaklasmisti bile, saglam ayaz vardi. bana; yarin gel abi.. diyebilirdi pekala ama demedi. ses etmeden isimi yapti. bahsis verecektim; o, benim yazlik lastikleri alip, is yapmak istedi. her sey uygundu, neden olmasindi?

bedava da birakir, giderdim lakin o zaman is yapmis, olmazdi. oldukca makul fiyata verdim lastikleri. iyice, olctu bicti derinlikleri, bir seyler basardigina sevinmisti, suratindan okunuyordu. sakali bile yoku daha, yanaklari kirmiziydi soguktan, noel de geliyordu, ihtiyaci olurdu. evet, iyi olmustu. giden lastikler guzeldi ama bu duyguyu hissetmek daha bir guzeldi..

ben de, bundan on sene once; cogu kimse bilmez ama, sirkeci'de yuzde ucle-dortle cek kirdirip, bayrampasa'da yuzde yediye - sekize cakardim. ayni seyi fatura icin de yapardim, altiya alir, 9-11 arasi okuturdum. evet, ilki tefecilik sayilirdi, ikincisi ise kosturmayi gerektirirdi, ama her ikisi de dikkat isterdi. finans sirketinin sahibi pederin tanidigi idi; boyle yaptigimi duysa ayip olurdu. onun da oglu vardi. bu kadar cek nereden geliyordu? kesin, tahmin ediyordu. nasil olsa cekleri, bankaya sorduruyordu ki; ondan once zaten ben sordurmus oluyordum ama yine de riskli bir isti; cekler bir kac kere patladiysa da, sonunda bir bakiyem kalmamistir.

diyecegim sudur ki;  hayat boyle iste.. bugun bana, yarin size..
veya tam tersi..
http://fizy.com/#s/1240re

iyi geceler.

serhan.

not: su bloga bir goz atiniz, yasananlar anliktir;
http://istifayiverirgiderim.blogspot.com/

13 Aralık 2010 Pazartesi

suçsuzum

selam,


''yetti lan ff de ff. alt tarafı 77 followerın var. hep de kızları ff lemişsin tesadüf mü bu acaba? ergen misin nesin sen???'' evet, yukarida gordugunuz bir kızın şahsıma, geçenlerde yazdığı; mention tweet. her halde, bir şekilde ff'lerime denk geldi, dayanamayıp; saydirdi, ee gören de gördü tabi. bir çoğunuz twitter'ı biliyorsunuzdur da; ben, biraz bu ff olayını açayım. efendim; önünde çatal, iki tane f harfi yan yana gelince, anlamı; follow friday oluyor. takip ettiğiniz, yazdıklarını beğendiğiniz vatandaşları, diğer takip ettiğiniz insanlara, mübarek cuma günü sonunda (haftanın son günü ki; millet çalışma saatleri arasında twitter'da nefes alı.. yok, bildiğiniz bağımlılık, kimse çalışmıyor..) tavsiye ediyorsunuz, olay budur. onlar da sizi ff yaparsa, potansiyel takipçiler; yazdıklarınıza bakıyorlar, "aha da komik, seker, ne haltsa takip edeyim.." diyor ve bu iş oluyor, böylelikle takipçi sayınız artıyor, daha buyuk kitlelere ulasiyorsunuz hesapta. yok olmazsa takipci sayiniz daha da dusuyor; lan salak miyim neyim ben be? gibi bir tribe girip , twitter'a saydirip; hesabinizi kapatiyorsunuz. 


peki takipçi sayınız artınca; ödül filan veriyorlar mı? yok, ama kitap yazan, televizyona çıkan, ivedilikle götü kalkanlar olduğu oluyor. tabi aynı çizgiyi koruyanlar da var; gerçek hayat gibi işte; gominst bilem var' sen ne diyorsun?:/ iste ben de kendi kafama göre takip ettiğim kişileri; yazdıkları tweetleri baz alarak  misal; ''#FF o, çok içten yazıyor. @kadının-ismi gibi.'' ayrı ayrı  #FF yapıyor(dum); taa ki bu kızcağız bana yukarıdaki mesajı fırlatana kadar, surduydu bu eylem! güzel de bir halt yediğimi sanıyordum, iyi mi? degil, tweete bak lan; resmen hatun sapik demis bana.. garip bir başlangıç oldu farkındayım ama yazacağım yazı; bu tweet'e hatta suçlamaya açıklık getirecek bir cevap olacak. bu arada; Türkçe klavye de iyiymiş, hee.. benim bilgisayar, bozuldu da. bu, arkadaşın bilgisayarı. lakin, yaziyi duzeltirken, bizim turkce karakter olayi yalan oldu, kusura bakmayin. neyse, zaten fener yenildi, direkten döndü laptop, kirarim vallahi. yalniz, umit özat'da da sağlam minibüsçü potansiyeli varmis. bizim filozof-dusunur anterenoru konusmuyorum bile, herif seyirciyi de iyice yenilgiye alistirdi resmen. hep destek tam destek de esegin ziki yani; butun ilk yari, deplasmanda bir konya'yi yenmisiz.




ve cevap niteligindeki yazima başlıyorum; öncelikle 'lan'lı konuşma tarzına sinir olsam da elden bir şey gelmedi. hemcinsim olsa; ağzımı bozar cevap verirdim. ff yaptığım, atıyorum on kişiden; sekizi kızdı. iki erkekten biri de mickey rourke :/ burada haklı. zaten listemin, yüzde seksenini de karşı cins oluşturuyor. peki neden? yargilamadan once bir sor, di mi? bendeniz eskiden pek ufak tefektim. çok hastalık geçirdim. bir çocuk; bütün çocuk hastalıklarını aynı senede geçirirse büyür mü? büyüyemez tabi. sasilan olmadi ve ben buyumedim. aldigimiz kiyafetleri seneye hatta sonraki sene de giyebiliyordum, pek ekonomik bir cocuktum.


ilkokul; ''kaburgaların sayılıyor.. yemek yesene, bak burak'a..'' diyerek gecti. burak'da tek basina bir tavuk yerdi simdi de zeplin gibi olmus, zaten. hazırlıkta sınıfın en kısa boylusu idim. bu allah'in belasi unvanımı da uzunca bir sure kimselere kaptırmadım. aha dur dur; bir çınar vardı. bu isimle benden bile kısaydı yada aynıydık. neyse, oğlana; çınar yerine maki derlerdi. ehuhe. sonra o baska sinifa gecti zaten. bana biraz sıkardı öyle şeyler demek, çünkü yaşa başa bakmaz, pis dalardım. öhhööm derken, bulug cag vs gibi caglar gorundu. yoo benim icin degil. mahalleden arkadaşlarım, keza yazlıktakiler de cadde gezmelerine, gece cikmalarina basladi. hepsi de at gibiydi maşallah. şansıma işte. benim hayatim ise futboldu, maçtı, commodore 64 idi, kafa ayarı yapıp oyunun saatlerce yuklemesinı bekleyip; ''test drive'' oynamaktı. internet filan yoktu; kadının anatomisini tek boyutlu mecmualardan, fizyolojisini ise yine aynı dergilerde yer alan hikayelerden (olm, kadın da boşalıyormuş laan.. hadi bee!!? harbi mi? gibi..) öğreniyorduk. 


piştt oğlum; otuzbir var mı? kuş ötüyor mu? soruları canımı sıkıyordu, lakin bütün denemelere rağmen bizim kuş; sus pustu. ergenliğe biraz daha geç girseydim; zikim, elimde bir süs olarak kalabilirdi.. herkes 13 -14 gibi ergenlik denen döneme girerken, ben; 16 yaşımda filan girdim. şimdi, kisa bir cikarma hesabi ile; bu olay yaklaşık 17 sene önce gerceklesiyordu ki bu sayede ''ergen misin nesin?'' sorusuna yanıtı vermiş oluyorum. sakalım filan da geç çıktı, pek tabii; bu olaylar zincirleme gelişiyor da.. gel, sen bunu o zamanki; ''sinir hastası, götü yere yakın'' bana anlat. bizim duvar, babamın boyumu ölçüp de yazdığı/çizdiği aralarında milim farklar olan bir sürü işaret ve tarihlerden oluşuyordu. acı ama gerçek, büyümüyordum olm, sabittim. ee simdi kızların; daha çabuk geliştiğini düşünürsek ve benim normalden geç bir zamanda da geliştiğimi düşünürsek, şu sonuç ortaya çıkar; ben onaltı yaşıma kadar; safi saplardan oluşan bir toplulukla zamanımı geçirmişim.






mühendis olacağım diyen; yine ben, fen lisesine kısmı yatılı olarak giriş yapmışım. yatakhanedeki arkadaşlarım; seyit, levent, nazmi, alkan gibi isimlerle cagrildigindan, anlaşılacağı gibi benim lise hayatımın buyuk bir kısmı da hemcinslerimle beraber, kartal bölgesinde serseriliği ve okulu aynı anda yürütme çabalarıyla geçmiş. millet, hatunlarla barlarda fink atarken; biz test çözmüşüz. sonunda kayıt olunan üniversitemde bölümüm makine mühendisliği olduğundan, biz erkeklere kaç gram kadın düştüğünü siz tahmin ediniz. bu arada boyumun, bir yazda oniki santim uzaması ve ardından gelen diğer santimler, spor vs. ile hayran olduğum kadın milletine gerçek anlamda kavuşmam gerçekleşmişti. yurt dışı maceralarım ise bu hayranlığımın yanımda, yetenekli olduğumu görmeme vesile olduydu. ne lan hep kendimizi yerecek değiliz ya!? bulmustuk, birbirimizi ;)


iş hayatının başında, ortaklarımızın tarzları bir kenara, sultanbeyli'dekı geri dönüşüm tesisinde bir kadın görmeniz pek zor bir rastlantı olurdu. görseniz bile, kendisine tam manada kadın deme ihtimaliniz düşüktü. kadın olarak doğmuş olup; zor hayat şartları onu; erkek işlerini, erkeklerden daha iyi yapmaya itmiştir. sonuç olarak; ben, gündüzleri, gecelere nazaran daha az kadın gordüm. bilmem, anlatabildim mi, gencler?


sonra, masterım yine mühendislik ve iş hayatım da enerji sektörü olduğundan; gündüzleri kadın gorememenın verdiği; içgudusel dürtüden mütevellit; twitter denen sosyal paylaşım sitesinde ağırlıklı olarak akıllı olduğunu düşündüğüm kadınları takip eder oldum. amacım kötü değildir, suçsuzum. bu kadar iste..


iyi geceler.


12.11.10


serhan.


sakal için not: iki gün tıraş olmazsam, beni ordu evine almazlar. 

3 Aralık 2010 Cuma

no compensation


selam,

sarjoru dusurdu, "makine kimya" yapimi yerli mermi, namlunun agzinda olmaliydi. onunde bos kadehler duruyordu. dusunceler beyninde yeni yeni sekillere burunuyor, onu sinirlenmesi icin tahrik ediyordu. dusunceler biliyordu; sinirlenince, o' baska biri oluyordu. aksi gibi de her sey; sinirlenmesi icin pek musaitti. gun, mutlu baslamisti. kapidan cikisi, sarilisi, yazliga giderken onu gorusum. ben, futbol oynarken merdivenlerden cikisi ve bana bakisi; "allah’im ne kadar da guzel bir gun yasiyorum.." dediydim icimden. tekrar mekana donelim; tam, neler oldugunu hatirlayamiyorum. sadece ifadesi degisen, aniden kizaran gozlere bakiyordum, tedirgindim. ne zaman o gozler, tasvir ettigim sekilde olsa; hayra alamet olaylar gerceklesmiyordu, fazlasiyla sahit olmustum. tedirginligim yavas yavas yerini korkuya birakiyordu.

derken sarjoru dusuk ondortlu otomatigin kurulum sesi duyuldu. sarjor dusukken, kurulan bir tabanca; dolu kovani disari atmaliydi. bir sey eksikti;  tabi yaa, ses!? ses yoktu, mermi namlu disina atildiktan sonra serbest dusme ile yere dustugu; metalin mermere carptigi ses duyulmamisti. bunu o anda kimse anlayamadi. cok sonra anlasildi ki; mermi namlu yuvasindan dusmemisti. bu hain, parabellum atmaya alismis, mermi secer browning marka silahin sahibine oyun oynamisti. yakalanmamis, tabancanin hassas/esnemis tirnak yayini atlatip, namlunun icinde kalmayi basarmisti. silah sahibi; masa altindan surguyu cekip bakti ama los isik ve "yeni bos, eski dolu" kadehlerin etkisiyle mermiyi goremedi bile. belki, surguyu bir kere daha cekseydi boyle bir sey olmayabilirdi, gerek duymadi.

sakagina dayadi tabancayi ve tetigi cekti, horoz dustu ve ses. sonrasi cok uzun. acaba bunlari kuruyor muyum, yoksa gercekten boyle mi oldu? bilmiyorum. yoo yoo kurmuyorum, her seyden degerli ben vardim, ya hayatinda; hani en sevdigi. yapmazdi oyle bir sey degil mi?

galiba degil..
cok yagmur yagiyordu..

03/12/10

serhan.